Korona virüsün dünya üzerindeki öngörülemeyen seviyelere ulaşan tahribat, başta modern tıp olmak üzere birçok meseleyi yeniden düşünmeye sevk ediyor insanlığı. Nitekim ilerlemeci, modern tarih algısı insanlığın şu anki vaziyetini mükemmel kabul etmekle geride kalanın “demode” olduğunu, “mod”umuzu yakalamamız gerektiğini ve geleceğin çok daha parlak olacağını vadediyordu bize.
Bu yaklaşım birçok kez dünyada büyük hayal kırıklıklarına sebep oldu esasında. Sanayi devrimi sonrası dünyanın daha müreffeh bir yer olacağına dair vaatler, birinci ve ikinci dünya savaşları gibi iki büyük trajedi ile büyük bir hayal kırıklığına dönüşmüştü. Çok derin iktisadi ve sosyal kırılmalar hatta milyonlarca insanın anlam krizleri ile kendi yaşamına son verdiği bir yüzyıl sonrasında bunları konuşuyoruz.
Bu acı fotoğrafı herkes kendi açısından yorumlayabilir elbette ancak herkesin üzerinde ittifak edeceği şey şudur ki trajedinin tevili olmaz. Son elli seneyi kendi trajedilerini müzeye kaldırmakla geçiren ilericiler, dünyada kan ve gözyaşı üzerine kurulu güç dengeleri üzerinde hesaplar yapıyorken virüs, düdüğü çaldı.
Her birimizi insanlıktan bir şekilde çıkarıp müşteri portföyüne katarak bizi ölümsüz bir dünya vehmi ile kandırıp çeşitli modlara razı eden kapital sistemin parlak vaatleri havada asılı kaldı. Sistem dikiş attı. Bu şartlara göre sistem kendini elbette revize etmeye, çarklarını döndürmeye çalışacaktır ancak sistem açısından bu dünyada müşteri olamadıktan sonra insan hayatının bir kıymetinin olmadığını herkes anladı. Yani anlamalı. Bu fark ediş yaygınlaştıkça sisteme dair gittikçe derinleşecek bir güven sorunu ortaya çıkacaktır. Uzun süredir “fake”lenen dünyamız için bu iyi bir şeydir.
İçi boş ve sonu hayal kırıklığı olan vaatlerin sadece hayalleri değil hayatları kırıma uğrattığı gerçeği ortada iken dünyaya yeni vaatlerde bulunmanın, “her şey çok güzel olacak” balonu şişirmenin bir manası olmadığı gibi aldatıcı olduğu da açık. İlerlemeci yanılgılar sebebiyle burun kıvırdığımız kadim kültürün öğretilerini yeniden anlamaya, keşfetmeye müsait bir vasatın oluşabileceği konusunda da ümit etmeye değer. Alev Alatlı’nın ifadesi ile insanlık “helalleşme”ye razı olursa işler başka türlü gelişebilir. Helalleşme ancak kibir şapkalarını, riya maskelerini bir kenara bırakanların kârıdır.
Vaat, henüz kendini gerçekleştirmemiş söz demektir ve dahi kendine aşırı güvenen bir iddia içindedir. Kendine itaat ve itimat edilmesini bekler. Kendine sadık müşteriler buldukça büyür, bir noktadan sonra tüm gerçekliği de esir alır. Vadeli bir satıştır söz konusu. Uzadıkça maliyet artar. Caziptir. Bu cazibeye yakalanmamak kolay değildir.
Son yüzyıldaki vadeli satışın faturası bizim önümüze düştü, bakın. Bu faturanın ayrıntılarına bakıldığında tüketim bedeli dışında birçok kalem eklendiğini görürüz. Vaat sahipleri, vaatlerinin maliyetini tamamen bize yüklemişlerdir. Ve artık tehdit kapımızdadır. Faturayı sahiplenmesek bile tahakkuk edilen tutar bir şekilde tahsil edilecektir. Buna üzülmeli elbet. Hayat bu kadar pahalı olmamalı. Kuru vaatlerin bizi bu kadar istismar ettiği ortada iken neden hala geleceğimizi vaatler üzerine kurmak isteriz? Bu soruyu umarım daha fazla sorarız insanlık olarak.
Bu durumda ya mahsuplaşmayı, helalleşmeyi kabul edeceğiz şu aşamada ya da kendimize yeni vaatler bulup bizden sonraki nesillere yeni faturalar çıkaracağız. Durun durun niyeti bozmayalım, aynı yerden sokulmayalım. Biz en iyisi bir esenlik çağrısı olarak da görebileceğimiz duaya sarılalım. Nitekim dua iyiliğe bir çağrıdır. İçine samimiyetten başka bir şey karışmayan, üzerine yürekten başka muska takılmayan bir dua olsun ancak bu. Çünkü dua bir temkin halidir. Duanın yöneldiği bir mercii vardır ve işleri oraya havale eder dua sahibi kişi. Dua, insana ehemmiyet kazandırır, insanı boşa düşürmez ona hakiki bir emniyet alanı sağlar.
Uzun süredir duadan imtina edip, müstağni bir tavırla sahte vaatlerin esiri olmuş vaziyetimize şu musibet bir deva olur belki kim bilir? Değilse fatura daha da kabaracak gibi.