Yazmak, ehli için vazgeçilmez bir uğraş. Hayata tutunmak, iyi olanda sebat etmek için dört elle kaleme kâğıda sarılan kimselere hayranlık duymamak elde değil. Hele hele bu insanlar bir vesile yakın çevrenizde kanlı canlı sizin hayatınıza da dokunan insanlar ise daha bir dikkat kesiliyorsunuz onların yazı ile kurdukları bağa.
Yazarları gündelik hayatın içinde tanımak bir hayal kırıklığına sebep gösterilse de birkaç senedir tanışma imkânına eriştiğim Hasibe Çerko Hanımefendi için bunun tam tersi geçerli. Us Lekesi, Diana’nın Kanlı Kavakları ve Leyla isimli öykü kitapları sonrasında tanıştığım ve her anlamda kendisinden istifade ettiğim bir isim kendisi. Naif ve hakikatli şahsiyetinin sadece satırlarında değil insani ilişkilerinde de kendini gösterdiğini hemen söylemeliyim size.
Türk ve dünya edebiyatı ile kendine has bir ünsiyet geliştirmiş, metinlerini derinlikli bir duyuş, felsefi bir öz ile mayalamış ve buna münasip bir surette kelimeleri imge kanatlarına bindiren, mahir bir dil işçisi Hasibe Çerko. Leyla’dan sonra nihayet Hece Yayınlarından çıkan Kristal Kentler isimli kitabıyla okuyucusuna bir merhaba daha sundu.
Kristal Kentler’de yer alan yazıların iki kapak arasında toplanmadan evvel yazarını nasıl bir tatlı telaşa sevk ettiğine şahit olmak önemliydi benim için kuşkusuz. Kitabın ismi ve kapakta yer alan Vincent Von Gogh’a ait "Etrafı Çevrili Tarla ve Doğan Güneş" (Enclosed Field with Rising Sun,1889) isimli tablosu ve yazılar hakkında güzel sohbetlerimiz olmuştu kendisiyle. Kristal Kentler doğumunu heyecanla beklediğim bir çocuk gibiydi yani benim için.
Sesin, ışığın, kokunun hafızası canlanıyor
Kristal Kentler’in ilk cümleleriyle zihniniz alışılmış bir dil dizgesinin ötesinde yeni keşiflere başlıyor. Kelimelerin yeni bir ses ve imge yüklenerek karşınıza çıktığını hissediyorsunuz. Kelimeler daha çok çocuk dimağında karşılık bulmak istiyormuş gibi; sanki onları ilk defa görüyormuşsunuz gibi davranmanızı bekliyor sizden. Bunu göze alırsanız yazarın kurmaca evrenine girmeye hak kazanıyor ve akışa ayak uyduruyorsunuz. Sesin, ışığın, kokunun hafızası canlanıyor kelimelerin yardımıyla zihninizde. Hasibe Çerko’nun dil ve üslup bakımından önceki kitaplarında açtığı damar Kristal Kentler’de mecrasını iyice bulmuş gözüküyor.
Somut gerçekliği insanî olana doğru manipüle etmek diye tarif edebiliriz imgelemeyi. Taşın, suyun, yerin ve göğün yüze vuran soğuk gerçekliğin özünü ancak imgeleyerek sezdirebilirsiniz. Kristal Kentler’de her bir nesne, tabiata ait unsurlar zaman ve mekân vadisinde yerini bulmanın huzuru içinde canlanıyor sanki.
Hasibe Çerko, ancak bütünü görünce anlam kazanacak bir ahengi örüyor anlatılarında. Başkaca çağrışımlara sevk ediyor bu örüntü okuyucuyu ancak metni çevreleyen görünmez bir çerçeve de var. O da yazarın öze çağıran sesi diye düşünüyorum. Daraltmadan, bunaltmadan sizi bir anlama zorlamadan yapıyor bunu yazar.
Tabiatın alışılmış düzenini muhayyel bir evrende ters düz ediyor zaman zaman Hasibe Çerko. Düşsel olanın eşyaya yansıtılması diye tarif edebileceğim bir şehir okuması yapıyor. Yazarın görmekle kalmayıp içine çektiği kentleri kendi varoluş sancılarının prizmasından geçirdiğini söyleyebiliriz ki “kentler” bugünde ya da yarında değil yazarın tamamen muhasarasına alınmış düşsel bir coğrafyada yer alıyor.
Kristal Kentler hakkında konuşmak biraz da Kristal Kentler gibi konuşmayı gerektiriyor işte böyle ancak benim gücüm de bu kadarına yetiyor sevgili okur. Kristal Kentler’in son sayfasını kapatınca aklıma düşen ve bu yazıya sebep olan cümle ile bitireyim o zaman, “Kristal Kentler: Zaman ve mekânın vadisinde taze, derin bir nefes arayışı, senfonik bir anlatı.”