"Şimdi postmodern dönemdeyiz. Hayal ne hakikat ne.

Artık kimse bunları ayırt edemiyor.

Hayalimiz hakikattir, hakikatimiz hayaldir bizim."

Yazdım Öykü Oldu

Günümüzün ve edebiyat tarihimizin usta kalemleri aynı odayı tasvir etse ortaya nasıl metinler çıkardı dersiniz? Bu sorunun cevabını Kâmil Yeşil’in Şule Yayınlarından çıkan son kitabı Yazdım Öykü Oldu’da bulmak mümkün. Sait Faik Abasıyanık, M. Şevket Esendal, Ömer Seyfettin, Oğuz Atay ve Halide Edip Adıvar gibi Türk hikayeciliğinin meşhur kalemleri ile Cihan Aktaş ve Mustafa Kutlu gibi günümüzün önde gelen isimleri aynı odanın tasvirini yapıyorlar. Aynı odayı onların gözlerinden görmek ve farklı üsluplarla yazdıkları metinleri okumak, takılıp kaldıkları ayrıntıları gözlemlemek oldukça ilginç ve keyifli. 

Son dönemlerde okuduğum en eğlenceli kitap diyebilirim Yazdım Öykü Oldu için. Eğlenceli çünkü yazarı çok ciddi problemleri, güçlü bir ironi ve farklı kurgularla hikâyeleştirmeyi başarmış. Kitap öykü üzerinden edebiyat camiamızın ahvalini, bir yazarı bekleyen problemleri ve okur-yazar ilişkilerini kendisine mesele edinmiş. Kitaptaki her bölümün, farklı açılardan olsa da, bu anafikrin bir veçhesine odaklandığını söylemek mümkün. Ancak tek tek okunduğunda da pek çok başlığın, ayrı bir konuyu işlemesi açısından, müstakil birer öykü olarak kurgulandığını da görebiliyoruz. Her bölüm, bir yapbozun parçaları gibi, kitabın ele aldığı temel meselenin bir yönüne dikkatimizi çekiyor. Kitabın başındaki birkaç bölümü dışarıda tutarsak her bölümde farklı öykü teknikleri ve hiç zorlanmadan bu tekniklere uyum sağlayan kıvrak bir dil eşlik ediyor öykülere.

Ele aldığı meseleyi işleyiş tarzı ve güçlü ironik dili açısından Yazdım Öykü Oldu kitabını okurken Herman Hesse’nin, kendisine 1946’da Nobel Edebiyat ödülünü kazandıran, Boncuk Oyunu’na gittim. 2. Dünya Savaşı’nın bütün şiddetiyle devam ettiği 1943 yılında yazılan roman, Hesse’nin Avrupa’yı ve dünyayı büyük bir felakete sürükleyenlere yönelttiği güçlü bir eleştiridir aslında. Herman Hesse’ye göre felaketin müsebbibi sadece Hitler ve Mussolini gibi faşist liderler değildir. Onların yetişmesinde ve düşüncelerinin şekillenmesinde etkili olan bütün sistemdir. Bu sebeple Hesse 23. yüzyılda kurguladığı Föyton Çağı’nda oynanan bir oyun üzerinden (Boncuk Oyunu) dünyayı 2. Dünya Savaşı’na sürükleyen modern bilime ve eğitim sistemine ciddi eleştiriler getirir. Ona göre bilim adamları, entelektüeller ve sanatçılar da tabiri caizse bu yangına odun taşımışlardır. Saf bilginin yüceltilmesi uğruna insanı insan yapan değerler hiçe sayılmıştır.

Her şey “Öykü çıkmazı” yokuşunda başlar

Önemli problemleri güçlü bir ironiyle işlemiş olması açısından böyle bir çağrışım yapsa da Kâmil Yeşil kitabını çok daha farklı bir biçimde kurgulamış. Kitabın kurgusu kahramanımızın soğuk ve karlı bir gece vakti İstanbul’da “Öykü Çıkmazı” isimli dik yokuşu tırmanırken aklına gelen bir fikir etrafında şekillenir. Birilerinin Türk öyküsünü bu çıkmazdan kurtarması gerektiğini düşünür ve bunu kendisinin yapıp yapmaması hususunda kararsızlığa düşer. Bu düğüm etrafında hikaye başlar ve kitabın bölümleri birbirini takip eder. Peki, sonunda Türk öyküsü bu çıkmazdan kurtuldu mu diye soracak olursanız, kitabı okumak isteyenleri düşünerek, sessizlikten yanayım.

Yazdım Öykü Oldu kitabında yazar objektifini kültür sanat dünyamızın ahvaline çevirmiş ve bu dünyanın problemlerine dair nokta atışları yapmış. Bazen söz konusu problemlerin toplumsal boyutuna dair kareler yakalamış. Bazen eleştiri ön plana çıkmış, bazen de samimi bir dille dertleşmiş yazar bizimle. Peki, nedir bu problemler? Kitapta ele alınan tüm problemleri dile getiremesem de önemli gördüğüm birkaç hususa değinmek isterim. Ancak yazarın ironik bir dille kaleme aldığı bu problemleri ve getirdiği eleştirileri sağlıklı bir zemine oturtmak adına içinde yaşadığımız postmodern çağın şartlarını ve bunların bize dayattığı şablonları daima akılda tutmakta fayda var.

Kâmil Yeşil’e göre öykü yazmak kolay bir şey değil. Yazar olmak hiç değil. Kapıda bekleyen yığınla tehlike var. Bunların başında popülizm geliyor. Görünür olmak, her yerde boy göstermek, bilinmek, tanınmak incelikli ve nitelikli işler çıkaran pek çok yazarın sonunu hazırlayan bir tuzak. Okur-yazar ilişkileri, yazılan eserlerin okurda nasıl bir iz bıraktığı, bir yazarın kendi dili ve üslubunu oluşturması, özgünlük arayışı, üzerine yazılacak konuların belirlenmesi, yazılan öykü ya da kitabın nasıl ve nerede yayınlanacağı, eleştirmenlerin değerlendirmeleri ve anlaşılma arzusu kitapta dile getirilen problemler arasında.

Kültür sanat dünyamızın ahvali

Bana göre kitabın dikkat çekmeye çalıştığı en önemli problem, edebiyat camiamızdaki kutuplaşmalar ki, Kâmil Yeşil bunu “Çeteleşme önce edebiyatta başladı” diyerek eleştiriyor. Her gün hayıflandığımız, eleştirdiğimiz “adam kayırmacılık”tan kültür ve sanat camiamız da beri değil. Tarih içinde sağ-sol, seküler-muhafazakâr, milliyetçi-dindar vb. farklı şekillerde isimlendirebileceğimiz ayrışmalar zuhur etmiş. Ancak her geçen gün bu gruplar da kendi içlerinde bölünüyor ve aradaki duvarlar gittikçe yükseliyor.

Kâmil Yeşil usta bir hikayeci olarak, yılların tecrübesi ve birikimiyle, içeriden biri olarak yapıyor bu eleştirileri. Kendisini aklayıp paklamıyor bunları yazarken, zira Yazdım Öykü Oldu kitabının kahramanı da kendisi. Zaman zaman kendisiyle alay ediyor kitapta ve bir yazarın handikaplarını kendisi üzerinden açıklıyor. Kitabı eğlenceli hale getiren unsurlardan biri de bu sanırım. Bizimle dertleşen samimi sesin içerden biri olması…

Tarihe baktığımızda ilmi, fikri ve edebi çabaların, gayretlerin belirli anlayışlar veya yorumlar etrafında öbekleşip gelişmesi hiç de eleştirilecek bir durum değil aslında. Düşünce ekolleri ve sanat akımları bu tür grupların birikimiyle ortaya çıkmıştır üstelik. Edebiyat tarihimizdeki Servet-i Fünûn, Beş Hececiler veya İkinci Yeni ilk akla gelen örneklerden… Ayrıca herhangi bir edebi çevreye dahil olmak genç yazarlara bazı avantajlar da sağlayabilir, hatta eğitici ve geliştirici de olabilir. Öyleyse sorun ne?

Aslında problem içinden geçtiğimiz zamanın şartlarıyla alakalı doğrudan. Öncelikle, dünya görüşümüz ne olursa, hepimiz modern eğitimin çarklarında yetişiyoruz ve bazı hastalıklar kapıyoruz. Düşüncelerimiz, işlediğimiz malzeme ne olursa olsun, aynı kalıplara göre şekilleniyor. Mutlakçılık bunların başında geliyor. Postmodern dönem öncesinde büyük ideolojilerin veya davaların sloganlarını atıyor ve “tek doğru”nun bizim düşüncemiz olduğunu haykırıyorduk. Postmodernizimle birlikte büyük ideolojiler anlamını yitirdi ama mutlakçılık, yani tek doğrunun bizim düşüncemiz olduğu saplantısı hiçbir yere gitmedi. Böylece ortaya daha tehlikeli bir tablo çıktı. Küçük aidiyetler üzerinden aynı saplantıyı devam ettiriyoruz. Büyük davalar, ideolojiler için atılan sloganlar küçük grupların çıkarına hizmet eder hale geldi.

Dini gruplardan akademiye, STK’lardan kültür sanat dünyasına toplumun her katmanı da bu hastalıktan nasibini alıyor. Sabah gazetesindeki köşe yazılarına veda ederken Şükrü Hanioğlu Hocanın dile getirdiği eleştiri bu anlamda çok yerindeydi. İlim erbabının “ne yazdığı değil de nerede yazdığı” daha çok önemseniyor. Kültür sanat dünyamızda bu durum “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca” tarzında seyrediyor. Dile getirilen bir hakikatten ziyade onu kimin söylediğini önemser olduk. Öte yandan bir yanlışın, bir hatanın eleştirilip eleştirilemeyeceğini de yine aynı kriterler belirliyor. Bu bana Cahiliye dönemindeki kabilecilik taassubunu hatırlatıyor.

Bu tablo uzun vadede toplum vicdanında derin yaralar açılmasına sebep olabilir. Sosyal medyada yaşadığımız linç kampanyaları bu depremin öncü sarsıntıları sadece. İnandığımız değerler, anlam dünyamızı inşa eden kavramlar muğlaklaşıyor, küçük aidiyetlerin çıkarlarına alet edilerek içi boşaltılıyor çünkü. Bu çarkın belki de en korkutucu tarafı kendi ayakları üzerinde durabilen, bir birey ve kul olarak hayatının sorumluluğunu omuzlamış, her türlü nimetin ancak Allah’tan geldiği hakikatine sıkı sıkıya sarılmış, kalbinde Allah korkusundan başka endişeye yer olmayan sağlam karakterli, şahsiyetli insanların yetişmesine izin vermeyecek oluşu. Küçük büyük her grup, cemaat, cemiyet veya oluşum “ya benimsin ya kara toprağın” dercesine mutlak bir itaat bekliyor.

Yazdım Öykü Oldu kitabının bendeki izdüşümü böyle diyebilirim. Kâmil Yeşil işin edebiyat dünyasına bakan tarafına odaklanmış kitapta. Bu eleştirilerini edebi bir üslup, iyi bir kurgu ve ironik bir dille ifade ettiğinden ortaya farklı bir öykü kitabı çıkmış. Sanırım sanatın gücü de burada. O yazmış ve öykü olmuş. Ne yapalım sanatçı olmak da nasip işi.