Az kaldı. Coşkun akan bir ırmak gibi gürül gürül rahmeti ve bereketi ile geliyor Ramazan ayı. Kutlu bir misafir olarak bize her uğradığında yaşımıza bir yıl daha eklenmiş oluyor; sevinçlerimize yeni sevinçler, hüzünlerimize yeni hüzünler, umutlarımıza yeni umutlar, pişmanlıklarımıza yeni pişmanlıklar, unuttuklarımıza karşın yeni hatıralar…

O her gelişinde biz insan olmayı bir daha hatırlıyoruz; mü’min olmayı… Çünkü insanlık yolculuğunda yolda bıraktığımız temel şeylerdendir insan olmak, başka insanların yerinde olmak; Empati yapmak…

İşte Ramazan ayı unuttuklarımızı hatırlatmaya geliyor; vicdanı, erdemi, hayatı, ahireti, hesabı, Allah'ı… O gümrah ırmaklar gibi akıp giderken sadece kabını hazır edenler doldurabiliyor onun rahmetinden ve bereketinden; kafasını, kalbini, kendini hazır edenler…

Ramazan hazır limanlara demirliyor, hazır istasyonlara uğruyor, hazır yuvalara kanat açıyor, hazır kalplere konuyor ve göçüyor. Şimdi öyle bir zamanda geliyor ki, kelimenin tam anlamıyla; tam zamanı. Zaten o hep zamanında gelir de, o geldiğinde kim kalır, kim gider?

Allah'ın rahmeti herkese açıktır. Fakat nimeti ve bereketi hak edenler içindir. Büyük nimetlere kavuşmadan önce hazırlık dönemleri vardır:

Yusuf (a.s) zindanı medrese eyledikten sonra vezirlik verilir.

Musa (a.s) Medyen’i mektep bilince Tur-u Sina’da Rahman seslenir ona. Elindeki sopa asa olur. Katlettiği adama vurduğu yumruk aklanır; yed-i beyza olur. Geceyi aydınlatacak bir avuç kor almaya gittiği yerden hayatını aydınlatacak bir nur ile döner.

Bir grup genç şirkten ve zulümden kaçıp mağaraya sığındıklarında Ashab-ı Kehf olur. Rahman tarafından tüm çağların gençlerine örnek olarak sunulurlar.

“Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.”[1]

Meryem (a.s)  hücresini/odasını mâbet eyleyince bakireyken İsa Mesih (a.s)  verilir.

Rasûlullah (s.a.v)  Hira Mağara’sını dâru’t tefekkür eyleyince ‘oku’ diye başlayan Kitap’ın ilk ayetleri verilir; Hâtemü’l Enbiya olur.

Rasûlullah (s.a.v)  için Hira Mağara’sında geçirdiği günler o kadar kıymetlidir ki; her yıl Ramazan Ayı’nın son on gününü Hira günlerini yâd edercesine evinde ve mescidinde itikâfa çekilir.

Çağın kirlerinden daraldığımız, bunaldığımız, sığınacak yer aradığımız günlerde çekilebileceğimiz bir evimizin olması ne büyük bir nimet! Çekilecek yer bulamadığımızda kendi içimize çekilmek, kendi mağaramıza; Allah'tan başka kimsenin görmediği, bilmediği, duymadığı derunumuza çekilmek…  

İşte Ramazan bir daha hatırlatmaya geliyor; evi olmayanları, yurdu olmayanları, devleti olmayanları; yetimleri, yoksulları, yaşlıları, hastaları; insan olduğumuzu, Müslüman olduğumuzu, vaktimizin az, ömrümüzün sınırlı olduğunu…

Her yıl Ramazan’ın gelişine hazırlıksız yakalanmaktan şikâyet eder dururduk. İşte bu yıl büyük bir fırsatımız var. Bahanemiz kalmadı.

Evlerimizi mekteplere çevirelim. Kur'an müfredatımız olsun. Rasûlullah’ın (s.a.v) Medine'ye gelişini bekler gibi bekleyelim Ramazan ayını. Ensar gibi hepimiz kendi evimize davet edelim, biz onun cömertliğine misafir olalım. Peygamber Efendimiz’den (s.a.v)  ezberlediğimiz sözlerle karşılayalım. Hilal’in doğuşunu ‘Taleal-bedru aleyna/Ay doğdu üzerimize ezgileriyle şenlendirelim ki, gönlümüz şenlensin.

Şiirler okuyalım; aşk, ölüm, emek ve ekmek üzerine… Sanal kahramanlar yerine tarihe terkedilmiş kahramanların hikâyelerini yeniden anlatalım çocuklarımıza; Musab’ın, Muaz’ın, Ebu Zer’in, Sümeyye’nin (r.anhum)… Sayfaları sararmaya başlamış kitapların kapaklarını yeniden açalım. Ruhumuzdan üfleyip gözyaşlarımızla sulayalım. Bilgeliğin nuruyla aydınlansın gözlerimiz ve gönüllerimiz.

Mukabele okumaya şimdiden başlayalım. Evdekiler mukabele halkamız olsun. Eşimiz, çocuklarımız cemaatimiz olsun. Evin imamı olmanın sorumluluklarını hatırlayalım. Madem uzaklara gidemiyoruz, bizi cennete yaklaştıracak kardeş aileler edinelim yakınlarımızdan. Alırken onlar için de alalım. Çorbalarımızın suyunu çoğaltalım kardeşlerimiz için.

‘Kimse yok mu?’ diye soran mahzun gözlere merhametle bakıp, ‘ben varım ya! Allah var.’ diyelim.

Telefon rehberlerimizde bir garip gurebâ grubu olsun ve telefonumuz onlara yirmi dört saat açık olsun ki, Allah'a el açmaya yüzümüz olsun.  Rabbimize yalvarıp yakarırken ‘yüzü suyu hürmetine’ diyebileceğimiz Allah'a yakın bir mazlumun kardeşi olalım.

Çok vererek çoğaltalım. İsteyerek değil, istemeyerek özgürleşelim. ‘Olmasa da olur’ demeyi öğrenelim. Rahmeti için Ramazan'ı bekleyelim ama yapmamız gerekenler için Ramazan'ı beklemeyelim. Mümkünse insanlar ile az, Allah ile çok konuşalım; dualarımız azığımız olsun.

“De ki: “Duanız da olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!”[2]

 

[1] Kehf, 13

[2] Furkan, 77