“Oysa gözün duraklamak zorunda kalıp, görmekten zevk almaya başladığında, o insanın kalbi çalışıyor demektir. Güzelliği görüp, yaşadığı ölçüde insan, ancak insan olma şerefine nail olabilir. İnsan her şeyde güzelliği ararsa, ancak huzura kavuşur. Bir şeyin güzelliğine dalan ruh, o anda kendi aslına döner, kendini bulur. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel görür. İnsan kalbinde ne varsa ancak onu görür...”
(İlhami Atalay)
Hocam öncelikle bizimle böyle bir söyleşi gerçekleştirdiğiniz için şükranlarımızı sunuyoruz. İlk olarak sormak istiyorum resim her anlamda cesaret isteyen, zorlu bir sanat dalı sizin bu sanat dalıyla uğraşmanız ve istidanızın keşfi nasıl oldu?
Henüz daha çocukluk çağımda, ormandaki kulübenin tahtalarına, duvarlara, kayalara çizdiğim resimlerle kabiliyetim ortaya çıktı. Yoldan gelip geçenler çizgilerimi, taştan, çamurdan, ağaç köklerinden ürettiğim objeleri şaşkınlıkla ve ilgiyle izlerler, sonra aileme “ileride büyük bir adam olacağımı” söylerlerdi.
Çevremde hiçbir sanatkârın ve sanat eserinin olmadığı bu orman köyünde henüz çocukken, “Ben ressam olacağım” diyordum. Bence sanatkâr olmaya karar verebilmek çok önemli, çünkü memleketimizde akademiyi bitiren kişi, “Ben ressam olacağım” diyemiyor.
Ortaokul ve lise sıralarında köydeki evimizin her köşesinde bir tablo asılı olduğu halde, bir sanat galerisinden farkı yoktu. Ancak zamanla dosyalar dolusu suluboya, karakalem ve kömürle yaptığım çalışmalarım ve evimizde asılan tablolarım yağmalandı. Her memlekete gittiğimde, tablolarımın eksildiğini görünce “tablolarıma ne oldu?” diye sorduğumda; “akademide okuyorsun, hala onlara mı tenezzül ediyorsun?” dediklerinden utancımdan bir ses çıkaramıyor cesaret edip karalamalardan bir tanesini bile kurtaramıyordum. Dosyalardaki çalışmalarımı talebeler kendi çalışmalarıymış gibi okullarına götürmüşlerdi.
Köyde ve okulda herkes portresini yaptırmak için fırsat kolluyordu. Annemden “acaba bizim resmimizi yapar mı?” şeklinde ricada bulunuyorlar, sekiz dokuz kişilik aile toplu olarak bir hafta poz vererek resimlerini yaptırıyorlardı. Seneler sonra “resmi ne yaptınız” diye sorduğumda; çerçeve parası veremediklerinden yatağın altına koyup paramparça ettiklerini öğreniyordum. Hele ki, kestanelerin dikenlerine varıncaya kadar titizlikle çalıştığım bir yağlıboya tablomu hediye olarak alan kişi çerçeve parasına kıyamadığı için her tarafından kesip küçülterek astığını gördüğümde ne kadar üzülmüştüm. Ancak bir şey diyememiştim. Sanatın değeri olmayan bir memlekette başka ne beklenebilirdi. Bu asla değişmeyecekti.
Sonuçta kaderim olan akademiyi kazanmıştım. Geride kalıp, yok olanları unutmak, çok çalışıp güçlü eserler vermeliydim…
Hocam, sanatın gerçek maksadı nedir ve sanat hayatın içinde nasıl anlam bulur?
Âlemlerin ve insanın yaratılışındaki asıl maksat Allah’ı (c.c.) tanımak, bilmektir. Sanat, en büyük gerçek sanatkârı tanımakla başlar. İnsanlara kitap ve peygamber gönderilmemiş olsaydı bile, bize verdiği akılla onun varlığını ve birliğini anlayabilirdik. Bizi bu üstün sıfatlarla donattıktan sonra, artık cümle âlem sanat, her mahlûkat ayet olmalıdır bize...
Ve bize “Oku!” diye emretmiştir. Okuma yazma bilsen de, bilmesen de kâinatı her yönüyle oku! Anla! İdrak et! Yaratanını tanı! Kendini oku, rabbini bil demektir.
Okumak: “Araştır, ilim yap, öğren, çöz!” demektir. “Yaratan Rabbinin ismi ile oku!” derken, yaratılmışlara (insan, hayvan, bitki vs.) bakarken, yoktan yaratılışını düşünüyorsak ‘Halîk’, şeklinin güzelliğine hayran oluyorsak ‘Musavvir’, uyumlu ve ahenk içinde yaratılışını tefekkür ediyorsak ‘Bari’ gibi isimlerini anarak gözlemleyelim demektir…
Allah’ın (c.c.) yazılı ayetlerini okumak için Elif-Ba’yı öğrenmek gerekir. Ancak Allahu Teâlâ’nın resimli (görsel) ayetlerini okumak için alfabe yoktur… Görüntülü ayetleri okuyabilmek için sanatın ve güzelliğin alfabesi olan “estetik” alfabeye ihtiyacımız vardır. Güzelliğin alfabesini kullanabilmek için göz gerekir. Önce insanın boş ve manasız bakmak yerine “estetik görmeyi” öğrenmesi lazımdır.
Sanat hayatta nasıl anlam bulur sorunuza gelince… Hayatla sanat zaten iç içe. Kâinatın özüne bakıyorsunuz aşkla ve sanatla yaratılmış. Kâinatta uyum var, denge var kompozisyon var, oran var, hesap var. Bunlar sanatta var. Demek ki sanat hep vardı ve biz sanatı sonradan keşfettik. Hayatımızda inişli çıkışlı ritimler, anlar var sanatta da olduğu gibi. Ancak insanlarımız bunu fark edecek hâlde değil. İnsanlar bakmaktan görmekten âciz. Hâlbuki sanat yapabilmek ve en başta insan olabilmek için hissedebilmek gerekiyor. Resmi besleyecek, sanatı besleyecek şey de histir. Ben mesela sanatsal hassasiyetimi devam ettirebilmek için tabiatla iç içe oluyorum bütünleniyorum. Fidan dikiyorum, suluyorum, okşayıp seviyorum, buduyorum, aşılıyorum. Hayvanlarla, böceklerle ilgileniyorum. Tabiatın müziğini dinleyerek, sanatsal hassasiyetimi artırmaya çalışıyorum. Hafta sonları da İstanbul Tasarım Merkezi’ne ders vermeye gidiyorum. Talebelerimin de yüksek düzeyde hassas ve duyarlı olmalarını istiyorum.
Hocam, sanatsal duyuş ve seziş, dünyaya, eşyaya, tüm yaratılmışlara bakışımızda düğümlü diyebilir miyiz?
Rabbimiz, akıl ve gönül sahipleri için, bu güzelliklerde birçok sırların ve hikmetlerin gizlendiğini haber vermiştir. Onlardan ilham almamız için kalp vermiştir. Kalp gözünü açanlara ilham vermiştir. Kalp gözleri açık kimseleri bir gülün rengi baştan çıkarabilir, deliye divaneye döndürebilir. Kör olana gül bahçesinde gezinmeye ne gerek vardır?
Cenab-ı Hak, Kuran-ı Kerim'de: "Devenin nasıl yaratıldığını, göğün nasıl yükseltildiğini, dağların nasıl dizildiğini, yerlerin nasıl döşendiğini, görmez misiniz?” diye buyurmaktadır. Burada insan olarak, iman eden herkesin, sanattan anlaması gerektiğine dair apaçık işaret vardır.
Allah (c.c.) bu tablonun karşısındakilere adeta, "Ey sanattan güzellikten, incelikten, kudretten anlayan kulum, boş bakma, gör! Kör gezme! Düşün, ibret al! " dercesine bir hitapta bulunuyor! İnanan insanın, dindar geçinenin, Kuran-ı Kerim okuyanın, birçok ayetlerin sanattan, incelikten, kudretten ve birçok delillerden ibretler almamız gerektiğine dair işaretler olduğunu, ayrıca inanan insanın sanattan anlamamasının ham ham sofuluk olacağını anlaması gerekmektedir... Sonsuzluk ve hiçlik âleminde var olmak için, keşke hepimiz ölmeden evvel ölebilsek, ölümü hak edebilecek kadar iyi ve hazırlıklı olabilseydik...
“İnsanların gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler.” Kendilerini duymaya, düşünmeye zorlayan hiçbir sebepleri yoktur sanki. Güzellikler karşısında duygusuzca gelip geçenler, anlamak istemezken, ancak bedeni ve şehevi hazlar (yemek, içmek, üremek) gibi hayvani yönlerine aşırı hassasiyet ve özen gösterirler.
Oysa gözün duraklamak zorunda kalıp, görmekten zevk almaya başladığında, o insanın kalbi çalışıyor demektir. Güzelliği görüp, yaşadığı ölçüde insan, ancak insan olma şerefine nail olabilir. İnsan her şeyde güzelliği ararsa, ancak huzura kavuşur. Bir şeyin güzelliğine dalan ruh, o anda kendi aslına döner, kendini bulur. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel görür. İnsan kalbinde ne varsa ancak onu görür... Âşık olan her nereye bakarsa ‘O’nu görür…
Hocam bir önceki sorunun devamı olarak sormak isterim, sanattan en iyi anlayanlar kimlerdir?
İnsanlık, görme ve hayranlık yeteneğini kaybetmiş değildir. Belki dünya meşakkati yüzünden, savaşlardan, sömürülmekten, açlık ve geçim sıkıntısından, insanlığından, dininden, ibadetlerinden uzaklaşmış haldeyken, nasıl sanat düşünülecek? Sanata karşı ilgisizlik; güzellikten yoksun, sıkıcı bir hayata karşı tepkidir. İnsanlarımız, güzelliklerin farkına varabilecek huzuru sükûneti bulamamaktadır.
İnsanları savaş, sefalet ve kargaşa ortamında yaşamaya zorluyorlar. Eziyet, işkence ve meşakkatlere öyle alıştırıyorlar ki, sanat normal bir faaliyet şekli olmaktan çıkıp, lüzumsuz bir lüks haline geliyor. Çünkü insan hayatının bir anlamı kalmıyor…
İnsan hayatının anlamının olmadığı yerde, sanatın anlamı olmaz. Çünkü sanat insanının anlamıdır. İnsansız sanat anlamsızdır.
Sanattan anlamak; herkesin eğitim, anlayış kavrayış derecesine göre değişir. İnsanların tümünün sanattan aynı derecede anlamaları gerektiğini söyleyemeyiz.
Öyleyse sanattan en iyi anlayanlar, kimler olmalı? Herhalde sanattan en iyi anlayanlar; “Gönül Ehli” kimseler olmalıdır. Allah’a (c.c.) yakın, Allah’ın (c.c.) dostları (Veliler) ve ‘İnsan-ı Kamil’ kişiler olmalıdır. Neden sanat eğitimi görmüş, sanata yıllarını vermiş, sanat profesörleri, akademi hocaları ve tanınmış sanatçılar değil de özellikle ‘Arif’lerdir? Çünkü onlar her an sanatı takip etmekte, her an müşahede ve tefekkürle ilâhi kudreti gözlemlemektedirler.
İşte ben o kişinin gözünden, bakışından, süzüşünden, sanatımdan utanırım. Kendini sanatçı sanan inkârcılardan yalancılardan değil. Çünkü sanatkâr olabilmenin yolu, En büyük sanatkârı tanımaktan geçer…
İmanı kuvvetli olanlar, Allah’ı (c.c.) yakînen hissedenler. Ve onun kudretini ve sanatını apaçık idrak ederler. Allah’a (c.c.) en yakın olanlar, sanatı en iyi anlayanlardır…
Bir müminin gerile gerile “Ben sanattan anlamam” deme şansı hiç yoktur...
Hocam bize has olan düşüncenin bize özgü sanatsal estetiği hakkında neler söylemek istersiniz?
İlk fetihler sanatla başlar, gönüller feth olunduklarında kalelerin kapıları içeriden açılır. Her millet inancının anlatımını sanatta bulmak zorundadır. Dolayısıyla her sanatkâr kendi inancının ürününü ve estetiğini ortaya koymak durumundadır. Bize has olan düşüncenin bize özgü estetiğini ortaya koymak, sanat ve geleneğimizin ilk temel taşını koymak demektir. Sanat bu temel felsefe üzerinde gelişir, dallanır ve çiçeklenir. Ekolleşerek stil, tarz ve yeni estetiğe dönüşür. Sanatta kendi geleneğini ortaya koyamayan bir millet, kültürel savaşta silahsız kalacak, kolayca sömürülebilecek biçimde şartlandırılacaktır. Kültürel olarak teslim olan ekonomik olarak da teslim olur. Sanatta kendi geleneklerini oluşturamayan milletler, kendilerine has bir beyne veya göze sahip olamazlar. Kendini tanımayan başkasını tanır...
“Estetik aşkın bir biçimidir” diyorsunuz hocam bu konuyu biraz açabilir misiniz?
Estetiğimiz, kişisel imkânlarımızı ve tüm varlığımızı, topyekûn gayretlerimizin gayesi olan İslam milletinin yüceltilmesine adadığımızda, ancak etken bir kavram olacaktır. Böylece yalnızca bir bilgi yöntemi veya gerçeklerden kopuk bir zekâ oyunu olmaktan çıkar. Estetiğimiz hayatın zorlukları karşısında, bir mücadele veya bir savunma biçimi, kötülüğe karşı bir silahtır. Estetiğimiz yüce insanlık değerlerine ve kesin hedeflere yönelerek, sanatkârlarımıza gerçeği anlayacak kadar akıllı olmayı, gerçeği sanatlaştıracak kadar cesaret sahibi olmayı ve hakikati insanlar arasında yayma becerisini gösterebilmeyi belirler... Tüm yönleriyle kendisini ve milletini eserlerinde yansıtabilme becerisini gösterebilen ‘usta’ kişi, insanlara mesajını iletebilecek niteliğe ulaşmıştır. Estetiğimiz; hakikatin ellerinde etkili olacağı kimseleri seçerek, gerçeği bir silah olarak kullanabilir bir duruma getirme sanatına sahip olmayı hedefler... Bizim estetiğimiz, insan hayatının değerini, insan şerefinin yüceliğini, cemiyeti ileriye götüren değerleri ve hürriyetin önemini koruma direncini, kitlesel güce dönüştürmektir... Kalplerimize ve arzularımıza biçim verecek olan estetiğimiz, bizimle birlikte ahenkli bir gayret içinde olan milletimizin sahip olduğu en yüce, en soylu yaşama gücüdür. Çünkü estetik aşkın bir biçimidir...
Hocam hemen şunu da sormak isterim: “Aklî ve ahlakî, ilâhi nizam estetiği” olarak ifade etmeye çalıştığınız nedir acaba?
Sanatın, insanın aklını, yüreğini, fikrini, düşüncesini etkileme ve ikna edici gücü vardır. Bu yüzden sanat, ideal bir şekilde, akli faaliyet yoluyla belirlenen estetik bir harekettir. “Akli ve ahlaki estetik” ise, hakikat, güzellik ve aşk, kâinatın özünde bulunan “İlahi Nizam” esasına ve prensiplerine göre şekillenmiş en uygun düşünce biçimidir. İslam'ın sanat anlayışı, basit, dar görüşlü düşünce okulu olmayıp, bundan daha farklı, daha önemli ve daha üstün niteliklere sahip evrensel bir inanış tarzı olduğundan, insanlığa ışık tutacaktır...
Hem teorik, hem pratik olarak, sanatın inceliklerini, metotlarını, kavramlarını öğrenip ilmini yapmış, tahayyül gücüne, görüş kuvvetine ve tatbikata geçebilme vasıflarına sahip ‘Büyük Usta’nın düşüncelerini ve dikkatini, meselelerimiz üzerine yoğunlaştırmasıyla İslam’ın vakarına uygun sanat ve estetiğimiz doğacaktır.
Sanat güzelliğin, ilim gerçeğin, ahlak mükemmeliyetin ve kemâlatın sözlü ifadeleridir.
Doğru düşünce, doğru hareket ve doğru icraatlarla, sanatın ustalıklı, şaşırtıcı, maharetli yönleri birleştiğinde, bilginin hisler ötesi bir mükemmelliğe dönüşmesiyle kendiliğinden bir estetik doğacaktır...
Sohbetlerimizde “Aşksız duygusuz gönülden sanat doğmaz” diyorsunuz hocam; özellikle genç kuşak için, sanatla uğraşanlar için önemli olduğunu düşünüyorum. Mezkur ifadenizi açabilir misiniz?
Sanat Hak Teâlâ’dan gelen bir enerjidir. Sanatkâr, aşk, heyecan ve enerji yüklü bir insan olup, bu heyecan ve enerjisini insanlara yayabilendir. İnsan ancak hissedebiliyorsa insandır. Ve ancak hissedebiliyorsa sanat yapabilir. Eğer hissedemiyorsanız, belli bir duygu yoğunluğuna ulaşamıyorsanız, sanat yapamazsınız…
Aşksız, duygusuz gönülden, sanat doğmaz. Taşlaşmış gönülden, pınarlar akmaz... Hissedemeyen insan, taş kesilmiştir. Hepimizin duygularını yitirdiği, odunlaştığımız anlar oluyor elbette, Hatta bazen insan, ölü gibidir belki. Ancak bir insanın duygularını yitirdiğinin farkında olması, henüz hislerinin ölmediğinin delilidir. Ancak sokaklar, hislerinin öldüğünün farkında olmayan kütükleşmiş insanlarla dolup taşıyor.
Ne yazık ki insanlar dünya meşakkatine, öylesine kapılmışlardır ki sıkıntılar içinde ne birbirleriyle ilgilenecek, selam verecek halleri, ne de birbirlerinin gözlerinin rengini görmeye zamanları var... Günlük hayatın akışında birbirlerini izleyen benzerlikler, aynı şeyleri tekrarlamak, bu monotonluk farkında olmadan duygusal tepkileri doğurmaktadır. Hissedebilme ve duyarlılık bakımından körleşmekteyiz. Çevreye alışmış donuklaşmış gözler, bir sanat eseriyle karşı karşıya geldiğinde, yeniden canlanır, keskinleşir parlarlar. Etkileşimle insan vücudu yeniden canlanır, hisleri yeniden yoğunluk kazanır. Bir sanat eserinde, duygular daha derin ve zengin biçimde açığa çıkar. Duyulara yönelik uyarılar ve hazlardan oluşan sanat, insan ruhunun içinde yaşadığı âlemi aydınlatan bir ışıktır. Duyuları ürperten ilginçliği ile bir sanat eseri, düzen ve ahenk içinde, bu dünyanın nasıl farklı olabileceğini gösterir... Ruhu canlandıran hisleri harekete geçiren, bir ifade aracı olarak sanat; güzelliğin değerini ve ölçüsünü belirler...
Bir sanat eseri; hem apaçık hem de gizemli bir biçimde hayal gücümüzü derinden etkiler... Bir milletin en çok bunaldığı dönemlerde, bazen sanatla uyarıcı hamleler olabilir. Milletin içerden çürüme, çöküş ve geri kalmışlığının içinden, sanatkârların cesur çıkışları olmalıdır... İnsan ruhunun derinliklerine inen çizgileri derinden hisseden sanatkârlar, bu güzelliklere işaret edip, insanlara anlatmak, hatırlatmak ve onları güzellikler karşısındaki derin uykularından uyandırmakla yükümlüdürler.
Sanat, ruhların büyüsüdür. İnsanlar düşüncelerini ve duygularını anlatan sanatkârla kendi duygularını birleştirirler, Sanatkârlar, çekilmez dünyanın kahırlarından, duygusuzlaşmış, ruhsuzlaşmış insanları uyarmaya uyandırmaya ve onlara insani güzellikleri kazandırmaya çalışırlar. Böylece sanat, insanı anlama, yorumlama, etkileme, ileriye ve güzele doğru yön verme gayretidir.
Hocam sanatla iştigal etmek isteyen gençlere istidat ve sanatsal hissediş duyuş noktasında neler söylemek istersiniz bu konuda da çok anlamlı ifadelerinizden istifade etsek…
Sanatkârın kendine has hassasiyetlerinden dolayı, çevresindeki her şey, iklim, insanlar ve olaylar onu diğer insanlardan farklı olarak, etkilenmesine sebep olur. İnsanların hiç ilgisini çekmeyen renkler ve tabiat olayları, sanatkârın duyuşları ve farklı hissedişleri sonucu renkler, şekiller ve olaylar onda ayrı bir canlılık ve heyecan yaratır. Bir tomurcuk bile onu saatlerce düşündürürken veya herhangi bir karakter belleğinde derin izler bırakırken, bir başkasını hiç ilgilendirmiyor olabilir...
Sanatkâr, bütün bu güzellikleri şiddetle derinden hisseden kişidir. Olaylardan daha dehşetle irkilir ve etkilenir. Diğer insanlardan farklılığı, güzellikler karşısında daha duygulu daha hassas oluşundandır. Yaradılışındaki bu duyarlılık sonucu, çevre, tabiat, iklim ve olaylar, zamanla ruhuna işliyor ve kişiliğini belirliyor. Ancak onun bu hislerini ve hallerini deliliğine yorumluyorlar. Sürekli para sayıp, yığmaktan zevk alan birileri için, böylesine duygusallık herhalde çok yersiz bir şey olmalıdır...
Duygusal ve hassas insan olarak yaratılmış sanatkârın, doğuştan kendine özgü duyuş, düşünüş ve keşfetme tarzı vardır. Bu tarz eksikliğinde sanatkâr olunmaz. Allah’ın (c.c.) verdiği bu gücün yerini hiçbir çalışma veya sabır tutamaz. Kabiliyet, ilâhi ve genetik (ırsi) bir yetenektir. Sonradan eğitimle elde edilmez. Kedi, fare yakalamasını sonradan öğrenmiyor. Ördek yumurtadan çıkar çıkmaz yüzmeye başlıyor. Ancak kişide var olan kabiliyet, bir ustanın elinde geliştirilebilir.
Sanat için kabiliyet ve aşk gereklidir. Sanat maddi zenginliğin değil, ancak ruhsal zenginliğin bir sonucudur. Genç sanatkâr her şeyden evvel, büyük bir aşka muhtaçtır. Ruhun kimyasını değiştirecek kutsal bir aşka… Aşksız hiçbir eser doğmamıştır… Büyük ustalar, büyük âşıklardır…
Hocam son bir soru olarak “sanatkâr sorumludur” diyorsunuz bu gerçekten önemli bir konu, bu bağlamda bize söylemek istedikleriniz nelerdir?
Sanat üstün bir duyarlılık gerektiren bir iştir. İnsanın duyma, anlama kabiliyetlerinin olağanüstü bir keskinlik kazanması suretiyle meydana gelir. Sanatkâr, Yüce Yaratıcının elinde bu kâinat tablosunu tamamlayan, süsleyen bir fırçadır. Bir eserin vücuda gelmesi, sanatkârın kendinden değil, ancak cüz'i iradesini kullandığı yönde, Allah’ın (c.c.) yaratması ve izni ile mümkündür. Sanatkâr, kendisine verilmiş olan bu kabiliyet nimetini iyiye veya kötüye kullanabilme yetkisine "irade-i cüziyye" ye sahip olmasından dolayı sorumlu bir varlıktır. Bu konuda sanatçının Allah’ın (c.c.) indinde diğer insanlardan bir ayrıcalığı veya dokunulmazlığı yoktur. Sanatkârlara ayrı bir imtiyaz tanınmamıştır
Sanatçıların ilahlaştırılması ve sanatta her şey mubah olarak algılanması zihniyeti, batılı anlayışın düşünme ve yaşama biçimini ifade eder. "Sanatta günah yoktur.", “Sanat için soyunmak sevaptır” sözleri, hep bu zihniyetin ürünleridir. İnsan nasıl yalan söylediğinde sorumlu ise sanatçı da ifade ettiklerinden sorumludur. Söz söylemek nasıl bir anlatım biçimi ise resim de bir anlatım biçimidir. Sadece malzemeler farklıdır o kadar. Bu yüzden insani sorumluluklar da bir değişiklik yapılarak sanatkârlara bir imtiyaz tanınmaz. Her hâlükârda sanatkâra düşen şey bunca nimetlerin, ilham ve kabiliyetlerin Allah’tan (c.c.) olduğunu bilmesi ve onun rızası doğrultusunda kullanmasıdır. Sanatkârın, diğer insanların ulaşamadığı olağanüstü duyarlılıkların ancak Yüce Yaratıcının kudretinin sanatçının şahsında tecellisiyle (zahir olması) mümkündür ki, bu sanatçının putlaştırılmaması, tırnak içinde; “yaratıcı” olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koyar.
Güzelliğin ve iyiliğin aydınlığında yürüyerek sanata ulaşmak, ilginç ve başarılı eserler verebilmek ve özgün bir tarz geliştirebilmek kaygısıyla içine düştüğümüz ıstıraplar, elbet bizi günün birinde, bir noktaya ulaştıracaktır. Bazı sanatçılarımızın işlerinde samimi bir yön bulunabilir, ancak her çalışmasının sanatsal ve yenilik dolu olduğu söylenemez. Yalnızca resim yapmak, sanatın oluşmasına yeterli olmayabilir. Sanatkâr sanatını icra ederken evvela kendine karşı samimi olmalı. Kendini kandırmamalıdır. Ayrıca sanatçılar kötü duyguların hâkimiyetinden, yalancılıktan ve ikiyüzlülükten arınmalıdırlar. İnsanlığa saygılı ve doğruyu savunan samimi işler, ancak sanat eseri olmaya hak kazanabilirler. Gerçek sanatkâr, şuurlu olarak ortaya koyduğu eserini evvela kendisi eleştirmek ve yorumlamak zorundadır. O zaman yaptığı işin ağırlığı, bir dağ gibi üzerine çöktüğünü hisseden sanatkâr, belki de olağanüstü bir çaba ile ilginç ve değişik bir eseri ortaya koyabilmenin sancısını çekecektir... Çaresiz sanatkâr, tüm adaletsizliklere göğüs gererek, kendisine yüklenen yükün ağırlığına tahammül edecek ve bu ağır yükü sonuna kadar taşımaya razı olacaktır. İşi ciddiye alarak, bazen bir ritim tutturmak için zorlanacak, renkler ve çizgiler arasında savaş verecektir. Uzun yalnızlıklar, iç hesaplaşmalar, fırtınalar ve sıkıntılarla olgunlaşan düşüncelerle boğuşacaktır.
Herhalde, bin bir türlü zahmetlerle, daha önce görülmemiş, duyulmamış yeni buluşlar, fikirler ve çok farklı bakış açısıyla ulaşılacak bir sanat eserinin cemiyetin duygularına seslenmesi küçümsenecek bir iş değildir...
Muhayyel Dergi 22. Sayı Şubat 2020.