İnsanlık tarihimiz hüznün tarihidir. İnsan da içinde taşıdığı ve yaşadığı zıtlıklar ile kaimdir. Mayasında çamurluk da var Allah'ın ruhu da. Cenneti de yaşamıştır, cennetten sürgünü de. Yasaklar şeceresinden tadıp lekelenmiş, saf tövbe ile arınmıştır. Evlat sahibi olunca sevinmiş, kardeş katline şahit olunca içi yanmıştır.

Hayatın geneline hâkim olan duygu hüzün ve ızdıraptır. Huzur ve mutluluk istisnaîdir. Bu yüzden çok kıymetlidir.

Dünya uzun bir hüzün yolculuğudur. Saadet ve sekînet bu uzun yoldaki duraklardır. Bizi ayakta tutan, dizlerimize derman olan, ciğerlerimize nefes aldıran hep bir sonraki durağa ulaşma ümididir.

Uzun uğraş ve mücadeleler ile geçen hayatımızda büyük dalgalara ve tufana tutulup korku nöbetleri geçirirken, yerden ve gökten bela yağarken, bir anda kendimizi necat gemisinde buluyoruz. Dalgalara karşı geminin büyüklüğüne değil, tam zamanında gemiyi gönderene güveniyoruz. Çünkü boğulmamızı isteseydi gemiyi göndermezdi. Gemiyi hazır bulmamız geminin yapımında büyük emeklerin olduğu gerçeğini unutturmamalı. Orada insanlığın en uzun hayatı ve gayreti var.

Dalgaların üstünde süzüle süzüle gitmenin keyfini yaşarken sevdiklerimizle aynı gemide olamamanın ve çocuklarımızı dalgalara kaptırmanın acısını yaşıyoruz.

Bir an önce karaya çıkmanın hayalini kurup yalvarıp yakarırken, elinden tutup gemiye aldıklarımızın, aynı gemiyi paylaştığımız yol arkadaşlarımızın, bir içim su için geminin altını deldiklerini görünce kahroluyoruz.

Birazdan batacağımız, boğulacağımız korkusunu yaşarken “Binin ona. Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır…”[1] müjdesiyle sakinleşiyoruz. Boğulma korkusuyla yalvarıp yakaranların, söz verenlerin, karaya çıkar çıkmaz verdikleri sözleri unuttuklarını görünce hayret ediyoruz.

Kâh babamızla, kâh eşimizle, kâh evladımızla imtihan oluyoruz.

Biz sabah erkenden haramlar yurdunu terk ettiğimizde eşlerimizden geride kalanlar oluyor.  

Yiğitlerimiz ve evlatlarımız biçilirken, kadınlar ve anneler gözyaşları döküyorlar. Sürekli zalimin zulmünden kaçıyoruz. Kaçarken, “Yolun sonuna geldik. Kara bitti” dediğimiz anda Allah önümüzdeki denizi yarıyor, üzerinden geçip gidiyoruz da, denizi birlikte geçtiklerimizin arasından yeni Firavunlar çıkıyor. Altınlarımızı, gümüşlerimizi ve madenlerimizi sömürüp yeni ve modern putlar icat ediyorlar.

Kötülük var oldukça iyiler yok olmaz

Kötülük var oldukça iyiler yok olmaz, deyip, Musa'dan sonra İsa’nın gelişini iple çekiyoruz.

Evladımızı kaybettiğimizde hüzün gözyaşları dökmekten gözlerimiz kör olsa da, kokusunu ve haberini alınca gözlerimiz yeniden açılıyor.

Hayat iniş ve çıkışlarla, ölüm ve dirilişlerle devam ediyor. Düşünce üzülüyor, kalkınca şükrediyoruz.

Merhametli baba ocağından / kucağından kuyuya, kuyudan saraya, saraydan zindana, zindandan vezirliğe geçip gidiyoruz.

Biz düştükçe Allah elimizden tutuyor. Biz elimizi açtığımızda o kalbimizden yakalıyor. Allah’ın affının büyüklüğüne sığınıp biz de affettiğimizde, bizi kuyuya atanlar / kuyu kazanlar yeniden kardeşlerimiz oluyor. Olsun. “…Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”[2] dediğimizde, üzerimizdeki ağırlıkları atıyor ve hafifliyoruz.

Affedelim ki affedilmeye yüzümüz olsun, değil mi? Belki bizim yaptıklarımız onlarınkinden az değildir.

Gömleğimiz kana bulansa da, yırtılsa da Allah'tan ümit kesmedikçe gönlümüzün güzelliğinden sinen gömleğimizin kokusu, göz açmaya, gönül açmaya kâfidir.

Bazen yaşadıklarımızdan bunalıp yaşadığımız yeri Yaşatan’dan izinsiz terk etmek için bir yelkenli ile açıldığımızda, denize atılıp da “gerçekten boğuluyorum” dediğimizde, bir yunus balığı yardımımıza yetişiyor. Yunusu gönderen “kaçma, görevlerine geri dön” mesajı veriyor.

Çıktığımız hayat yolculuğunda anlayamadığımız, kavrayamadığımız birçok şey oluyor. Birinin bindiğimiz gemiyi deldiğini, masum bir çocuğu öldürdüğünü görünce öfkeleniyoruz, ama aynı kişinin yıkılmak üzere olan bir duvarı düzelttiğini görünce şaşırıyoruz. Oysa biz sebeb-i hikmeti bilmiyoruz. Bildiklerimizin gördüklerimizden ibaret olduğunu sanıyoruz. Hatta gözüyle göremediklerini inkâr edenlerimiz oluyor.

Dün bir mazluma yardım etmek için yumruğumuzla bir azgını yere serip öldürüyoruz da, bugün o mazlumun aslında zalimin taa kendisi olduğunu anlıyoruz. Öldürülme korkusuyla şehrimizi terk edip yollara düşüyoruz. Yolda hikmet sahibi, bilge insanlarla karşılaşıyoruz. Hizmet ediyoruz, çalışıyoruz, çabalıyoruz, yoruluyoruz, evleniyoruz, aile sahibi oluyoruz.

Çıktığımız yol kaderimiz oluyor. Geri dönerken karanlıkta yolumuzu kaybediyoruz. Uzaktan nâr zannettiğimiz şeyin nur olduğunu anlıyoruz. Allah'ın ayetleri ile yolumuzu buluyoruz. Tuva Vadisi’nden Tur-u Sina’dan geçiyoruz.

Allah bire bin veriyor

Kızımızı Allah için mabede adıyoruz, Allah ona Mesih’i ihsan ediyor. İftiraya uğrasa da ilkelerinden taviz vermiyor. Konuşmanın anlamsız olduğu, sözün kendini anlatmaya yetmediği yerde susarak derdini anlatıyor. Sözün çaresizliğine sukut yetişiyor.

Mabedin efendisi genç kızın iffetine imrenip "Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et..”[3] diye yalvarınca ihtiyar olmasına rağmen Allah ona Yahya’yı nasip ediyor. Fakat dönemin zalimleri başını keserek Yahya’yı mevta ediyorlar.

Biricik olan şeylerimizden (evladımızdan) bile Allah için vazgeçebildiğimizde, Allah bire bin veriyor ve soyumuzu ümmetin imamları yapıyor.

Belki de kadınların en hayırlısı ile evleniyoruz. Çocuklarımız oluyor, ama çocuklarımız bizden önce ölüyorlar. Onları kendi ellerimizle toprağa veriyoruz. Çünkü verecek başka yer yok. Ondan geldik, oraya dönüyoruz. Çocukların ölümüne sevinenler oluyor. “Ebter oldu, soyu kesildi” diyorlar. Ebter oldu diyenlerin kendi soyu kesiliyor. Biz yolumuza devam ediyoruz.

Bütün iyi insanlar gibi doğup büyüdüğümüz şehrimizden kovuluyoruz. Çok geçmeden dönüp gelip kovulduğumuz şehri fethediyoruz. Hakkımız olduğu halde intikam almıyoruz, affediyoruz. Affedilemeyecek olanları ise Azizün Züntikâm olan Allah'a havale ediyoruz.

Hayatımız hüzündür bizim. Az olan mutluluğu çoğaltmak umuduyla yaşıyoruz. Arıyoruz, düşüyoruz, kalkıyoruz…

DİPNOTLAR:

[1] Hud, 41

[2] Yusuf, 92

[3] Âl-i İmran, 38