Bu köyde son 45 yıldır ölen olmamış. Yüz yaşının üzerinde, hatta yüz yirmi yaşında ihtiyarlar var. Bulutların ve sislerin inip okşadığı, her anı farklı bir renk cümbüşüne sahne olan, göz alabildiğince uzayıp giden yemyeşil tarlalarıyla, kıvrılarak inip çıkan yollarıyla, gökyüzüne en yakın yerde duran ve “Hêzê köy” dedirten bir yer…
Sabah gün doğarken ortalığı kaplayan tavuk, horoz, kedi, köpek, kuş sesleri doğal bir senfoni sunuyor. Yağmurun ve su damlalarının ses yankıları bile başka burada. Havasından mıdır? Suyundan mıdır? bilinmez, insanlar çok uzun yaşıyorlar. Köy kahvehanesini işleten Sare kız ve karakolda görevli bir iki asker dışında gözümüze genç veya çocuk takılmıyor.
Aslında daha önce şehirde yaşayan Sare, annesinin ölümünden sonra felç olan yaşlı babasını koruma altına almak, hastalıktan ve ölümden uzak tutmak için alıp bu köye getirmiş. Beklediği gibi de olmuş. Babası burada iyileşmiş.
Köyün ölümsüzlüğüne inanmaya başlayan Sare, asker Ali'den annesi öldüğü için yalnız kalan, yaşlı ve ağır hasta olan babasını bu köye getirmesini ister. Ali bu teklifi kabul edip astım hastası olan, solunum cihazı olmadan nefes alıp veremeyen babasını köye getirir. Zaman içinde Ali'nin babası da iyileşir. Solunum cihazına dahi gerek duymayacak hale gelir.
Fakat köydeki yaşlıların üzerine lanet gibi çöken bir dertleri vardır; ölememek. Birçok insanın hayatta en çok istediği şeylerden biri olan “uzun yaşamak” onlar için azaba dönüşmüştür. Bu yaşlılardan bir grup, kimseleri olmadığı için döküntü bir evde birlikte yaşıyorlar, defalarca birlikte ölme denemeleri yapıyorlar ama bir türlü olmuyor. Suya atlamak, uçurumdan atlamak, mutfak tüpünü açık bırakmak gibi denemeler sonuçsuz kalıyor. Her seferinde koruyucu bir melek gibi asker yetişiyor.
Her şey gençliğinde infaz memuru olan Aslan Ağa'nın 45 yıl önce bu köye gelmesi ile başlamıştır. İdam sehpasında aldığı canların âhı tutmuştur belki de ve artık onun cezası ölememektir.
Eğer gerçekten dünyada böyle bir köy olsaydı, bu günlerde ölümün kol gezdiği kıtalarda yaşayan ve ölüm korkusunu iliklerine kadar hisseden uzun yaşama meraklısı zenginlerin akın edeceği ve sonuçta dünyanın en büyük metropol köyüne dönüşecek bir yer olurdu. Köydeki toprak damlı kerpiç evler villa veya plaza fiyatına satın alınır, o yemyeşil tarlaların metrekaresine milyon dolarlar ödenirdi. Belki de Köyün asıl sahipleri artık orada barınamaz hale gelir ve ölümlü köylere göç etmek zorunda kalırlardı.
Dünyayı saran salgın nedeniyle yaşlıların “virüs” gibi görülmeye başlandığı, kapitalizmin gözünde artık “tüketici” olmaktan başka bir işe yaramayan, ölmesi için gözüne bakılan ve gün sayılan insanlar haline getirildiği günleri yaşıyoruz.
Bu günlerde kararmış kalplere ve ölmüş vicdanlara ilaç gibi gelecek bir film yayınlandı TRT2'de: “Ölümsüzler Köyü”. Orijinal adı “Old Men Never Die” olan muhteşem film adeta; “Ne gülüyorsunuz? Anlattığım sizin hikâyeniz” diyen bir kara mizah. Yaşam ve Ölüm gibi ağır konuların hayatın doğal akışı içinde, naif, abartısız, mizah ile harmanlanarak anlatıldığı etkileyici bir film “Ölümsüzler Köyü”.
Modernizmin ve kapitalizmin hoyrat ellerinin henüz ulaşamadığı köyün güzelliği ve doğallığı, oynayan oyuncuların -biri hariç- tamamının amatör olması filmi daha etkileyici kılmış. Doğal sahneler bizi içine çekiveriyor. Kendimizi köyümüze gitmiş gibi hissediyoruz. Yaşlı oyuncular amcalarımız ve dedelerimiz kadar tanıdık geliyor bize.
Her bir sahnesi adeta usta bir ressamın tablosu üzerinde oynanmış gibi. Filmin Azeri asıllı İranlı yönetmeni Rıza Cemali’nin resim ve fotoğraf konusunda usta bir sanatçı olmasının etkileri filmde açık bir biçimde görülüyor. Cemali'nin ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen Tokyo Film Festivali'nde ödül almış. Bu başarının öncesinde Cemali tarafından çekilen on beş kısa filmin payı büyük olsa gerek.
Sinema eleştirmenleri Alin Taşçıyan ve Mehmet Açar'ın “Film Önü” ve “Film Arkası” bölümünde yaptıkları yorumlar ve değerlendirmeler sinemaseverler için ders niteliğinde. Bu nitelikli programlar için TRT2 büyük bir takdiri hak ediyor.
“Ölümsüzler Köyü”nü çok rahatlıkla anlayabildiğimiz Azeri lehçesiyle izlemek ayrıca büyük bir keyifti. Bence altyazıya bile gerek yoktu. Azeri asıllı yönetmen Rıza Cemali’ye bu filmi İran sinemasının popülerliğine sığınma gereği duymadan, sanatına güvenip, bir Azeri köyünde (Güney Azerbaycan/İran), Farsça yerine Azeri lehçesi ile çektiği için ayrıca minnettarız.
Filmin her bir sahnesi etkileyici mesajlar veriyor. Bazı bölümlerde gülmek ve ağlamak arasında kararsız kalıyorsunuz. Yaşlıların, köyün şifalı hamamında birlikte boğularak ölmeyi denemeleri işte böyle bir sahneydi.
İnsanız. Doğumumuz bizim isteğimizle olmadığı gibi ölümümüz de bizim dilememizle olmuyor. Dünyaya geldikten sonra hayattan kopmak da kolay olmuyor. Bakıyorsunuz ölmeyi en çok isteyen Cellat Aslan Ağa, her gün evin damına su taşıyor. Sonunda anlıyoruz ki toprak damda envaı çiçekler yetiştirmiş. Bir taraftan hep birlikte evin yıkılan yerlerini tamir etmeye çalışıyorlar. Yüz yaşını aşmış yaşlıların her biri kahveci genç Sare'ye âşık. Hepsi onunla evlenmek için sıraya giriyorlar.
Hayat devam ediyor. Köyde ölen olmasa da yeni doğanlar var. Genç âşıklar asker Ali ile Sare'nin düğünü oluyor. Film boyunca ihtiyarlar üzerinden dikkatlerimizi ölüm üzerine çeken yönetmen, düğün sahnesi ile filmin sonunda hayata vurgu yapıyor. Gençlerin evlendiği köy düğününde yaşlılar ile çocuklar birlikte oynuyor. Düğünde üç dört kuşak bir arada.
“Azrail gelmez” denilen köyde bir bebeğin ölü doğması yaşlıları sevindiriyor, fakat iş ciddiye binince daha fazla hayata bağlanmaya başlıyorlar.
Bahşişini alamamış sinema salonu görevlisi gibi filmin bütün hikâyesini anlatmak yerine, bir virüs salgını sebebiyle yaşlıların gündeme getirildiği, lanet olası görselliğe meze yapılarak bolca rencide edildikleri şu günlerde TRT’den filmi bir kez daha yayınlamasını rica ediyorum.
“Ne gülüyorsunuz? İzleyeceğiniz sizin hikâyeniz.”
Old men Never Die, 2019, Rıza Cemali, Azerice