Çağımızın, tarih boyunca insan tarafından üretilen kültürel değerleri öğüten bir değirmen olduğunu söyleyebiliriz. Modern dünya yerel ve otantik olanı buharlaştırmış, insanı ve değerlerini anonimleştirmiştir. Bugün şöyle bir dönüp baktığımızda elimizde orijinal diyebileceğimiz, ilksel özelliklerini muhafaza eden fazla bir şey bulmak zordur. Sosyal, siyasal, kültürel, dinsel ve ekonomik anlamda tarihimizin en tuhaf dönemini yaşıyoruz. Sentetik ürünler çağındayız. Yiyeceklerimiz kadar düşüncelerimiz, değerlerimiz ve dünya görüşlerimiz de sentetik artık… Dünya gerçekten de bir köye dönüşmüş halde ve küreselleşmenin insanlığa sağladığı katkılar kadar, belki de çok daha fazla, onun tarafından üretilmiş sorunlarla yüz yüzeyiz. Aile ve komşuluk ilişkileri, din ve medeniyet anlayışları, eğitim ve öğretim, gelecek projeksiyonları, dünyayı anlamlandırma biçimleri, güzel ve çirkin kavrayışları, iyilik ve kötülük gibi değer yargıları ile beden ve ruh sağlığına ilişkin algılama biçimleri de doğal olarak bu durumdan nasibini almış durumda.
Bir zamanlar düşüncesizce tahrip ettiğimiz yerel ve otantik olana özlem duyuyoruz. Herkesin aklında huzur ve sükûnet bulabileceği, kalabalıklar tarafından kirletilmemiş bir dünyanın özlemi var. Ofislere, kariyer hedeflerine ve yaşamımızı sürdürebilmek için bir anlamda ipotek ettiğimiz geleceğimizin sahte bir hayaline hapsettiğimiz “kendiliğimiz,” özlemle hayal ettiğimiz bir uzak ülkeye dönüşmüş. Bilişim ve teknolojinin sözümona kolaylaştırdığı hayatlarımız, kadim insanların hiçbir zaman maruz kalmadığı ruhsal ve bedensel hastalıklardan mustarip. Kanser ve psikiyatri kliniklerinin önündeki kuyruklar her geçen gün daha da kalabalıklaşıyor. Tedavi olmak için ihtiyaç duyduğumuz doğal çözümler unutuldu, güçlü devletlerin siyaset etme araçlarının en önemlilerinden olan “ilaç endüstrisinden” söz ediyoruz. Bu süreç nereye kadar gider, onu kestirmek gerçekten de kolay değil, fakat her hâlükârda kaybettiklerimizi yeniden bulabilmeye dönük çağrılarla zaman zaman karşılaştığımız da aşikâr.
Geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları etiketiyle yayınlanmış olup Aysun Bay Karabulut’un imzasını taşıyan ve bizzat yazar tarafından “doğaya dönüş manifestosu” olarak nitelendirilen “Doğada Hayat Var” adlı kitap da bu tür bir çağrı olarak dikkat çekiyor.
Bedeniyle ruhuyla insan bir bütün
Malatya Turgut Özal Üniversitesi’nin rektörü olan ve özellikle kayısı çekirdeğinin insan sağlığına yararları üzerine yaptığı önemli çalışmalarla bilinen Aysun Bay Karabulut, yeni kitabında insanın peşinden gidiyor. İnsanın bedeni ile ruhu arasındaki ilişkinin izlerini sürüyor. Öncelikle okunması son derece keyifli bir sağlık ve beslenme tarihi ile başlıyor kitabına. Tarih boyunca insanların beslenme, sağlık ve hastalık gibi olgulardan ne anladığını, bu olgulara ilişkin ne tür yaklaşımlar geliştirdiklerini özetliyor. Günümüzle bir karşılaştırma yapıyor ve tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu kadar fazla, çeşitli ve ölümcül hastalıklara maruz kalmadığımızın altını özellikle çiziyor. Söz konusu durumun en azından belli ölçüde modern çağın yaşam koşulları ile ilgili bir şey olduğuna işaret ediyor ve teknolojik gelişmelerin hayatlarımızı kolaylaştırdığı kadar birçok zorluğu da beraberinde getirdiğini vurguluyor. Nitekim “Tarihin Gördüğü En Büyük Katil” başlığını taşıyan ikinci bölümde, artık günlük hayatın ürkütücü bir parçası haline gelmiş olan kanseri ve türevlerini anlatarak modern yaşam ile bu korkunç hastalık arasındaki bağlantıları konu ediniyor.
İnsan ruhunun ve bedeninin bir haritasını çizme teşebbüsü olarak da görülebilecek olan Doğada Hayat Var’ın belki de en önemli özelliğinin, insanın beden ve ruh olarak bir bütün olduğu noktasından hareket etmesi olduğu görülüyor. Buna göre, yazar tarafından insanın bedeni ile ruhu arasında doğrudan bir ilişki olduğu öne sürülüyor ve buna bağlı olarak da bedensel rahatsızlıkların psikolojik sorunlara yol açmasının ya da tam tersine psikolojik rahatsızlıkların bedensel sorunlara neden olmasının son derece doğal ve yaygın olduğu vurgulanıyor. Dolayısıyla da insanın sağlıklı olmak için bedenine olduğu kadar ruhuna da dikkat etmesi gerektiği birinci kural olarak öne çıkıyor. Özellikle çağımızın vebası olan stresin birçok önemli rahatsızlığa kaynaklık ettiği dile getiriliyor. Ayrıca kültürel yozlaşma, geleneksel yaşam ve beslenme biçimlerinden ya da kadim değerlerden uzaklaşmanın da insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine temas ediliyor.
Kitabın dikkat çeken bir başka özelliğinin, insan sağlığı ile teknoloji arasındaki ilişkiye yaptığı güçlü gönderme olduğu fark ediliyor. Bu gönderme teknolojinin insan yaşamını değiştirmesine yaptığı vurgu ile kalmıyor, aynı zamanda beslenme biçimlerini ve yiyeceklerin üretim mekanizmalarını değiştirdiğini de tespit ediyor. Metinde, teknolojik imkânların kullanılması ile daha çok ve daha çabuk üretilen gıda maddelerinin doğal olmadığına işaret ediliyor ve bu durumun insan doğasına zarar vererek onu hasta ettiği ilgi çekici bir veri olarak ortaya konuluyor. Sağlık ile doğa ve doğal olan arasında mutlak ve göz ardı edilemez bir bağlantı olduğu gerçeğinden hareket edilerek doğal olanı yitirmenin, doğal olarak sağlıklı olma halini de buharlaştırdığı belirtiliyor.
“Hadi gel köyümüze geri dönelim…”
Beslenmenin, insan yaşamının yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda psikolojik yanı açısından da son derece belirleyici olduğu fikrini işleyen Doğada Hayat Var, doğal olanın adeta yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu yargısından hareketle çözüm olarak acil bir doğaya dönüş hareketini öneriyor. Bu öneri doğrultusunda, yazar, artık neredeyse unutulmaya yüz tutmuş olan köy ve kasabalara yönelmenin iyi bir başlangıç olacağını vurguluyor. Hepimizin bir şekilde hayalini kurduğu köy yaşamının sağlığımıza iyi gelmekle kalmayacağını, unuttuğumuz birçok değeri bize yeniden hatırlatacağını ve bu şekilde bizi gerek maddî gerekse manevî olarak rehabilite edeceğini kitabın giriş kısmındaki şu cümlelerle söze döküyor:
“Üstelik bizi orada [köyümüzde] bekleyen şey sadece doğal ve sağlıklı bir yaşam vaadi değil, aynı zamanda aramıza mesafe girdiğini zaman zaman hüzünle telaffuz ettiğimiz unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimiz, çocukluğumuz, kültürümüz, tozlu duvarlardaki ilkokul resimlerimiz, yer yataklarımız ve yün yorganlarımız, yabani otların üzerlerini örttüğü mezarlarımız, dört gözle yollarımızı gözleyen büyüklerimizin çocuklarımızın da bilmesi gereken hikâyeleri, fındık kafulları ve kayısı kökleri, doğduğumuz yerden başka bir yeri görmediğimiz ve hayal edemediğimiz yaşlarda üzerinden neşe ile geçtiğimiz köprü, yerlere saçılan meyvelerini ağzımıza bulaştıra bulaştıra yediğimiz hurma ağacı ve aynaya baktığımızda kendi gözlerimizde halen görmeye devam ettiğimiz o yıldızlı, berrak, gönülçelen gökyüzüdür. Kısacası ruhumuzdur. İhtiyacımız olmayan şeylerin taksitlerini ödeyebilmek için gece gündüz durmadan çalıştığımız bunaltıcı hayatımızda bizi hasta eden ne varsa, ruhumuzu ve bedenimizi bitimsiz bir kısırdöngünün içerisine hapsederek nesneleştiren ne varsa hepsine iyi gelecek, hem fiziksel hem de ruhsal rahatsızlıklarımıza şifa olacak doğal insanlık durumudur.”
Doğada Hayat Var, insanı tarihsel ve kültürel bir bağlam içerisine konumlandırmanın önemini kavramanın sağlıklı olma noktasında önümüzde hayal bile edemeyeceğimiz yeni ufuklar açacağını belirginleştirmesi bakımından kıymetli bir metin. Umuyoruz ki benzer çalışmalar için ilham kaynağı olur.