1441 Ramazan’ına erişmenin şükrü ile başlayalım söze. Malum salgın ile sınandığımız meşakkatli zamanlar içindeyiz. “Ömrün bereketi, meşakkatli zamanlara saklanmıştır.” deyip sabır tesbihini çektiğimiz şu uzayan günlerde kolaylıkla ve zorlukla bizi imtihan eden Cenab-ı Hak, bizi mübarek Ramazan’a eriştirdi. Şükür. Canı ile imtihan olan insanlığa umuyoruz ki Ramazan felahın geniş bir kapısı olsun.

Ramazan aylardan bir ay olmanın ötesinde bizi her şeyimizle kuşatan ulvî bir iklim, mevsimdir. Ramazan kelime olarak “çok sıcak gün, güneş kumları” anlamına gelir. Günahları yakıp giderir de onun için mi, yoksa sıcak yaz günlerinde oruç tutanların içleri kavrulup tutuştuğu için mi bu kutsal aya ramazan denmiş bilmiyoruz ancak bizi nihayetinde bir ruh ferahlığa eriştirdiği muhakkak.

Ramazan,  ömrü vefa ederse mümin kimselerin bir yıl içinde her mevsimini, her gününü müşerref kılan bir güzellik.  Her gelişinde farklı bir bereket getiriyor hayatımıza. Hz. Mevlânâ “Oruç, oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştiremez. Nefis ile savaşa girişen mücahidin, gönül maksadına ulaşma yolunda oruç, yüz binlerce yardımcı canın yaşayışından daha da iyidir. Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk’a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir. Cihad ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allah’ın kulu kendinden uzaklaştırmasından daha iyidir.” diyor. (Mesnevi, cilt: VI)

Hz. Mevlana’nın işaret ettiği gibi Ramazanı neşe ile karşılamak, sevinmek, heyecan duymak her türlü teşbihin aciz kaldığı bir meziyet. Merhum Yahya Kemal’in meşhur “Atik Valide’den İnen Sokakta” şiirinde kendi mahrumiyetini içli, mahzun bir şekilde anlatışı yok mu, tam da öyle bir vaziyetin tersi olsa gerek bu: “Ya rab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!/ Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neşesiz

Gecenin insanı inşa eden neşesi

Neşe ve inşa kelimelerinin aynı kökten geldiğini hatırlattığında kıymetli yazar Abdullah Harmancı, gecenin neşesi anlamında Kur’an-ı Kerim’deki gece namazı bahsinde kullanılan “naşietül leyl” ifadesine de atıfta bulunmuştu. Gecenin insanı inşa eden neşesi… İnsanın kendini inşa etmesi, kemâle doğru yürümesi işte bu neşe ile olacak ki Ramazan’ın da kelime manasına münasip bir şekilde insanın posasını yakıp eritmesi, gönlündeki cevheri parlatması mümkün olsun. Leskofçalı Gâlip gönlü, “Neş’e-dâr-ı bâde-i nûr-i tecellâdır gönül / Sanki Tûr üzre yatar mestâne Mûsâ’dır gönül “ diye tarif ederken bahsettiğimiz neşenin yegâne mekânına ve membaına işaret eder.

Ramazanın ve dahi orucun manevî görüşümüzü nasıl keskinleştirdiğini söz ile tarif etmek zor elbette ancak bunu yediden yetmişe tüm mümin gözlerde beliren son derece okunaklı bir ifade olarak izlemek mümkün. Bu noktada söylemek lazım ki bizim en çok odaklanmamız gereken kendi Ramazan’ımızdır. Biz bize kaldığımızda Ramazan ile halleşmemiz, bereketinden istifade etmemiz mümkün. Bizi bize bırakmayan her ne ya da her kim ise o şey ya da kimseyle aramıza mesafe koymak hayrımızadır.

Ramazan’a “Ramazan Ekranları”na bağlanırsak bağlamdan kopar ana fikirden hızla uzaklaşırız. Ramazan’ın sosyal ilişkilerimizi kuvvetlendirmesi bakımından büyük bir vesile olduğu gerçeği; paylaşma erdemini geliştirmede sunduğu atmosfer elbette çok önemli. Ancak bunları ekran yahut paket programlar üzerinden kurgulamak bizi işin hakikatinden koparıyor ne yazık ki. Her sene bir farklılık katmak adına girişilen türlü işler bir prodüksiyon cambazlığına dönüşmüş durumda. Gerçi son yıllarda kabağın tadına doymuş bir tavır da sezilmiyor değil necip milletimizin bu türden işlere bakışında. Sadece ekranlarda yahut ekran arkalarında olan bitenlerden değil en basitinden iftar menülerinin köpürtülmüş fiyatlarından bile anlayabiliyorduk meselenin piyasasını.

Müsrif sosyalleşme rafa kalktı

Koronanın ettiğine bakın ki evvela bu tür müptezelliklerin bu Ramazan’da tekrarına müsaade etmeyecek anlaşılan. Bizi çokça uzaklaştığımız evimize yeniden kavuşmaya, hayatı yeniden hissetmeye mecbur ettiği yetmezmiş gibi müsrif sosyalleşme ve dindarlık gösterilerini de tedavülden kaldırdı hiç hesapta yokken böyle birdenbire. İyi de etti.

İnsanın kötü gibi gördüğü şeyler iyinin kucağına doğru itebiliyor onu günün sonunda. Ramazan yemeden içmeden eksilterek bedenimizi süzmeye, özümüzü demlemeye gelirken her sene, bizi rahmetin kucağına itmiyor mu esasında? Biz her ne kadar ayak diresek, mazeretler üretsek de onun bereketi her canı kuşatıyor mu?

İnsanı ayakta tutan gıdanın yemenin ve içmenin ötesinde bir mahiyet arz ettiğini hatırlatacak bize oruç; otuz gün boyunca kulağımızda tutarsak öğüdünü. Sözün sabrını yormuşken Hz. Mevlânâ ile başladık yine onunla bitirelim o zaman:

Ey gül! Kanlara batmışsın, hal böyle iken, neden gönlün hoş, neden gülüp duruyorsun? Yoksa Halil’in İshak’ı mısın ki, oruç hançerinden hoşlanıyorsun? Neden ekmeğe aşıksın? Bahar mevsiminde gençleşen dünyayı seyret! Oruç harmanından can buğdayı satın al!” (Divan-ı Kebir)