Dünden bugüne Türkiye topraklarında yaşanan büyük depremler
Deprem ne yazık ki insan hayatının kaçınılmaz gerçeklerinden birisidir. Onun içindir ki depreme hazırlıklı yaşamalıyız. Zira dünyada her yıl yaklaşık 500 bin deprem meydana geliyor. Bu depremlerden sadece beşte biri hissediliyor, yaklaşık 100’ü hasara neden oluyor.
Topraklarının tamamına yakını fay hatları üzerinde yer alan Türkiye'de bugüne kadar (tarihî süreçte) çok ciddi ve yıkıcı depremler olmuştur. Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, 1500'lü yıllardan itibaren farklı zamanlarda 7 ve üstü büyüklüğünde 23 depremle sarsılmıştır. Sismik açıdan oldukça aktif bir ülke olan Türkiye, Avrasya-Arap-Afrika levhası arasında yer alıyor. Türkiye, sınırları içerisinde Kuzey Anadolu Fay Hattı, Doğu Anadolu Fay Hattı ve Batı Anadolu Fay Hattıyla deprem kuşağında bulunuyor.
Geçmiş yıllara baktığımızda Türkiye'de 10 Eylül 1509'da tahminen 7,2 büyüklüğünde "Büyük İstanbul Depremi" olduğunu görüyoruz. Depremin büyüklüğü ve yarattığı ağır hasar sebebiyle halk arasında Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra) olarak adlandırılmıştır.
27 Aralık 1939'daki 7,9 büyüklüğündeki Büyük Erzincan Depremi’nde yaklaşık 33 bin kişi hayatını kaybetmiştir, 100 bin kişi yaralanmış ve 116 bin civarında bina yıkılmıştır. Erzincan depremi, dünyada meydana gelen büyük depremlerden biri olarak sayılıyor.
Öte yandan 1976 Çaldıran Depremi, 24 Kasım 1976 tarihinde yerel saatle 12.22'de merkez üssü Van'ın Muradiye ilçesi Çaldıran bucağı olan 7,5 büyüklüğündeki depremdir. Bu depremde 3 bin 840 kişi ölmüş, 9 bin 232 bina hasar görmüştür.
17 Ağustos 1999'da yerel saatle 03.02'de merkez üssü Gölcük olan 40,70 kuzey enlemi ile 29,91 doğu boylamında 7.4 büyüklüğündeki 45 saniye süren Gölcük Depremi sadece Kocaeli’nde değil, Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir bölgede ve Marmara'da hissedilmiştir. Bu deprem Türkiye'nin deprem geçmişinde "en uzun deprem" olarak biliniyor. Bu depremde resmî olarak 18 bin 373 kişinin öldüğü, 25 bine yakın kişinin de yaralandığı açıklanmıştır. Depremden en çok etkilenen Kocaeli'de 9 bin 477 kişi yaşamını yitirmiş, 9 bin 881 kişi de yaralanmıştır. Depremde 285.211 ev, 42.902 işyeri hasar görmüştür.
12 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57’de Düzce’de 30 saniye süren 7,2 büyüklüğündeki Düzce depreminde, 894 kişi hayatını kaybetmiş, 2 bin 679 kişi yaralanmış ve binlerce kişi de evsiz kalmıştır. 1999'daki depremlerde Düzce genelinde 16 bin 666 konut, 3 bin 837 iş yeri ağır hasar görmüş, 10 bin 968 konut ile 2 bin 573 iş yerinde orta hasar, 13 bin 70 konut ve 1606 iş yerinde ise az hasar tespit edilmiştir.
2003 Bingöl Depremi, 1 Mayıs 2003 tarihinde yerel saatle 03.27'de gerçekleşen, Türkiye'nin doğusunu etkileyen, 6,4 büyüklüğündeki depremdir. Merkezi Bingöl'ün 15 km kuzeyinde yaşandı. Etkilenen bölgede en az 176 kişi öldü, 625 bina çöktü veya ağır hasara uğradı. Çeltiksuyu'ndaki yatılı okulda koğuş bloku çöktüğünde 84 can kaybı meydana geldi.
23 Ekim 2011 tarihinde 13.40 sularında gerçekleşen Van depreminin aletsel büyüklüğü 7,2 olarak ölçüldü. Türkiye bu depremin yaralarını sarmak için seferber olmuşken bu kez de 9 Kasım 2011 tarihinde 21.20 sularında Van Merkez’e 16 kilometre uzaklıktaki Edremit ilçesinde, aletsel büyüklüğü 5.6 olan yeni bir deprem meydana geldi. 23 Ekim ve 9 Kasım 2011 depremlerinde toplam 601 vatandaşımız hayatını kaybetti, 1966 vatandaşımız yaralandı.
2020 Elazığ Depremi 24 Ocak 2020 tarihinde yerel saat ile 20.55’te Elazığ'ın Sivrice ilçesi Çevrimtaş köyü civarında büyüklüğü 6.8, derinliği 8.05 km. olan depremdir. Bu deprem bölgede hasar ve can kaybına yol açtı. Depremde 41 kişi hayatını kaybetti, binin üzerinde insan yaralandı. Arama kurtarma çalışmalarında 45 kişi enkazdan sağ çıkarıldı.
Son olarak da 30 Ekim 2020'de İzmir'in Seferihisar ilçesi açıklarında 6,6 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir. Deprem, yerin 16,54 kilometre derinliğinde gerçekleşmiştir. Depremde 116 kişi hayatını kaybetmiş, 1034 kişi ise yaralanmıştır.
Yine tarihî sürece baktığımızda 23 Şubat 1653'te 7,5 büyüklüğünde "Doğu İzmir Depremi", 17 Ağustos 1668'de 8 büyüklüğünde "Anadolu Depremi", 10 Temmuz 1688'de 7 büyüklüğünde "İzmir Depremi", 3 Nisan 1881'de 7,3 büyüklüğünde "Sakız Adası Depremi" ve 10 Temmuz 1894'te 7 büyüklüğünde "İstanbul Depremi" meydana gelmiştir.
9 saat arayla meydana gelen 7.7 ve 7.6 şiddetindeki büyük depremler can yaktı.
Tarihler 6 Şubat 2023'ü, saatler ise 04.17'yi gösterdiğinde başta Hatay, Kahramanmaraş ve Adıyaman olmak üzere Malatya, Gaziantep, Adana, Osmaniye, Diyarbakır, Kilis ve Şanlıurfa'yı büyük bir deprem dalgası vurdu. Söz konusu 7.7 şiddetindeki depremin merkez üssü Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesiydi. Tam da bu büyük ve yıkıcı depremin acılarıyla boğuşurken, aradan henüz 9 saat geçmişken, bu sefer de saat 13.24'te yine Kahramanmaraş'ın bu sefer bir başka ilçesi olan Elbistan'da 7.6 şiddetinde ikinci bir deprem daha gerçekleşti. Bu ikinci depremin etkisiyle ortalık bir kere daha ana baba gününe döndü.
Birinci depremde binalar yerle bir olmuştu, kalanlar da ağır ve orta hasarlıydı. Bu ikinci deprem ağır ve orta hasarlı evleri bir anda yerle bir etti. Birinci depremin ardından gerçekleşen bu ikinci büyük deprem dünyada rastlanan bir durum değildi.
Depremde sadece evler değil yollar da, havaalanları da yıkılmıştı. Hatta İskenderun'daki limanda çok büyük bir yangın çıkmıştı. Özellikle Kahramanmaraş, Hatay ve Adıyaman'da okulundan hastanesine, belediye binasından valilik binasına kadar birçok önemli devlet kurumunu; cadde ve sokakları deprem yutmuştu. Bu büyük acının tarifi yoktu.
Güzeller güzeli, yemeğin başkenti Hatay ve şairler diyarı Maraş neredeyse haritadan silinmişti. Yerelde afete müdahale edecek insanlar, ekip ve ekipmanlar da yıkıntıların altında kalmıştı. İlk iki gün içerisinde tam bir şaşkınlık ve çaresizlik hâli hüküm sürmekteydi. Bu acı ve dehşetli manzara bir kıyametten farksızdı. Burada yaşananlar Adapazarı, Gölcük, yakın zamanda Elâzığ ve İzmir'de yaşanan depremlerden çok çok farklıydı. Uzmanlar, yaşadığımız depremin 1999 Marmara depreminin 2,5 katı bir büyüklükte olduğunu söylüyorlardı.
Bu günler dilimizin ucuna kadar gelen yıkıcı sözleri erteleme günüdür.
Bu günler yakınlarını kaybedenlere taziye günüdür. Bu günler acıların yaktığı yürekleri teselli etme günüdür. Bu günler acıları paylaşma günüdür. Bu günler mezhep ve meşrep ayrımı gözetmeden yardımlaşma ve dayanışma günüdür. Bu günler muhacir hükmündeki depremzedelere ensar olma günüdür. Bu günler bütün gücümüzle güçlerimizi birleştirme ve kenetlenme günüdür. Bu günler depremin yerle bir ettiği, solmaya yüz tutmuş umutları yeşertme günüdür. Bu günler şerha şerha yarılan yaraları iyileştirme günüdür. Bu günler depremzedeler için dua ve yakarış günüdür. Bu günler neyi varsa depremzedelere gönderen yardımsever insanlarımıza ve aziz milletimize minnet ve şükran günüdür. Bu günler omuz omuza, sırt sırta verme günüdür. Bu günler birlik, beraberlik ve kardeşlik şuuruyla hareket etme günüdür. Bu günler bütün sıkıntılara rağmen sabır ve şükür günüdür. Bu günler başımızı kaldırıp bize nimetlerini ihsan eden Allah'ı hatırlama günüdür. Bu günler direncini kaybetmiş insanların umudunu kırma günü değil onlara umut verme günüdür. Bu günler yüreklere dokunma ve bir nehir misali akan kanlı gözyaşlarını dindirme günüdür. Bu günler devlete meydan okuma günü değil devletle el birliği yapma günüdür. Bu günler depremzede kardeşlerimizin yanında olma günüdür. Bu günler soğuk kış gecelerinde yuvaları başlarına yıkılanlara yuva olma günüdür. Bu günler öfkelenme günü değil sağduyuyla hareket etme günüdür. Bu günler avazı çıktığı kadar bağırma günü değil fanilik ve kulluk şuuruyla tefekkür ve susma günüdür. Bu günler dilimizin ucuna kadar gelen yıkıcı sözleri erteleme günüdür.
O meşum 6 Şubat'ta deprem sadece yerin altında olmadı, asıl deprem yüreklerde oldu. Sadece toprak altındaki faylar kırılmadı gönüllerimizi çepeçevre kuşatan faylar da kırıldı.
O meşum 6 Şubat'ta deprem sadece yerin altında olmadı, asıl deprem yüreklerde oldu. Sadece toprak altındaki faylar kırılmadı gönüllerimizi çepeçevre kuşatan faylar da kırıldı.
Depremlerin zayiatlarını en aza indirmede Japonya örneği önemlidir.
Depremleri belki önleyemeyiz, ne zaman gerçekleşeceklerini bilemeyiz ama verecekleri zayiatları bilimin ışığında en aza indirebiliriz. Bu konuda önümüzde Japonya örneği var. Japonya'da meydana gelen depremlerde bizimkilerle kıyaslanamayacak kadar az yıkım oluyor, ölü sayısı yüzlü rakamları geçmiyor. Çünkü elin Japon'u ev yaparken o evin içinde kendi oturacakmış gibi depreme dayanıklı olması için azamî derecede dikkat ediyor.
Japonya deprem konusunda örnek alınabilecek başarılı bir ülkedir. Çünkü Japonya'da evler bilginin ve bilimin verilerine bağlı kalınarak profesyonel bir mantıkla yapılıyor. Önüne gelen müteahhit olamıyor. Müteahhitler ev yapabilmek için çok titiz aşamalardan geçiriliyor. Onun içindir ki bu ülkede inşaat yapma konusunda eğitimi, tecrübesi, liyakat ve ehliyeti olmayanlar, insan ve kamu hassasiyeti olgunlaşmamış kişiler müteahhit olamaz.
Onlarda imar affı kavramı da yoktur. Yapılacak evin zemin etüdünden oturma ruhsatı verilene kadar inşaatın her aşamasında tavizsiz bir denetim yapılır. Denetçilere asla rüşvet teklif edilemez. Aksi durumda eden de alan da en ağır cezalara çarptırılır. Onların sözlüğünde yandaşlık da yoktur. Hiçbir zümreye, partiye ayırımcılık ve kayırmacılık yapılmaz.
Bir deprem ülkesi olan Japonya’da imara açılacak yerlerin kararını kırtasiyeci, keresteci, lokantacı, kuyumcu gibi ilgisiz alan temsilcilerinden oluşan belediye meclisleri değil yer ve deprem bilimcileri, fizik ve inşaat mühendislerinden oluşan bilim kurulları verir. Depremlerle savaşan ve barışık yaşayan bu ada ülkesinde kim olursa olsun herkes yasaların, adaletin ve ahlâkın dışına çıktığında bunun cezasını çekeceğini bilir ve ona göre hareket eder.
Bir Müslüman'ın sıkıntısını gidereni, Allahü teâlâ affeder.
Dünyada mal, mülk ve servet namına her ne varsa Allah’ındır. Bizim olanlar, sadece tasadduk ettiklerimizdir. Üstelik kişi biriktirdiği mal ve paranın zekâtını hakkıyla vermezse bu davranış onun ahiretini de berbat eder. Ona kazandıkları hiçbir yerde fayda sağlamaz. O birikimler hesap gününde ateşten bir urgana dönüşerek o kişinin boğazına dolanır.
Hayat paylaşmakla anlamını bulur. Paylaşmak sadece maddî varlıklarla sınırlı değildir. Gönül huzuru bile paylaşıldıkça artar. Sevgide, saygıda ve hoşgörüde bencillik ve cimrilik edenler bu duyguları çabuk tüketeceklerdir. İnsan tek başına ihtiyaçlarını gideremez. Hepimiz birbirimize muhtacız. Bu anlayıştan yola çıkarak paylaşmayı davranış haline dönüştürmeliyiz. Mutlulukların paylaşıldıkça arttığını, acıların ise paylaşıldıkça azaldığını söyler dururuz da iş uygulamaya gelince nedense çark ederiz. Güzel ve aydınlık bir dünya için güç birliğine, birlik ve beraberliğe bugün dünden daha çok ihtiyacımız vardır. Güzellikler birliğin meyveleridir.
Müslümanlar kardeştirler. Kişi kardeşini darda görünce ona yardım elini uzatır. Bütün Müslümanlar bir ailenin fertleri, hatta bir vücut gibidir. Vücutta bir aza rahatsız olduğunda bütün vücut rahatsız olur. Öyle de bir Müslüman'ın derdi diğer Müslümanları da dertlendirmelidir. Müminler birbirlerinin yaralarına ilaç olmalıdır. Bu hususta Resulullah şu mübarek sözü söylemiştir: “Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır.” (Buhari)
Müslümanların dertleri müşterektir. Bunları birbirleriyle paylaşırlarsa yükleri azalır. Zira dertler paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça artar. İster yanı başımızda olsun, isterse dünyanın öteki ucunda olsun, nerde bir sıkıntılı mümin varsa ona şefkat ve merhamet elini uzatmalıyız, ona şefkat kanatlarımızı germeliyiz. Yine bir hadiste ‘Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen, onlardan değildir.’ denmektedir. Bu çok büyük bir manevi ikazdır.
Bunlar da gösteriyor ki İslâm inanç sisteminde kolektif şuur esastır. Bu inançta cemiyetin huzuru, ferdin huzurundan önce gelir. Cemiyet de fertlerden meydana gelmiştir. Hadiseye bu pencereden bakınca ancak fertlerin huzurlu olmasıyla toplumun da huzurlu olacağını anlarız. Müslümanlığı münferit yaşanan bir inanç mekanizması olarak algılayanlar her halükârda yanılıyordur. İslâm’da acıyı da, huzuru da paylaşmak muteberdir. Yardımlaşma sadece maddî ve nakdî değildir. Manevî yardımlaşma da çok mühimdir. Başkalarının dertlerine ortak olmak ne büyük bir fazilettir. Yardımlaşmayla ilgili olarak Peygamber Efendimizin mübarek sözlerinden bir kısmını dikkatlerinize sunmak istiyorum:
“Bir Müslüman'ın sıkıntısını gidereni veya bir mazluma yardım edeni, Allahü teâlâ affeder.”; “Bir din kardeşinin ihtiyacını gideren, ömür boyu Allahü teâlâya ibadet etmiş gibi sevap kazanır.”; “Kim bir mümini, bir münafığın eziyetinden korursa, Allahü teâlâda onu, Cehennem ateşinden korur.”; “Allah indinde, en kıymetli amel, mümini sevindirmek, sıkıntısını gidermek, borcunu ödemek veya karnını doyurmaktır.”; “Din kardeşini savunan Müslüman'ı Allahü teâlâ, Cehennem ateşinden korur.”; “Allahü teâlâ, bazı kimseleri, insanların ihtiyaçlarını gidermek için yaratmıştır. İnsanlar, ihtiyaçları için onlara başvururlar. İşte bunlar, kabir azabından emindirler.”; “Allah katında en kıymetli amel, bir Müslüman'ı sevindirmek yahut bir sıkıntısını gidermek veya sabrını taşıran bir kederini ortadan kaldırmak yahut borcunu ödemektir.”; “İnsanların iyisi, insanlara iyilik edendir.”; “Arkadaşın iyisi, arkadaşına, komşunun iyisi ise komşusuna iyilik edendir.”; “Sizin en iyiniz, kendisinden hep iyilik beklenen ve kötülük etmeyeceğinden emin olunandır.”; “Hayra vesile olan, hayır işlemiş gibidir. Allahü Teâlâ, sıkıntıya düşene, çaresize yardım edeni sever.”; “Lâyık olana da, olmayana da iyilik et. Eğer lâyık olana iyilik edersen ne iyi. Eğer o kimse iyiliğe lâyık değilse, sen, iyilik ehlinden olursun.”
Görünen o ki bugünlerde Türkiye'mizde vahim bir tarih yaşanıyor. Acılar üst üste geliyor. Bizler bu tarihin canlı şahitleriyiz. Tarih sadece bu felâketi değil bu felâket karşısında bizlerin aldığı tavrı da yazacak. Bu kadim ve bir o kadar da aziz coğrafyada vahametler yaşanırken bizler neler yapmayı düşündük, karınca kararınca neler yapabildik?
6 Şubat'ta iki kez düşen ateş sadece düştüğü yeri yakmadı. Edirne'den Kars'a, Sinop'tan Anamur'a kadar 783.562 kilometrekareyi de yaktı. Bu deprem kadın erkek, kız kızan, yaşlı genç herkesi ama herkesi derinden sarstı. Bu şuurla hangi cenahtan olursa olsun dernekler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları insanî bir refleksle yardım kampanyaları başlattı. Türk halkı, ancak yüzyılda bir olan böylesine dehşetli bir depremde alnının akıyla örnek bir insanlık imtihanı verdi. Böylesine güzel yardımseverlik tablolarını görmek bizlere iyi geldi.
Yepyeni ve doğru bir hayata başlamak için bu deprem milâdımız olsun.
İnsan hayatında bazı zamanlar bir milât hükmündedir. Bu deprem de bizim milâdımız olsun. Gelin bu depremden sonra hayat kitabımızda yepyeni bir sayfa açalım. Ruhumuzda manevî bir temizlik ve tadilat yapalım. Daha evvel namaz kıl(a)mamışsak artık bundan sonra namaz kılmaya başlayalım. Bugüne kadar oruç tut(a)mamışsak bu Ramazan’da ve bundan sonraki bütün Ramazanlar’da oruç tutalım. Yakın ve uzak çevremizden birilerinin gönlünü kırmışsak onlardan özür dileyelim, yaptıklarımızdan pişmanlık duyalım, gönlünü kırdıklarımızla helâlleşelim. Üzerimizde kul hakkı varsa vakit kaybetmeden onları sahiplerine ödeyelim. Unutmayalım ki gün bugündür, ân bu ândır; yarın diye bir şey yoktur.
Gelin, bu kıyamet provası hükmünde olan büyük depremden sonra hayatımıza çekidüzen verelim. Ruhumuza ve kalbimize yaratılış gayemize uygun düşecek şekilde yeniden bir format atalım. Bırakın bir gün sonrasını, bir saniye sonrasına bile hükmedemeyen biz aciz kullar neyimize güvenerekten üstünlük taslarız, başkalarına kibirle bakarız?
Yaşadığımız bunca acılardan sonra felâketlerden ibret almazsak tarih tekerrür eder.
Bütün bu yaşanan derin ve tarifsiz acılardan sonra görünen o ki binalar mevcut yasa ve yönetmeliklere uygun olarak yapılmıyor. Yine bu korkunç manzaraya bakınca görünen o ki millete mezar olan apartmanlar inşa edilirken müteahhitler malzemeden çalmış, liyakatsiz bürokratlar olan biteni kenardan seyretmiş, yerel yönetimler de onlara çanak tutmuştur. Yani bu büyük felâketin yaşanması için bütün şartlar maalesef elbirliğiyle hazırlanmıştır.
Deprem bölgelerinde, fay hatları üzerine sorumsuzca yüksek binalar inşa eden, buradan elde ettikleri haram paralarla caka satan müteahhitleri, onlara ruhsat veren ilgilileri önce Allah’a, sonra da Türkiye Cumhuriyeti'nin hâkim ve savcılarına havale ediyoruz.
Depremin öğrettiği asıl hakikat: "İbret için ölüm yeter."
Ölüm, diriler için bir ayna hükmündedir. Ölümlere üzülmemiz biraz da kendi akıbetimizi bu aynada görmüş olmamızdandır. Bu trajik merasimlerde fani yanımızla yüzleşiriz. Aslında hayata maddi pencereden baktığımız için ölüm karşısında vaveylâlar koparırız. Oysa ölüm dediğimiz şey, ölümsüzlük kapısının eşiğidir. Mevlâna'nın “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.” deyişi, ölümle manevî anlamda ölümsüzlüğe kavuştuğumuzun işaretidir. Ölümden kaçış mümkün olmadığına göre onu bütün hücrelerimizle özümsemeliyiz.
Dünyanın nimetleri ve meşgaleleri biz fani insanlara yaratılış gayesini unutturuyor. Helâl haram demeden mal toplamak ve paraya düşkünlük, her geçen gün ruhumuzu karartmaktadır. Dünyaya aşırı sevgiyle bağlı olanlar, kulluğun mükellefiyetini çabuk unutmaktadırlar. Fakat bunu vatan sevgisiyle karıştırmamak gerekir. Vatan sevgisi dinimizce imanın bir alâmeti görülmüş olmasına rağmen, dünya malına haddinden fazla bağlı olmak hoş görülmemiştir. Zira Allah Resulünün dediği gibi: “Eğer dünya, Allah nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.”
Dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi (tûl-i emel) planlar yapmak, gelecekte hüsrana uğrayacağımızın işaretidir. Görüyoruz ki bu yaşlı dünyamızdan her gün, hatta her saat, belki her dakika birileri, göçüp gitmektedir. Bu hadiseler yanımızda ve yakınımızda cereyan etmektedir. Annesi, babası, karısı, abisi, komşusu ve hatta çocuğu ölenler; nasıl oluyor da bu küçük kıyametten paylarına düşen ibreti almıyorlar. Oysa ibret için ölüm yeter.
Şafak vakti hüzünlü makamlarla uykumuzu bölen salâ sesleri bizlere bir yerleri ve bir şeyleri çağrıştırmıyor mu? Ölümü niçin kendimize yakıştıramıyoruz? Hangimiz sabah evden çıkınca, akşam sağ salim geri dönebileceğini garanti edebiliyor? Bunlar gibi onlarca soru sıralamak mümkündür. Bu suallerin cevaplarını verebilmek, ölüm gerçeğini anlamak için mutlak gereklidir. Söz konusu sorulardan kaçmakla hiçbir şeyi halledemeyiz.
Allah’tan gelene razı olmak gerekir. Ölüm zamanını da o tayin etmiştir. Vakti gelince gerçekleşir. Cenab-ı Hakk’ın işine karışmamak lâzımdır. Elimizden gelen işleri yaptıktan sonra, geri kalanını, Allah dostu Niyazi-i Mısrî’nin dediği gibi: “Mevlâ göresim neyler, neylerse Mevlâm güzel eyler” mantığı dâhilinde Rabbimize bırakmalıyız. O mutlak adildir.
İnsanoğlu dünyada yaptığı hayır ve hasenatla dilerse adını ebedîleştirebilir. Maddeden bu fâni âlemden göç eylese de manevî bakımdan tüm ihtişamıyla yaşayabilir. İyi veya kötü bir namla anılmak bizlerin elindedir. Onun için yaptığımız her işte hakka ve hakikate uygunluk ölçüsünü aramalıyız. Recaizâde Mahmut Ekrem’in dediği gibi: “Ölüm… Evet! O da fânilerin felâketidir.” Fâniyi bâkiye tebdil etmek elimizdedir. Yaşarken edindiğimiz ölçüler, bizim gerçek kimliğimizi ortaya çıkaracaktır. Bu ölçülere göre, öteki âlemde muhasebe edileceğiz. Mahkeme-i Kübra’da bizler değil, dünyadayken yaptığımız amellerin görüntüleri konuşacak. Manevî kameralar, bizlere yaptıklarımızı inkâr etme fırsatı vermeyecektir.
Şair Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Otuz Beş Yaş" şiirinde dediği gibi “Neylersin ölüm herkesin başında/Uyudun uyanamadın olacak/Kim bilir, nerde, kaç yaşında?/ Bir namazlık saltanatın olacak/ Taht misali o musalla taşında.” Rabbim; anne babanın çocuğunu, çocuğun da anne babasını tanıyıp kollayamayacağı o dehşetli günün şerrinden sana sığınırız. Allah bizleri salih amelleriyle ölüme hazır kullarından eylesin!(Amin!)
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de (İnşirâh, 94/5-6.) şöyle buyuruyor: “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Muhakkak her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” Yüce Allah vaadine sadıktır. Onun içindir ki bizler bu vaade gönülden inanıyoruz. Bu karanlık günlerin ardından beklenen güneş elbette doğacaktır. Bakara Suresi'nin 155. ayetinde de belirtildiği gibi (Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.) bunların hepsi birer imtihandır. Ne mutlu acıların gölgesinde sabredebilenlere. Ne mutlu bu ağır imtihanı en az zayiat vererek atlatabilenlere.
Yüce Rabbimiz, bizlere bir daha böyle büyük acılar yaşatmasın. Ülkemizi, milletimizi, İslâm âlemini ve bütün insanlığı her türlü afetten muhafaza eylesin. (Amin)