Tasavvufta ‘ricâl’ülgayb’ diye tarif edilen bazı kişiler vardır. Bu erenler için “kutub, nükeba, gavs, evtad” gibi tabirler de kullanılır. “Velilerim kubbemin altındadır ve onları sadece ben bilirim.” kutsi hadisine göre bu kimselerin içinde kendisinin veli olduğunu bilmeyenler olduğu gibi makamını bilmeyenler de vardır.

Biz bu tabiri Ahmet Dayhan Efendi için kullanıyoruz. Fakat bu kullanımla biz ona bir makam izafe etmek niyetinde değiliz. Bizim ricâl’ülgayptan maksadımız ve niyetimiz Ahmet Dayhan Efendi’nin “bilinmez meşhur” olmasındandır. Çünkü selef “şöhret afettir” der. Bu sözde âfet olarak görülen şöhret; kişinin takva ve zühd hayatı ile ilgilidir. Âfet çok yönlü olarak tezahür eder burada. Allah için işlenen amel bir bakarsınız şöhrete kurban olmuş. Cömertlik, fedakârlık, nevafil, zühd ve takva hayatı ‘duysunlar’ın, ‘görsünler’in kurbanı olur. Diğer taraftan hased ehli boş durmaz, eldekinin gitmesi için türlü türlü desiseler kurar. Tabii din ve iman düşmanları da bundan vazife çıkarır. Çünkü dünyada yarasa tabiatlı insan hiç eksik olmaz.

Bütün bunlar ilim, irfan ehlini rahatsız etmekle kalmaz, onların yapacağı hizmete de engel olur. Halbuki Allah dostları, iki dağ arasında tek başına akan bir dere olmak ister. Genellikle bu mümkün olmaz. Çünkü fark, hemen fark edilir. Bu durumda Allah dostlarına bol bol yer değiştirmek, hicret etmek düşer ki abdal veya dervişler de bundan dolayı diyar diyar gezer. Ne zaman ki Yunus Emre’nin menkıbesinde iş, gizlenemeyecek hale gelir, o zaman da seyr ü sefer başlar. Bundan dolayı Allah dostları kendini hep gizlemişlerdir. Ahmed Dayhan Efendi de kendini gizleyenlerden idi.

Ahmet Dayhan Efendi kendini gizledi ise biz onu nasıl tanımış olabiliriz? Hemen bildirelim ki bu marifet bize ait değil. Biz onu bize gönderen zâtdan dolayı tanıyıp biliyoruz. Çünkü onu bize Sami Efendi Hazretleri göndermişti.

İmam Hatip’te okuyan bir talebe olarak biz de bu dönemde tanıştık Dayhan Efendi ile. Ona İbrahim Cengiz Arslan Bey refakat ediyordu.

Ahmet Dayhan Efendi bazen bize teşrif ediyor bazen biz İzmir’de ona misafir oluyorduk.

Gayet sakin, ortaya yakın bir kısık sesle konuşuyordu. Öncelikle okul derslerimizin önemli olduğunu söylemişti. Sohbetleri bir teybe kaydediliyordu ve hanımlar daha sonra bu kasetlerden dinliyordu. Sözlerin kendine ait olmamasına azami dikkat gösteriyor, Sami Efendi’nin eserlerinden okuyor ve yer yer onları tefsir ediyordu.

Hemen belirtelim ki Ahmed Dayhan Efendi, medrese-akademya gibi kurumsal ilmî tedristen geçmiş biri değildi. Esnaf veya tüccar diyebiliriz onun için. İlmî olarak tanıdığı bazı hocaların derslerini takip etmiş ve kendi gayretleri ile kendini yetiştirmişti. Tasavvufun  kitabî ilim, kâl ilmi olmadığını, hâl ilmi olduğunu gösteren misallerden biri idi. Biz tüccar bir Peygamber’in ümmeti değil miyiz? Bizim mensubu olduğumuz Hanefi mezhebinin üstadı da bir tüccar değil miydi? Ahmed Dayhan Efendi de İslamî yaşantının ticari kısmını, esnaf ve el sanatları yönünü temsil ediyordu. Marangozluktan fabrika imalatına kadar mesleğinin her aşamasında bulunmuş idi. İrfanı sayesinde de ilim adamları ile birlikte idi. Dayhan Efendi, zamanın İzmir Müftüsü Haydar Hatipoğlu, İzmir’in âlimlerinden Şaban Düz Hoca’nın ilminden faydalarken; onlar da Dayhan Efendi’nin irfanından feyizleniyordu. Dayhan Efendi’nin önemini artıran diğer bir husus da İzmir’de ikamet ediyor olması ve İzmir’in manevi şahsiyetlerinden oluşu idi. İzmir manevi iklim olarak ne de olsa Bursa, Konya, İstanbul değildi. Acaba Musa Efendi Hazretleri “Biz atlamışız, bu iş sizin uhdenizdedir” sözleri ile biraz da bunu mu ima ve telmih etmemiş miydi?

Allah’ın kerametler ikram ettiği kullarından

Kitaptaki şahitliklerden öğreniyoruz ki Allah’ın velilere mahsus kerametlerle ikram ettiği kişilerden olan Dayhan Efendi, Sami Efendi gibi bu hususlara dair ne bir söz söylemiş ne de ima etmiştir. Onun işi istikamet üzere bulunmak idi. Diğerleri teferruattan ibaretti. 

Eğer memurlara nazaran halkın daha çok içinde iseniz, esnaf ve tüccar olarak ekonomi ile daha çok içli dışlı iseniz ister istemez bütün dikkatleri ve beklentileri de toplarsınız. Ahmed Dayhan Efendi de böyle idi;  mesleğini  ve maddi gücünü İslami hizmetlere bu özellikleri sayesinde katılmıştı. Yoksullar, yaşlılar, hastalar, talebeler, Kur’an Kursu, İmam Hatip Lisesi, Yüksek İslam Enstitüsü başta olmak üzere cami, türbe hizmetlerinin mutlaka bir ucundan tutuyor, tamamlanması için elinden geleni sarf ediyordu. 

Ahmet Dayhan Efendi ile en son üniversite imtihanına gireceğimiz hafta görüştük. Aydın’a gelmişti ve duasını almak istemiştik. Bize dua etti, Allah muvaffak etsin evladım dedi ve bir de öğüt verdi: “Seher vakti kalkın, iki rekat teheccüd namazı kılın ve Allah’tan yardım isteyin.” 

İmtihanı bu dua ve gösterdiği yol ile kazandığımızı hiç unutmadık.    

Sonradan öğrendik ki Ahmet Dayhan Efendi aslen Konyalı idi ve İzmir’i yurt tutmuştu ve kereste-mobilya ticareti ile meşgul oluyordu.

Ahmed Dayhan Efendi ile ilgili diğer bilgileri bir kitaptan takip edeceğiz. Gönüllerde yaşayan Anadolu erenlerinin unutulmasının önlemek için büyük bir gayret gösteren Ethem Cebecioğlu’nun hazırladığı kitaptan öğreniyoruz ki Ahmed Dayhan Efendi, tasavvuf ve tarikatle İzmir’in bir camiinde imamlık yapan Gümüşhanevi Dergâhına bağlı Mustafa Hilmi Efendi vasıtası ile tanışmıştır. Şeyhinin dünyasını değiştirmesinden sonra da Konyalı Saraç Mustafa Efendi vasıtasıyla Sami Efendi Hazretlerine intisap etmiştir.

Ahmed Dayhan Efendi’nin şahitliği ile öğreniyoruz ki aslında tekkeler, müessese olarak kapatılmasaydı Es’ad Efendi’den sonra Kelami Dergâhı’nın postuna layık olan kişi Mustafa Hilmi Efendi’dir.

Vaka kitapta şöyle geçer:

"Evlâdım! Bir yere müntesib misiniz?"

Ahmed Efendi:"Mustafa Hilmi Efendi'ye" diye cevap verir.

"Evlâdım! Eğer Şeyh'inizin ruhaniyetinden feyz alabiliyorsanız, O'na devam ediniz, biz size hizmet edelim inşallah"

"Estağfırullah Efendim, ruhaniyetinden feyz alabilecek duruma ge­lemedik!. ."

"Evlâdım! Öyleyse kendinize bir şeyh bulunuz. Başlangıçta mer­hum Şeyhiniz Mustafa Hilmi Efendiyle biz Gümüşhânevî Dergâhında beraberdik. Daha sonra fakir, Kelâmî Dergâhına geçtim. Eğer bugün tekkeler ihya edilseydi (açılsaydı) yetki Mustafa Hilmi Efendideydi."

Bu mukalemeden sonra Ahmed Dayhan Efendi, Sami Efendi Hazretlerineintisab eder.

Kabiliyeti, Sami Efendi’ye olan muhabbeti sayesinde kendini yetiştirir ve Sami Efendi’nin verdiği icazetle İzmir’de onun vazifelisi olur.

İşte biz Ahmet Dayhan Efendi’yi bu süreçten çok sonra tanımış olduk. Aslında Dayhan Efendi, verilen vazifeyi kendisine layık görmemiştir, bunun mesuliyetinden korkmuştur. Ancak emir, emirdir ve emri veren de Sami Efendi’dir.

Sami Efendi’den ne öğrenmişse onu anlatıyordu

Talebe hocasından ne öğrenir, onu nasıl yaşıyor görür ise öyle yapar. Talim bunun gerektirir. Ahmed Dayhan Efendi de Sami Efendi’den ne öğrenmişse onu yaşıyor ve onu anlatıyordu. Bundan dolayı Allah dostlarının zühd ve takva hayatları hep birbirine benzer. Tecellisi farklıdır ve fakat üstazlardan gelen usullere uymak, adaba riayet etmek aynı kalır. Dayhan Efendi’nin zühd hayatı da böyledir.

‘Önce hizmet sonra himmet’ düsturuna göre hareket etmiş ve mesaisini eğitim kurumları, talebeler, yetimler, dullar ve çocuklar için harcamıştır.

Kitaptan öğreniyoruz ki sahabeye ve özel olarak Hazreti Hatice (r. anha) annemize ayrı bir muhabbet hissi ile bağlı idi.  Ki bu muhabbet onu Hz. Hatice annemize komşu edecektir. Şahitler hadiseyi şöyle anlatıyor:

Dayhan Efendi; tedavisini almışsa da prostat, safra kesesi ameliyatı ve kalp yetmezliği hastalıklarından imtihan edilmektedir. Bu rahatsızlığına rağmen Umre’ye niyet eder ve Haremeyn’e gelir. Ziyaretinin ikinci günü Kâbe ziyareti, tavaf ibadeti ile geçer ve bu ara Dayhan Efendi sohbette uzun uzun Hatice annemizden bahseder. Yanındakilerden biri Hz. Hatice annemizin mezarını ziyaret edebileceklerini söyler. Allah’tan o gün mezarlık bekçisi ortalarda yoktur. Hep beraber Cennet-i Muallâ’ya giderek Hatice annemizin mezarını ziyaret ederler. Kur’an okunur, hatimler bağışlanır ve tam ayrılacakları zaman Dayhan Efendi sorar:

“Evladım, buralara defin yapılıyor mu?”

Cevap  “evet”  olunca  Dayhan Efendi sözü şöyle bağlar:  “İnşallah bizi de buraya defnedersiniz.”

Ertesi gün Dayhan Efendi emaneti teslim eder. Cenazesi Kâbe’de kılınır ve naşı Cennet’ül Muallâ’ya, Hz. Hatice annemizin ayak ucuna defnedilir. Çünkü  “Kişi sevdiği ile beraberdir” (12 Şubat 1986).

Yıllarca dilinden düşürmediği “Gidin gelin, gidin gelin, gidin gelmeyin” sözü böyle hakikat olur.

İlhan Armutçuoğlu, bu kavuşmayı şöyle nazmeder:

Hep rızâyı aradım; o rızâ-yı Mevlâ’yı

Ömrümce onu andım, ism-i hâss-ı Mevlâyı

Hacı Ahmed Dayhanım, bendegân-ı Şeyh-i Sâmi

Mekke’de davet aldım, lutfetti Muallâyı

Şimdi bize ne düşüyor diye düşünüyorum. Cennet-i Muall’a’yı istemek, bir.

Ahmed Dayhan Efendi’ye Fatiha ve üç ihlas; iki.

Ahmed Dayhan Efendi’den şefaat istemek, üç.