Zor dönemlerden geçiyoruz. Tanımadığımız, nerede karşımıza çıkacağını bilmediğimiz ikiyüzlü, tuzak kurucu bir düşmanın kötülüğünden korunmak için bir şekilde kendimizi yalıtma gayreti içerisindeyiz. Tabii bu sırada belki biraz da aklımıza mukayyet olabilmek adına kendi kendimize nasıl daha sağlıklı vakit geçirebileceğimizi keşfetmeye çalışıyoruz. Böyle dönemlerde her zaman sadık yoldaşlar olan kitaplarla yakınlığımızı epeyce ilerlettik. “Ne okuyalım?” sorusu en önemli gündem maddelerimizden birisi bugünlerde. Belki biraz ilginç bir durum, ama kimimiz kitaplarla şifa bulmaya, kimimiz vakit öldürmeye çalışıyoruz.
Gönül isterdi ki kitapla irtibatımız daha samimi ve içten, karşılıksız olsun. Onu sadece buhran ve yalnızlık zamanlarında değil, her zaman yanı başımızda tutalım. Onunla olan dostluğumuz yalnızca aktüel gerçekliğin ötesinde uzanan uçsuz bucaksız hayal çayırlarında koşmak, günlük hayatın iç bayıltıcı tedirgin bekleyişini renklendirmek ve avunmak için olmasın. Onsuz nefes alamayalım. Onun aşkı bütün aşklarımızın üzerine çıksın. Ona baktığımızda diğer her şey belirsiz ve silik hale gelsin. Işıkları sönsün dünyanın dağdağasının. Onsuz her ana, ona kavuşacağımız o görkemli buluşma anı için tahammül edelim. O bizim için bitimsiz bir güç kaynağı olsun. Ona ne şüphe, muhakkak, tabii ki abartalım. Abartıldığında ruhunu yitirmeyen yalnızca o var çünkü.
Kitapla ilişkiniz böyleyse ne ala, ama değilse de merak etmeyin, endişeye hiç gerek yok, ondaki vefa en yakın dostunuzda da yoktur. Şimdiye kadar kimseye küstüğü, gönül koyduğu, yüzünü ekşitip arkasını döndüğü ya da naz ettiği görülmemiştir. Kapris yapmaz. Soru sormaz, şikâyet etmez, acı laflarla kalp de kanatmaz. “Ne olursan ol, ne yapmış olursan ol, nerede olursan ol, ne zaman olursan ol; istediğin zaman gel, yeter ki gel.” sözü ona aittir. Gönlünüze aldıkça gönlünüze girer, gönlüne girersiniz; kalbinize koydukça kalbinize sığar, kalbine sığarsınız; aklınıza soktukça aklınıza dolar, aklına dolarsınız. Anlaşılmayacak bir şey yok: onun gönlünü de, kalbini de, aklını da siz inşa edersiniz. Kitapta, kitapla kendinizi bilir, kendinizi çoğaltırsınız.
Bir kez daha gördük: Kitap iyi bir arkadaş
Şu anda gözünüze oy oranı her zaman düşük olmuş önemsiz bir partinin ateşli bir propagandacısı gibi görünmüş olabilirim. Ama hayır, sadece, yoğun bir #evdekal ve #kitapoku kampanyasının kuşkusuz doğal ve yerinde bir girişim olarak yapıldığı bu günlerde sürece ufak da olsa bir katkı yapmak istiyorum. Sosyal medya “okunması gereken kitaplar” listeleriyle yıkılıyor. (Laf aramızda, bu listelerin sahiplerinin bir kısmının tavsiye ettikleri kitapları okumadıklarına dair kemirgen bir his var içimde.) Bu iyi, ben de önemsediğim kişilerin yayınladığı listeleri dikkatle not edip buralardaki kitapları elimden geldiğince okumaya çalışıyorum. Bunların bazıları, saklamaya gerek var mı, bende bir çeşit coşku da oluşturuyor. Mesud oluyorum. “Ah” diyorum, “ah sevgili kitap, sen de gerçekten iyi bir arkadaşmışsın. Eğer senin için de bir sakıncası yoksa seninle Korona günlerinden sonra da vakit geçirmek isterim. Bir öğlen arası oturup çay içmeye bile artık kimsenin yanaşmadığı bir zamanda senin gösterdiğin bu içten arkadaşlık ve kardeşlik tavrını asla unutmayacağım.”
Kitapların, nedeni her ne olursa olsun hayatımızda bu şekilde yeni bir tür önem kazanmasını olumlu bir gelişme olarak görüyorum. (Bunca olumsuz gelişmenin arasında böyle bir şeyin kıymetini şüphesiz herkes takdir edecektir.) Ama sadece listeler yetmez, uzun zamandır ihmal edildiği için küllenmeye yüz tutmuş bu arkadaşlığı yeniden canlandırmak ve belki de kalıcı bir dostluk ilişkisine dönüştürebilmek için daha fazlasına ihtiyacımız var. Dostumuzun kalbinin derinliklerini biraz da olsa görebilmemizi sağlayacak “karton kapak ötesi” gözlüklere mesela. Vakit dar, “düşman kavî’, tâlî’ zebûn.”
Bütün bu girizgâhın ardından anlatmak istediğim kitaba gelebilir, merak edenler için “karton kapak ötesi” gözlük olsun diye bugünlerde okuduğum kitaptan bahsedebilirim. Sanırım bunu hak etmiş olduğumu herkes kabul edecektir. Mustafa Alican’ın “Doğu’nun ve Batı’nın Büyük Sultanı Alparslan” isimli kitabından söz ediyorum.
Tarih sağaltır
Tarih insanın bilincidir. İnsanı var eden de var olmaya devam etmesini temin eden de tarihtir. Her gün bir önceki günün üzerine kurulu olduğu gibi, insana ilişkin her bir şey de yine aynı şekilde tarihsel bir zemin üzerinde durur. Tarihin nâmevcut olabileceği bir âlem, ancak hayvanlar âlemi olabilir. Bu kadar hayatî ve varoluşsal bir şeyin önemi her ne kadar tartışmaya açık olmasa da, onun kavranışına dair birçok tartışma olduğu da bir gerçektir. Fakat her ne olursa olsun, herhangi bir düşünme biçimi tarihi nasıl inşa ederse etsin, temelde her zaman insan vardır. Tarihin öznesi, nesnesi, kaynağı, hedefi vb. olarak insan… Tarihyazımı türleri içerisinde en fazla alaka gören ve alıcı bulan türün biyografi olması tesadüf değildir.
Biyografi, insanın birey olarak tarihe en “gerçekçi” şekilde temas edebileceği alanların başında gelir. Biyografi üzerinden tarihteki insanın dünyasına girilebilir. Onun salt bir isim, bir kahraman, bir istatistik, “nesne”l bir varlık olmadığı biyografi ile anlaşılır. Büyük adamlarla, günahsız dindarlarla, mükemmel insanlarla, kahraman hükümdarlarla, mutlak iyi ya da mutlak kötü insan tekleriyle dolu olan “kolektif” tarihyazımının insan üzerinde meydana getirebileceği “aşağılanmışlık duygusu” ile biyografi aracılığıyla baş edilebilir. Bu ise bir bakıma hepimizin büyük, günahsız, mükemmel ya da kahraman olabileceğimiz umudunu canlı tutan bir şeydir.
Daha önce yazdıklarını okumuş ve kendisiyle röportaj da yapmış biri olarak, Mustafa Alican’ın yazım etkinliğini bu açıdan önemli buluyorum. Yeni kitabında tarihimizin en büyük kahramanlarından biri olan Sultan Alparslan’ın hem tarihî konumunu hem de bir insan olarak “biz olan yanlarını” başarılı bir şekilde aksettirebilmiş. Bunu yaparken hassas bir terazi kurmaya gayret etmiş ve onun hem bir kahraman hem de bir insan olduğu gerçeğini son derece akıcı ve bir dereceye kadar da edebî üslupla resmetmiş. Evet, resmetmiş; kelimelerden adeta görsel bir tablo oluşturmuş. Okuyucunun, metni okurken kendisini bazen bir çadırda çaresizlik içinde dua ederken, bazen öfkeyle haykırırken, bazen yalınkılıç düşman askerlerinin arasına dalarken, bazen de sessizce gözyaşı dökerken duyumsayabilmesinin nedeni şüphesiz bu…
İnsan hiçbir zaman nesne değildi
Yaygın tarih anlayışlarının en önemli problemlerinden biri, tarihî kişiliklerin mutlak bir portresini oluşturarak onları putlaştırma eğilimi içerisine girmeleridir. Bu şekilde ilgili tarihî karaktere “yakışan” ya da “yakışmayan” davranış biçimlerinin kalıplaştırılması ve sabit, hareketsiz ve nesne kabilinden tarihî figürlerin oluşturulmasıdır. Örneğin Fatih Sultan Mehmed, Sultan Alparslan, Adolf Hitler, Woodrow Wilson, Atatürk vb. denince aklımıza gelen imajları gözden geçirelim. Elimizde tamamıyla yapay, insan olmaktan çıkarılmış, biyolojik ve ruhsal durumları neredeyse tamamen gözardı edilmiş, bir çeşit simgeye dönüştürülmüş hayali karakterler olduğunu görürüz. Alican’ın “Alparslan”ı tam da bu hayaliliği kırma gayreti içerisine girerek Sultan Alparslan’ı bizim yanımıza getiren, odamıza buyur edip koltuğumuza oturtan ve kendisine bir bardak çay ikram edebilmemizi sanki mümkünmüş gibi yapan bir metin.
Bir röportajında, kitabını yazarken ilginç bir şekilde “Sultan Alparslan’ın hoşlanmayacağı şeyler söylemekten çekindiğini ve örneğin rüyasında Selçuklu hükümdarının kendisini azarlayacağından korktuğunu” belirten yazar, şüphesiz “objektif bir tarihçiye yakışmayan” bu ifadelerine de yansıdığı üzere, biyografisini kaleme aldığı Sultan Alparslan’a bir tür sevgi, saygı ve sorumluluk duygusu ile yaklaşmış. Bu yaklaşımın insani bir özdeşleşme, duygudaşlık, anlama, hoşgörü ve şefkati beraberinde getireceğini söylemeye gerek yok, getirmiş de zaten. Fakat bu duygusal ve ruhsal yakınlığın, yazarı, kahramanını mitleştirme değil de insanlaştırma noktasında güdülemesi gerçekten de okunması çok keyifli bir metin ortaya çıkarmış. Öte yandan yazarın tarihçi kimliği bu yaklaşımla örtülüp kaybolmamış ve kaynak temelli tarihsel veri metin içerisine kronolojik bir çerçevede adeta gergef gibi işlenmiş. Böylelikle de ortaya Alican’ın da yukarıda sözünü ettiğim röportajında belirttiği gibi bir tür “romansı tarih” çıkmış.
Bir okur olarak, bana sağladığı bu hoş okuma deneyiminden dolayı yazara teşekkür ediyor, Korona günlerinde okuduğunuz kitapların arasına “Doğu’nun ve Batı’nın Büyük Sultanı Alparslan”ı ilave etmenizi hararetle tavsiye ediyorum.