Bir kütüphane hayal edelim ki, öyle devasa da değil müstakil ve mütevazi olsun. Eski ama sağlam, iki katlı ve arka bahçesi yemyeşil ağaçlarla kaplı. Şehir merkezinde olan bu evin “Vakti zamanında bu hanede Osmanlı bakiyesi insanlar yaşarmış” diye başlayan bir hikayesi olsun.

Kütüphaneye tahsis edilen bu bina, içten merdivenli ve odalarının duvarları özenle yapılmış ahşap raflardan ibaretmiş mesela… Bu işe gönül veren banilerin kendi elleriyle tek tek seçtiği muteber kitaplar bu raflarda dizilmiş olsun. Alt katta da koyu kırmızı desenli kumaşla kaplanmış sedir ve perdelerle tezyin edilen bir şark odası. Orada hezarfen yazarlar, sanatkârlar, fikir adamları ağırlanıyor. Öyle büyük konferans dedikleri türden değil. 20-25 kişilik odada ayda bir kitap-kültür sohbetleri yapılıyor. Arka bahçede dut ağacının altında büyük bir kamelya da yaz aylarının sohbet mekânı. Çay da her daim mekânın olmazsa olmazı. O bahçenin içinde yine müstakil tek katlı bir ev daha var ki, çocuk kütüphanesi yapılmış. Masal anlatmayı unutan dedeler nineler, torunlarını getiriyorlar. Asma ağacına bürünmüş ön balkonlarının hemen önünden de tren yolu geçiyor. Şehrin dört bir yanından akın akın insanlar, gençler, çocuklar, talebeler gelmekte.

Günümüzde kültüre, kitaba, edebiyata meraklı ve şehrin kültür hafızasını kollayan mülki idare amirlerimiz olduğu gibi tarihte de sultanlar, vezirler, paşalar olmuştur. Bunlardan birisi de Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nin banisi III. Ahmed Han. “Öz sarayımız derununda bir kütüphane-i şahane kurula ki, bizden sonrakiler dahi müstefid ola” diye bir ferman çıkaran padişah, bütün şahsi kitaplarını ve sarayda mevcut eserlerin tamamını bu kütüphaneye bağışlar.

K.1

Aradan birkaç sene kadar bir zaman geçmiş. Sakarya’da Valiliğin liderliğinde tüm ilk-orta dereceleri okulları ve diğer kütüphaneleri zenginleştirme projesi ile kitap dağıtımı yapılmıştı. Bu iş için bize tahsis edilen bu mütevazi iki katlı bina eski Zirai Donatım’dan kalma Müdür lojmanı imiş.

Sakarya namı diğer Adapazarı, ziraate elverişli toprağı suyu müsait bir memleket. Zirai Donatım Kurumu Müessese Müdürlüğü şimdilerde şehrin tam ortasında kalan geniş bir araziye kurulmuş. Ziraatle alakalı her türlü ilaç, malzeme, teçhizat üretimi pazarlaması bu müessesenin vazifesiymiş. Onun için şehrin en önde gelen teşkilatlarından biri haline gelmiş. Bu arazi içinde iki katlı gayet sağlam iki katlı bir lojman da Müdür için yapılmış. Devran dönerken birçok kuruluş özelleştirme vb. suretlerle ehemniyetini kaybettiğinden bu müessese de kapatılmış. Hizmet binaları da başka teşkilatlara verilmiş. Özel İdare’ye kalan bu arazide yetkililer metruk hale gelmiş bu Müdür konağını Kütüphane yapmayı hayal ettiler.

Devam edelim…Öyle bir azimle, iştiyak ve merakla kitapların dağıtımını yapmıştık ki, İdareciler sonradan burayı kütüphaneye çevirmeye karar verdiler. Ârifane, âlimane üstad ve mahir ellere teslim ettiler. Başta hayalini kurduğumuz kütüphaneye kavuşuyorduk. Kütüphanenin bir taraftan tadilat ve tamiri hızla devam ederken büyük bir itina ve titizlikle kitaplar seçilerek kaydedildi. Sonra ahşap raflara yerleştirildi. Her ay bir yazar, bir akademisyen, kalem ve kelâm erbabı misafirimiz oluyordu. Merhum Sabahattin Zaim Hoca, Sadettin Ökten Hoca, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Nazif Gürdoğan, Dücane Cündioğlu, Fatma Barbarosoğlu, Nazife Şişman, Mustafa Tatçı, Sadık Yalsızuçanlar, Sait Başer, Liz Behmuaras, Necati Mert…..

Kütüphanemize gelen ziyaretçileri kendi misafirimiz gibi ağırlayınca onlar da bizi yakın gördü. Böyle olunca da kitaba okumaya meraklı insanlarla zaman zaman biraraya gelmeye başladık.  Her ay bir kitap seçerek mütaalasını yaptık. Serin havada sonradan yapılan şark odası, sıcak havalarda bahçedeki kamelyamız sohbet mekânımız oldu. Zaman zaman yemek, çorba, pilav verme imkânımız da olmuştu.

 

Bize iyi hoca, iyi arkadaş, iyi örnek lâzım

Orada tanıştığımız gençlerin birçoğunun dünyada ve ülkede neler oluyor haberi yoktu.  Yakın dönemin muhterem zevatını, mühim simalarını tanımıyorlardı. Oysa ki bu zevat toplumu bu seviyeye getiren mümtaz şahsiyetlerdi. Bizim numune-i imtisal edindiğimiz amirlerimizin her zaman yanında birkaç kitabı ve her cihetten makalesi olurdu. Onlara kalsa neredeyse her mahalleye bir kütüphane kurarlardı. Anlaşılıyordu ki ilim irfan yolunda ilerleyebilmek için ‘adam yetiştirme sevdalısı’ bir adamla karşılaşmak lazımdı.

Her mesleğin bir Piri, üstadı olduğu gibi Kütüphaneciliğin pirlerini “Ayaklı Kütüphaneler” eseriyle biraraya getiren değerli Hocamız Dursun Gürlek kitabın başında İbn’i Sina’nın ne büyük bir zekâya sahip olduğunu anlattıktan sonra: “İşte böyle güçlü bir hafızânın, keskin bir zekânın, olağanüstü bir gayretin, akıllara durgunluk verecek bir okuma aşkının ve şevkinin ortaya çıkardığı seçkin simalara, dört başı mamur ilim adamlarına biz, “allâme”, “canlı kitap”, “ayaklı kütüphane” gibi isimler ve unvanlar veriyoruz. İslâm Tarihi dikkatli bir gözle incelenirse böyle mütebahhir âlimlerin, koca koca kütüphaneleri kafalarında taşıyan ilim ve irfan adamlarının, kültür dünyaları okyanuslar kadar zengin hocaların, bilginlerin büyük bir yekûn tuttuğunu görürüz” diyor.

İki güzide sima İsmail Saib Sencer ve Ali Emiri Efendiler için de:

“Kütüphanesini engin ilmiyle, zengin mahfuzatıyla, rengin sohbetiyle, son derece geniş kapsamlı kitabiyat bilgisiyle bir mektep haline getiren iki büyük hafız-ı kütübden biri İsmail Saib Sencer (1873-1940), diğeri de Ali Emiri Efendi (1857-1923) idi. Her ikisinin kütüphanesi de birer cazibe merkezi olduğu için kitap dostlarıyla, ilim âşıklarıyla, sohbet erbabıyla dolup taşıyordu. Ali Emiri Efendi’nin kurmuş olduğu “Millet Kütüphanesi”nde uzun yıllar müdürlük yapan merhum büyüğümüz Mehmet Serhan Tayşi’den feyiz alma imkanını elde ettim. Kim ne derse desin, Serhan Tayşi, Ali Emiri Efendi’nin tam bir hayrülhalefiydi ve kütüphane sohbetlerinin son temsilcilerinden biriydi” demiş.

K.6

İsmail Saib Sencer, İlmiyle, faziletiyle, son derece geniş ve derin olan mahfûzatıyla Bayezid Devlet Kütüphanesi’ni tam bir cazibe merkezi haline getirdi. On binlerce kitabı tanıyan; yazarlarını, basılış tarihlerini olanca ayrıntılarına kadar bilen mükemmel bir hafıza şampiyonu idi. İstanbul’da bulunan kütüphanelerin katalogları hemen hemen ezberindeydi. İşte bu özelliğinden dolayı dünyanın dört bir yanından gelen âlimler Hazret’in etrafında pervane oluyorlardı”.

Meşhur sahaf, hafız-ı kütüb, mütefekkir bir muharrir  İbnül Emin Mahmud Kemal İnal de, İsmail Efendi göçtükten sonra ona dair yazdığı yazının bir yerinde şöyle diyor: “Bir gün Bayezid Kütüphânesi’ndeki hücresinde ilmi bir meseleye dair konuşuyorduk. Biri geldi, bir şey sordu. Merhum benden müsaade istedikten sonra, kemâl-i itina ve nezaket ile cevap vermeye başladı. Soru soran kimse cünbüş-i himarane (eşek şakası) ile- itiraz etti. Melekhaslet âlim, asla hiddetlenmeyerek verdiği cevapları belgelendirmeye çalıştı. Bu hal tekerrür edince, eski duhteran-ı peripeykârândan daha mahcûb (peri gibi mahcup), daha nazik olan hocanın sıkıldığını gördüm. “Be adem biliyorsan niçin soruyorsun, bilmiyorsan ne selâhiyetle itiraz ediyorsun? Hersekli Arif Hikmet merhum, muhatabına hiddetlendiği vakit, “Amma efendim, hezeyân ediyorsun’ derdi. Bizde mi öyle diyelim?” diyerek soru soran kimseyi azarladım. Merhum memnun oldu.”

Âlime bir kalem efendisi, Hâfız-ı Kütüb Müjgan Cunbur (1926-2013) Hanımefendi İsmail Saib Efendi’nin yazma eserlerini okumuş. Bir gece İsmail Saib Efendi’yi gördüğü rüyasını şöyle anlatır 

“Çalıştığım odanın kilidini açarken, birden kapının açılıp, büyük cüsseli, beyaz sakallı, barut rengi lâta giymiş bir zatın biraz öfkeli bir sesle, 'buraya girerken besmele çekmeyi, kitapları alırken Fatiha okumayı unutma!' dediğini duydum. Arkasından yığın halindeki kitapların 'Fatiha, Fatiha' diyerek kanatlanıp uçtuklarını gördüm. Korku ile uyandım. Sabah kalktığımda üst dudağımın şişmiş olduğunu gören annem 'kitap tozu' dedi. Ertesi gün çalıştığım ve kitapların durduğu odanın kapılarının kilitlerini açarken hizmetli Osman Efendi'ye yanımda bulunması için rica ettim; içimden besmele çekmeyi ve Fatiha okumayı unutmadım. Daha sonra şöyle bir vaka cereyan etti: 'Keşfü-z Zünun'a zeyl yazanların arasında İsmail Saib Sencer'in resmi ile karşılaştım. Bu zat, göreve başladığım günün gecesinde rüyamda gördüğüm kişiydi. Adı geçen eserin başındaki kısa hayat hikâyesini okudum. Bu suretle İsmail Saib Hoca'yı biraz daha tanımış oldum.”

Ali Emiri Efendi, bir ömür geçirdiği kütüphanesine vatana, millete, değerlerine bağlılığından dolayı Millet Kütüphanesi demeyi tercih eder. Bu kütüphaneyi Fransızlar satın almak ister ve çok cazip tekliflerde bulunurlar. Ali Emiri Efendi buna cevap vermeye tenezzül bile etmez. “Ben bu kütüphaneyi devletimin bana verdiği maaşlarla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için. Bir daha böyle tekliflerle kimse bana gelmesin!” der. Hatta Dîvânü Lugâti't-Türk'ü satın almak için 10.000 altın teklif ettikleri halde "Ben kitaplarımı milletim için topladım. Dünyanın bütün altınlarını önüme koysalar, herhangi bir kitabımın bir yaprağını bile satmam" cevabını vermiştir.

***

Kütüphanelerimizin ilmî-irfanî manasını anlatmak bu satırlara sığmaz. Bir de işin teknik kısmı var. Önceden kütüphane çalışanlarına hafız-ı kütüb deniliyormuş. Yani bilgiyi kitapları hafızasına kaydeden demek. O zamanlar bilgisayar sistemi olmadığından aranan kitapların nerede hangi rafta olduklarını tahmin edebiliyorlarmış.  Günümüzde ise- kütüphanelerde bilgi belge yönetimi mezunu memurlar, kitapları konularına ve yaş seviyelerine göre tasnif ediyor. Felsefe, Tarih, Edebiyat, Din, Tıp, Teknoloji… vs. konular 10 kısma ayrılıyor. Her bir kısım yine kendi aralarında tasnif ediliyor. Kitap yazarının soyadının ilk üç harfine göre alfabetik yerleştiriliyor. Her bir kitaba barkod ve konularına göre renkli etiketler yapıştırılıyor. Genellikle çocuk, yetişkin ve araştırma şeklinde 3 bölümden oluşan kütüphanelerde çok eseri bulunan yazarların külliyatları biraraya getiriliyor. Süreli Yayınlar (dergi-gazete), ders çalışma salonları, bilgisayar odaları da mevcut. Ziyaretçiler ödünç kitap almak için de üye olmak zorunda. Genellikle en fazla 3 kitap 15 gün süreliğine ödünç alınabiliyor. İadesi gecikmemişse süresi uzatılabiliyor.

Prof.Dr.İsmail E. Erünsal Hoca’nın “Osmanlı’da Kütüphaneler ve Kütüphanecilik” adlı çok güzel bir derlemesi var. Kitapta geçen Hafız-ı Kütübde Aranan Vasıflar bölümünden bir parça nakletmek istiyoruz:

“Bugünkü bilgilerimize göre hâfız-ı kütüblüğe tayin edilecek kimselerde aranacak özellikler konusunda bazı şartlar ihtiva eden ilk vakfiye, Fâtih vakfiyesidir. Muhtemelen koleksiyondaki kitapların sayısındaki önemli artış "kitapların ismine ve içeriklerine vakıf olma" şartını gerekli kılmıştır. Vakfiyedeki bir kayda göre hâfiz-ı kütüb "esâmi-i kütüb-i mu'tebereye ârif ve müderris ve mu'îd (yardımcı) ve müsta'iddînin (kabiliyetli) muhtâc oldukları kütübün tafsiline vâkif" olacaktır. Kütüphanelerin yerleştirme düzeninde kitaplara numara verme usulünün olmayışı hâfız-ı kütüblerin aranan kitapları bulabilmeleri için kütüphanenin muhtevasına ve mevcut kitaplara vakıf olmasını gerektiriyordu. Bu niteliğe sahip bir kimsenin ulemâ sınıfından olacağı âşikârdır.

II. Bâyezid'in, (1488) tarihinde Edirne'de yaptırdığı külliyenin vakfiyesinde, hâfiz-ı kütübün "mütedeyyin, mü'min ve emîn" olması istenmektedir. Kanunî Sultan Süleymân'ın, kızı Mihrimah Sultan için yaptırdığı külliyenin vakfiyesinde ise (1549), Fâtih ve Bâyezid vakfiyelerinde hâfiz-ı kütübde aranan vasıfların birleştirilerek "bir recül-i 'ârif ve sâlih-i zevi'l-maârif (irfan sahibi ve salih)" şekline konulduğu görülüyor. Bedreddin Mahmud'un Kayseri'deki kütüphanesinin vakfiyesinde (1559) hâfiz-ı kütübün kitapları korumaya kadir olması şartı getirilmektedir."

Feridun Bey'in İstanbul'da mektebinde kurduğu kütüphanenin vakfiyesinde (1560) hâfiz-ı kütübde aranan nitelikler hem çoğaltılmış, hem de renkli bir üslupla kaleme alınmıştır:

“Bir emîn ve dindar, müstakîm ve sahib-vekâr, nüsha-i emâneti rakam-ı sekâmetden (yanlışlıktan) berî ve sahîfe-i emâneti hatt-ı hiyânetden 'ârî (hıyanet çizgisinden arınmış) kimesne tayin oluna. Ve şart itdiler ki hâfiz-ı kütüb olan kimesne ilm ü maʼrifetde haberdar olup siyânet-i kütübde bî-ihtiyâr ola. (kitabı koruma, saklamaya mecbur) Ne ân ki "ke-meseli'l-himâri yahmilü esfâren" (ciltler taşıyan eşekler gibi) makûlesinden bir câhil-i bed-kirdar (kötü tabiatli) olup evrâk-ı kütübü berk-i hazân (sonbahar yaprağı) gibi her tarafa perîşân eyleye”.

II. Selim, İzmir'deki medresesi hâfız-ı kütübünün emîn, sâlih ve ehl-i maârif olmasını istemekte, 1575 tarihinde Edirne'de yaptırdığı külliyesinin hâfiz-ı kütüblerinin emin, sâlih, âlim, ayrıca ikinci ve üçüncü hâfız-ı kütübden birinin yazı sanatında mahir bir kâtip, öbürünün ise san'at-ı nakşta usta bir nakkaş olmasını şart koşmaktadır”. S.338

Çok kitap okumak mı?  İyi bir kitabı yavaş ve birkaç kez okumak mı?

Sadettin Ökten Hocamız’dan işitmiştik. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecindeki sancıları anlatan John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni 3 defa okudum, demişti.

Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi derki, “iyi bir kitap üç defa okunmalıdır”. Hocalar der ki, “Bizde az kitabı (derin manalı) çok okumak esastır”.

Bu zamanda en hayırlı arkadaş kitaptır. Peki nasıl okumalı…

-Okumadan önce iyi bilen birinden tavsiye alarak kitabı temin etmek, okuduktan sonra da başkalarına tavsiye etmek.

-Kitabı yavaş yavaş sindirerek, tam anlamaya çalışarak okumak.

-Bilmediği kelimeleri sözlükten bakarak öğrenmek.

-Bir defter bulundurmak. İyi cümleleri, hoşuna giden şiir, beyit, dörtlükleri en güzel yazı ile deftere geçirmek.

-Bir kelimeyi, bir mekânı tanımadan anlamadan geçmemek.

Kitap okumanın da bir adab-ı muaşereti var

Bir yere kaydetmişiz ancak kimin söylediği belli olmasa da kitap muhibbanı olduğu aşikar bir zat: “Bu kitâbın kâğıdın her kim nişân içün büker, Dest-i cehliyle çekip hançerin, kanım döker” yani “Her kim bu kitabın kâğıdını (yerini belli etmek için) bükerse, Cehalet eliyle hançerini çekip kanımı dökmüş gibi olur..” demiş.

Topçu Hoca da merhum bir mabede girer gibi sınıfa girermiş. Kütüphaneye de bir mabede girer gibi ziyaret etmeli değil mi…

-Kitabı azami 120 derece açıdan tutarak okumalı.

-Sayfaları kıvırmamalı, kitap açıkken ters üstü bırakmamalı, arasında kalem bulundurmamalı. Kendi kitaplarına yumuşak uçlu kurşun kalemle işaretleme yapabilirsiniz ama kütüphane kitabı (beytülmal) zinhar çizilmemeli.

- Yanımızda hediye kitap bulunduralım, sevdiklerimize kitap hediye edelim.

 Ne yapmalı

Kütüphanelerin yeni fonksiyonlar üstlenerek bir bölümünün hallâl-i müşkilat yazarlara, fikir adamlarına, sanatkârlara, kalem-kelâm erbabına ayrılması şayan-ı arzumuzdur.

Çöp biriktirmenin hüner ve son faydanın demode olduğu bu zamanlarda, kıymet bilmez, kadirna-şinasların elinde kıymetli eserlerin ziyan/heba olmadan, çöpe dönüşmeden muhafaza ve değerlendirmenin yolları aranmalı.

Bu düşüncüleri şimdilik hayal ediyoruz, ola ki hakikate dönüşür. 

İsmi geçen ahirete göçmüş büyüklerimize rahmet ve mağfiret, hayatta olanlara sağlık, afiyet niyaz ediyoruz.