Kibir hastalıklı ruhların ifrazatıdır.

Çoğu zaman izzet ve özgüvenle karıştırdığımız kibir, dünyanın en tiksindirici duygusudur. TDK'nin sözlüğüne baktığımızda kibir için "Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur" diye yazar. Oysa "izzet" de kelime anlamı olarak "Büyüklük, yücelik, ululuk" olarak tanımlansa da aralarında dağlar kadar fark vardır.     

Tevazu zillet olmadığı gibi, izzet de kibir değildir. İzzet, mahiyeti itibariyle kibirden farklıdır; saygınlıktır. İzzetin kaynağı erdemli davranışlar göstermek ve Allah'a yakınlıktır. Eşref-i mahlukat olduğunu bilerek yaşamaktır. İzzet tutarlılığı ve ilkeli olmayı gerektirir. İzzetini koruyanlar zelil olmaktan kurtulur. Müslüman izzet sahibi olur; ama kibirli olamaz.

İslâm'da gurur ve kibir menedilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz: “İnsana günah olarak, Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” diyerek kibrin vahametini belirtmiştir. Yine aynı Peygamber, “Kalbinde hardal tanesi ağırlığında kibir bulunan kimse cennete giremez.” diyerek kibrin, sahibini ne büyük manevî uçurumlara düçar eylediğini söyler. “Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah; kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman Suresi, 18) ayeti de İslâm'ın kibir karşısındaki tutumunu, şüpheye mahal vermeyecek kadar açık bir şekilde gösterir.

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Kibir bütün iyilikleri ve güzellikleri ifsat eder. Şair İbrahim Tenekeci'nin de dediği gibi “Kalbin en birinci düşmanı stres veya kolesterol değil, kibirdir.” İnsan tabiatına en çok yakışan duygu tevazudur. Haddizatında insan kibirle alçalır, tevazu ile yükselir. Yine Abdülaziz Bekkine Hazretleri'nin: "Bana kâfiri getirin, kibirliyi getirmeyin." demesi bu hastalıklı ruha ve duyguya sahip kimselerin ne kadar itici ve tehlikeli olduğunu gösterir.

Vahiyden beslenen ve ondan aldığı gür sesle bütün çağlara seslenen bizim kadim medeniyetimiz kibre ve enaniyete fersah fersah uzaktır. Mevlâna'nın şu yedi öğüdünü bilmeyen yoktur sanırım: "Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. Hoşgörülükte deniz gibi ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol." İşte bizim iklimimizde yetişen sanatçı bu güzel renkleri taşır.

Hayatın öznesidir insan. Onun dışında kalan ne varsa nesnedir. Büyük bir Mevlevî şair olan Şeyh Galip, insanı hayatın tam da merkezine alarak ona şöyle seslenir. “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Ey insan! Kendine saygıyla/hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü/göz bebeği olansın.) Onun içindir ki hudutsuz denebilecek kâinat kitabını ve insan denen, nihayetsiz genişlikteki kitabı okuyup anlayamayanların yazdıkları kitaplar, bir kıymet ifade etmeyen hiç hükmündedir.

*Gurur bir türlü geçmeyen müzmin hastalıktır.

Sanatçı, farkında olan ve farkındalık oluşturan insandır.

Sanatçı, hayata beş duyunun ötesinde farklı bir gözle (belki gönül gözüyle) baka(bile)n müstesna ve muteber insandır. Sanatçının bu farklı ve derin bakış açısı, başka bir tabirle söylemek gerekirse hüneri, ona diğer insanlara karşı kibirlenme hakkı tanır mı?

Burnu havalarda olan bir kısım şairler, şiirlerinin değer bulmadığından, hakkıyla ve lâyıkıyla anlaşılmadığından yakınırlar. Bunun devamında da basitliğe ve kolaycılığa kaçarak içinden çıktıkları halkı küçümserler. Daha da ileri giderek sözde özeleştiri yapıp halka inemediklerini söylerler.  Takdir edersiniz ki “halka inmek” tabirinde de bir kibir vardır. Zira kavram olarak inme söz konusuysa bu sözü söyleyen kişi kendince yukardadır.

Divan edebiyatında bazı şiirlerin altında “Lâedri” diye bir isim kullanılır. Şiir konusunda derinlikli malumat sahibi olmayanlar bunun bir şair adı olduğunu zanneder. Fakat “Lâedri” “Söyleyeni bilmiyorum” anlamına gelen bir ifadedir. Bazı şiirlerin zaman içerisinde söyleyeni unutulmuştur, işte bu şiirlerin altına bu ifade yazılmıştır. Fakat bazı şairler de güzel beyitler söylemiş; ama isimlerini ön plana çıkarmak istemedikleri için bu kelimeyi kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu aslında tevazunun ve kibirden sakınmanın en güzel göstergesidir.

 Sanatçı öncelikle herkes gibi hammaddesi topraktan bir varlık, yani insan olduğunu ve nihayetinde Allah'a karşı vazifeleri olan fâni bir kul olduğunu unutmamalıdır. “Küçük dağları ben yarattım” tavrında olan sanatçı, önünde sonunda kalabalıklar içinde yalnız kalmaya mahkumdur. Hiç kimse kibirli bir insana tahammül etmez; etmek zorunda da değildir. Kibir hiç kimsede, özellikle de sanatçıda şık durmaz. Kibir acilen tedavi edilmesi gereken psikolojik bir hastalıktır. En kötüsü de kişi hasta olduğunun farkında değildir. 

Manevî bir zehir olan kibir, girdiği ruhu katran misali karartır.

Atalarımız ne güzel söylemiş “Olgun başak eğik durur” diye. Gerçekten de öyle değil mi? İster mecazını, isterse hakikatini düşünün, bu böyledir. Yaptığı işin hakkını veren donanımlı sanatçılar kibirli olamaz. Kendisine sanatçı süsü verenler bu derde müptelâdır.

Manevî bir zehir olan kibir, girdiği ruhu katran misali karartır. Böyle hasta bir ruhun derinlikli düşünmesi beklenemez. Ateşi gören mum nasıl erirse karakterine kibir bulaşan sanatçı da öyle erir. Halkın iltifatından mahrum kalınca marifet de çekilir aradan.

Kibirli sanatçı kendisini kusursuz veya kusursuza yakın gördüğü için eleştiriye tahammül edemez. Eleştiriden uzak durur. Böylelikle de hatalarını hiçbir zaman göremez.

Kendisini övenlerin halkasının tam ortasında durur. Aynı hataları sürekli tekrarlar. Kibirli sanatçılar ortaya koydukları eserlerin aksayan yönlerini görme korkusu içinde oldukları için, açık sözlü insanları çevrelerine sokmazlar veya o çevrelere asla yaklaşmazlar. Onlar kendilerini olduğundan çok daha büyük gösteren dalkavuklardan haz ve hız alırlar. Oysa sanat, samimi iltifattan beslense de dalkavukların ikliminde yok olmaya mahkumdur. Gerçek sanatçı dalkavukluk yapmaz; kendisine dalkavukluk yapılmasına da müsaade etmez. Çünkü sanat, insan müsveddelerinin alâmet-i farikası olan dalkavukluğu kaldırmaz. Zira sanatçı, eseri itibariyle çok yücelerde olsa da her halükârda ayakları yere basan insandır.

Bu millet vaktiyle kendi oyuyla bir çobanın oyunu aynı değerde görmeyen sözde sanatçılara, pespaye zihniyetlere şahit oldu. Bundan güç alan bir başkası da “Üç üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor?” demekten kendini alamadı. Çünkü onlar, o küçümsedikleri gariban halk sayesinde çantalar dolusu paralar kazanıyorlardı. Asgari ücretin kaç lira olduğunu, ekmeğin kaç liradan satıldığını bilmiyorlardı. 

“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz/Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”

Sanatçı az konuşan, daha çok sanatını (meziyetini) konuşturan insandır. O; müzikle uğraşıyorsa en güzel besteyi yapmaya, şairse en güzel şiiri yazmaya, heykeltıraşsa en gözde heykeli ortaya koymaya, hattatsa en özgün hat eserleri vücuda getirmeye gayret eder. Sanatçı hangi sanatla ilgileniyorsa onun hakkını vermeye çalışır; gereksiz polemiklere girmez.

Sanatçı nerden geldiğini, hangi güzergâhlardan geçtiğini ve neticede nereye varacağını bilirse fâni kibirle ve zevklerle emeklerini tarumar etmez. Halkını küçümseyen, ona fildişi kulelerden bakan sanat ehli, o kulelerde yalnızlığa ve unutulmuşluğa mahkûm olur. Oysa sanatçı işini hakkıyla yapıp neticeyi beklemelidir. Neticede iyi işler yapmışsa hakkının teslim edileceğini ve hiçbir emeğinin zayi olmayacağını görecektir. Bu sanatkârca tevekküldür.

Sanat iğneyle kuyu kazmak kadar meşakkatli bir iştir. Onu ancak vazgeçmeyenler başarır. O yüzden sanatçı herkesten daha çok sabırlı olmalıdır. Zaten onun yaptığı iş, aceleye gelmez. Kadim sanat tarihi, kısa zamanda yapılıp da uzun zaman boyunca kalıcılığını sürdüren eserlere tesadüf etmemiştir. O, toplum tarafından değer görme konusunda da aceleci olmamalıdır. Vincent Van Gogh'un tablolarının sanatkârın ölümünden sonra kıymetinin anlaşılması buna güzel bir örnektir. Demek ki sanatçının halka küsme hakkı ve lüksü yoktur.

Sanat, özgürlük bahçesinde bolca ürün verir. Fakat bu özgürlük sınırsız değildir. Özgürlük sanatçıya, mensubu olduğu toplumun değerlerini tuz buz etme hakkını tanımaz. Zira sanatçı, halkın değerleriyle büyüyen ve o değerleri besleyerek büyüten insandır. Gerçek sanatçı kendi sesini toplumun sesiyle bütünleştirerek uyumlu bir orkestra meydana getirir.