Kaybolanın ve arananın hayali ve trenimizin yeknesak musikisinin senkronunda, çocukluğumun derin, uzak gecelerinden kulağıma uzanıp gelen sesler gibi, karanlığın kalın perdesini şöyle böyle aralayan zayıf, ölgün parıltılardan ibaret, duvar ve ağaç gölgeleri ile çevrelenmiş bir dehlize uzanıyoruz.

Ve içimizden yayılan kendi ışığımızın aydınlığında, kendi yorgunluğumuzdan ibaret gücümüzle menzile adım atıyoruz.

Ve yine içimizde ta buralara kadar taşıdığımız meselelerimizle sıcak ama ürperten, yaldızlı Orta Asya gecesine bürünüveriyoruz.

İstasyondaki kalabalığa rağmen ıssız bir yol ortasında inmişçesine bizi sessizce karşılayanların sevk ve idaresinde otele varıyoruz. Kendi çapında iddialı ve mutantan lobiden apar topar, sürüklenircesine bir mahzene indiriliyoruz.

Bu coğrafyadaki insanımızın alışılmış cömert ve mükrim sofra manzarası ile ortamın tezadı, yol yorgunluğu, iştahımızı etkiliyor.

Kimsede yemek hevesi yok. Çarçabuk odalarımıza yerleştiriliyoruz. Yerleşmek sözü öylesine... Yerleşemiyorum. Yorgunluğuma rağmen bu yabancı odadan sıkılıyorum. Eşyalarımı bırakıp şuursuzca geri çıkıyorum.

Türkmen türkülerinin içinde çokça rastladığım ama bir mana veremediğim, türküye adeta iğneyle tutuşturulmuş hissi veren ve ilk bakışta melodik yapı ile de pek bağdaşmadığını düşündüğüm garip iç geçirişler, iç çekişler yer alıyordu. Aşkabat’ta görevli öğretmen arkadaşlara sorduğumda, açıklayıcı olmayan ama cahilce alaya alan ifadelerle karşılaşmıştım.

Koridora henüz adım atmıştım ki işte bu seslere benzeyen, fakat alabildiğine hoyrat ve sarsıcı iç geçirişler duyuyorum.

Çığrılan bir türkünün arasından fışkıran bir aşkın ruhun hıçkırığı, hatta feryadı ile kalakalıyorum. Bu sesteki karşı konamaz lirizmin sevk-i tabiisiyle yürüyor, loş koridorun ucundaki bir odanın kapı aralığından sızan ışık ve sesi yararak içeriye süzülüyor, yakındaki bir yere ilişiveriyorum.

Odadaki üç kişiden ikisi tanıdık. Heyetimizin müzisyen üyeleri: İrfan Gürdal ve Bayram Bilge Tokel... Üçüncü kişi mezkûr sesin sahibi. 35-40 yaşlarında, dağınık, hatta hırpani kılıklı, sesi ile müsemma hoyrat görünüşlü.

Sazından hırçın dokunuşlarla çıkardığı çılgın seslere, hoyrat ama fevkalâde lirik okuyuşu eşlik ediyor.

Gözler kaymış, sanki birer sedef düğme, yüzü çarpılmış gibi, bütün dişleri görünen ağzının kenarlarında köpükler birikmiş. O apak gözelerden biteviye akan yaşlar, bu köpükleri yıkıyor.

Bize kültürümüzün arkaik dönemlerine ait tipler arasında tanıtılanlardan biri, zamane kıyafeti ile karşımızda.

Seyahat meşakkatimiz meyve vermiş, çocukluğumdan itibaren mücerret bir levha halinde zihnime nakşolan “bahşı” kelimesi bire bir tecessüm etmiş, vahşi olan, ünsî hale gelmişti.

Bayram ve İrfan büyük kâşiflerin hâlet-i ruhîyesi ile kayıt sandıklarına bu ses hazinesini doldurma cehdi ve keyfi içindeler.

E… aşk olsun, diye söyleniyorum. Daha birçoğumuz eşyasını yerleştirip, soyunup-dökünme fırsatı bulamadan onlar, bu kültür maslahatı ile meşguller. Bahşı susunca Bayram ve İrfan’a, türkü içindeki bu hıçkırıkları soruyorum:

“Müzik; ona hayat veren toplumların tarihi, kültürel ve sosyal süreçlerinde, zaman-zaman ayrıntıya inen yansıma ve tezahürlerle şekillenir” diye söze başlayıp, açıklamalarını birbirlerini tamamlayarak sürdürüyorlar.

“Bu; vokal esaslı müzik eserinde, çok derin tesirler ve dramatik gerilim sağlayan bir iç ses, bir gırtlak sesidir. Batılılar ‘throath sining’ diyorlar bu kabil seslere.

Orta Asya müzik geleneğinde (özellikle Tuva, Altay, Hakasya ve Saha Yakutya’da) oldukça yaygın olan ve “boğaz çalma” diye adlandırılan bu tavır, bu mütemmim unsur, bu coğrafyadaki Türk Boyları’nın göçebe ve cengâver tabiatlarına uygun bir ifade biçimi olarak yer almıştır.

Boğaz çalma, şamanlık tecrübesi ya da anlayışı içinde çok önemli bir yer tutar. Özellikle cenaze törenlerinde, ölünün 40. gün törenlerinde, hasta tedavi seanslarında, kam ve kayçılar bunu yaparlar.

Erkeklerin boğaz havaları oldukça karışık ve genellikle iki seslidir. Bir kişinin aynı anda iki ses çıkarabilmesini gerektiren bu boğaz havalarının, İslâmiyet’i benimseyen Türklerde önemli ölçüde kaybolduğunu görüyoruz.

Bugün Türkmen bahşılarının müstakil bir boğaz çalma olarak sürdürdükleri bu ilginç gırtlak/boğaz sesleriyle süslü icra biçimi de yüzyıllardır süren anlayışın, hayat tarzının devamıdır.

At sırtında biteviye harekete dayalı bu hayat tarzının şekillendirdiği müzik; hareket halinin yansımaları olarak keskin gırtlak çapmaları, boğaz figürleri ve insan üzerinde derin tesirler uyandıran ritmik ve lirik akışlarla süslüdür” deyip irşadlarını tamamlıyorlar.

Odama, yorgun vücudumun takat sınırlarını zorlayan ağır his ve bilgi hamûlesiyle dönüyorum.

Kalbindeki samimiyet ve melâl ile gözlerinin karasını yıkayan, aklaştıran, türküsüne hıçkırıklarını katıp, sözlerini ibra eden ve sadece söylediğinden ibaret, mücerret bir varlık halinde tezahür eden bu ruh adamın tesiri, derin izler bırakmış olmalı ki rüyamda; yüzleri onunkinin aynı olan ve sayılamayacak kadar çok sayıda bahşının oluşturduğu koronun hıçkırık senfonileri ile dalga-dalga kabaran bir enginde savrulup durmuş, hıçkırıklarla yankılanan bir sese dönüşmüştüm.

Zannediyordum benim hercai mizacım melâle biraz da bu enginde aşina oldu.

“Hiçbir inkıraz bu kadar parlak şekilde kendini anlatamazdı”

Tarihi Merv şehrinin içimize fevkalâde sürur, sükûn ve güven aşılayan kalıntıları arasında, ceddimizin medeniyet adına insanlık ailesine katkılarının müthiş izlerini bütün erimişliğine, zamana, tabii ve suni tesirlerin tasallutuna rağmen, müşahhas bir el ve göz teması ile hissediyor, bütün benliğimizle kavrıyoruz.

Türkmenistan’daki şiir şöleninin logosu için kullandığımız tarihi simgenin önünde ve Sultan Kalenin merkezindeyiz.

Resimleri ve o güzel hatırasıyla nazari olarak tanıyıp etkilendiğimiz Sultan Sencer Türbesindeyiz. Karşısında bulunduğumuz mimarî ihtişam, malumatımıza rağmen içimizde kilitlenen sualin mücessem bir cevabı oluyor.

Ardından kalplerimizi sızlatan bir terk edilmişlik, vefasızlık azabı duyuyoruz. Sanki zamanın yüksek hararetli alevleri yalamış ve binanın hendesesini hafif surette yer-yer eritmiş.

Etrafındaki (güney ve kuzeyinde yer alan) kazı çalışmalarından edindiğimiz intibalar ve rehberlerimizin tevatüren anlattıklarına bakarak türbenin büyük bir külliyenin ortasında yer aldığını anlıyoruz.

Kare plan üzerinde taştanmış etkisi uyandıran ve farklı ebatlarda dizayn edilmiş tuğlalardan sade ve yüksek duvarlar üzerindeki kanatların yükselttiği kubbesiyle bu yapı, keçe çadırdan başlayarak önce balçık, sonra taşta kemâlini arayan mimarî maceramızın, ibda ve hayal mükemmeliyeti halinde, mucizevî bir durak noktasıdır.

Derler ki Sultan Sencer, o büyük devleti zevale yüz tutunca, yok olmaya karşı bir son söz, bir hatime sadedindeki, o soluğu tükenmişliğin melâli ile yüklü ve insanı ağlatacak kadar güzel bu türbeyi inşa ettirmiş ve türbenin âguşunda ebediyete sığınmış.

Yine derler ki türbesini Dar’ül Ahiret ve Devlethâne diye tavsif etmiş.

Bu kare planlı, adeta kübik görünüşlü yapı, çift cidarlı, yüksek ve abidevi bir kubbeyle tamamlanmıştır.

Sade duvarların üst kısmında yer alan, aynı yükseklikte, biri büyük diğeri küçük kemerlerin dört yüzeyde birbiri ardınca sıralanışı ile meydana gelen galerilerde, binanın dış estetiğini sağlayan tezyinatın temelini görüyoruz.

Dış tezyinatın ikinci kademesi kubbe kasnağına yerleştirilmiş kemerli galerilerle (büyük ölçüde yıkık) tamamlanmış. Kubbeye karakteristiğini kazandıran orijinalitesini ayrıca bu detaylarda buluyoruz.

İç mekândaki ince detaylar, mimarî çözümlemeler, Sinan’la göklere ulaşacak tecrübenin müjdesini veriyor.

Tepemizde uçuyor, boşlukta yüzüyor gibi duran bu yarım küre, hülyalarımızın ve rüyalarımızın derinliğinden tecessüm eden bu nazlı hendese, Türkmen çadırındaki kıl kolonların ilham ettiği narin payandalar, bu ışığını sanki kendi cevherinden alan aydınlık, bizi asırların ötesinden kendine çeken, sarıp-sarmalayan soylu bir ruhun tezahürleridir.

Evet, bu iç kubbeye duvarların üst kısmında yer alan sekiz kemer ve bunların arasında yer alan mukarnaslarla geçilmekte, bu mukarnasların üzerinden dörderli demetler halinde yükselen kaburgalar, kubbede sepet örgüsü buluşma ve kesişmelerle beliren geometrik şekiller, merkezde sekiz kollu yıldız motifini oluşturmakta. “Hz. Mevlana’nın insan ruhunda Allah Bilgisi olarak şerh ettiği Kevkeb-i Dürri” (parlak yıldız) muhakkak ki bu sekiz köşeli yıldızdı. Ve cennetin sekiz kapısına işaret ediyordu.

Zarif mermer görünüşlü tuğla karolarla döşenmiş kademeli zemin tasarımı harikulâde. Lahdin olduğu zemine kenar koridorlardan gömme merdivenlerle iniliyor.

Mevcut lahdin orijinal olmadığını bu mekâna ait olamayacak kadar çirkin olmasından anlıyorsunuz. Ziyarete gelenlerde saygı uyandırmadığı için olsa gerek üzerine hatıra niyetine bir sürü isim kazınmış.

Girdiğimiz kapının tam karşısındaki kapıdan çıkıyoruz. Dışarıda türbe üzerine araştırma ve yayınları olan bir zat ile tanışıyoruz. Buradaki mimarî dehânın, binanın görünmeyen taraflarında, yerin altında da sürdüğünü öğreniyoruz.

Bu adsız dâhi, taban suyu yüksek kil zeminin problemlerini ileri bir mühendislik zekâsıyla çözmüş. Binayı ters piramit bir temel sistemi üzerine oturtmuş, adeta toprağa bir kazık gibi çakmış. Temel duvarları etrafında oluşturduğu drenaj ve havalandırma galeri ve bacalarıyla hem taban suyu, hem de nem problemlerini halletmiş.

Tarihi Merv şehrinde, kasırga ve yağmur dilli zamanın yalayarak erittiği, kerpiç saray ve sur kalıntıları arasında müheykel bir direnişle varlığını sürdüren bu Türbeler dışında her şeyin faniliğine peşinen razı olunmuş gibi.

Şehri kuran irade geçici olanla kalması gerekeni yapı malzemesi ile tayin etmiş diye düşünüyorsunuz.

Türbeden bu hislerle ayrılırken, arkamdan Mehmet Doğan’ın bekle ikazını duyuyorum. Yanıma geliyor, omzumdan tutup türbeye doğru çevirerek hüzünlü bir sesle “Hiçbir inkıraz bu kadar parlak şekilde kendini anlatamazdı” diyerek türbeyle ilgili hissiyatımızı hülâsa ediyor.

Sonra bu coğrafyada başlayıp neşvünema bularak batıya doğru hızla yayılan, inanç ve benlik terbiyesi davasının mimarları ile tanışıyoruz.

Önce sahabe kabirlerinin bulunduğu türbeler, sonra soyumuza ait tasavvuf tecrübesini başlatan bir büyük veli ile manen buluşma hazzı. Hz. Yusuf Hemedanî ile O’nun temiz hatırası ile sohbet fırsatı.

Sahabe kabirleri külliyatı; türbeleri kucaklayan yüksek kemerli derin eyvanlar ve batısında yer alan bir camiden oluşmakta.

Emsalsiz bir tasarımla düşünülmüş, özel boyutta tuğlalarla yapılmış eyvanların iç ve kemer yüzeyleri mavi, lâcivert sırlı tuğların oluşturduğu motif ve yazılarla tezyin edilmiş. Ancak bu tezyinat ciddi ölçüde tahribata uğramış.

İki eyvan arasında yer alan dar koridorun derununda örülü duvardaki kemerli kapı açıklığı ustaca bir uygulama. İlk bakışta birbirinin aynı gibi görünen bu eyvanlar kemerler uygulamaları ve cephe formlarındaki ince nüanslarla ayrılıyorlar.

Bu iki eyvanın önünde yer alan kare planlı, kemerli ve dikdörtgen pencere açıklıkları olan, basık kubbeli, tek odadan ibaret ve tuğladan yapılmış iki türbeden sağda olan diğerinden daha büyükçe.

Türbelerde de izlediğimiz genel benzerlik, ebat ve cephe formlarındaki farklılaştırma ile -tekrardan kaynaklanabilecek yeknesaklık- önlenmiş. Böylece yapılar arasındaki farklarla ahenkli bir hareketlilik elde edilmiş.

Hakem bin Amr el Gıfari ve Büreyde el Eslemi adlı gazi sahabelerin merkaddi olan bu türbelerin içlerinde yer alan dikdörtgen prizma şeklindeki muhteşem mermer lahitler, bu külliyeyi önemli kılan diğer unsur diye düşünüyorum.

Beyaz mermer lahitlerin yüzeyleri kitabelerle doldurulmuş olup, bitkisel ve rumî motif ve harika mukarnaslarla zenginleştirilmiş.

Birden bir el beni pencere açıklığına doğru adeta çekiveriyor. Aşina bir resmin karşısında donup kalıyorum… Çocukluğumdaki evimizin pencere demirlerinin aynısının arkasından, çocukluğumun safiyeti ile diğer türbeye ve iki kubbeli mütevazı camiye bakarken, gayr-i ihtiyari ellerimin açılıp, dudaklarımdaki Fatiha ile zamanı ve mekânı tayyedip, büyüdüğümü görüyor, ürperiyorum.

Rehberimizin mezar kitabesini tercüme eden sözleri kulaklarıma ılık bir su gibi akıyor: “Burası Kâbe gibidir. Buraya giren kişiye korku yoktur. O fazilet bulutlarının bereket yağmurlarıyla sulanır.”

Sapargeldi’nin artık bu rahmet bizi Hz. Yusuf Hemedani’nin kapısına ulaştırır ikazı, heyetimizin yeni menzilini ilan ediyor.

Hoca Yusuf Hemadani’nin adını ilk gençlik yıllarında duymuştum. Kimden duymuştum diye dalgın, mihaniki adımlarla yürüyorum.

Birden babamın yüzü hayal perdemi kaplayıveriyor. Şeyhinden dinlediği bir veli hikâyesini, titreyen sesi, çenesinden aşağı damlayan gözyaşları ile tebcil ederek aile efradına naklediyor.

Veliler kervanının şahı, sultanların önünde eğildiği Hoca Yusuf ’un Herat’ta başlayan hayatını, doğumunun ve gençlik günlerinin tafsilatını naiv bir roman örgüsü düzeninde ve O’nun, Bağdat, Belh ve Merv’de geçen irşat maslahatını, adeta şahidi gibi anlatıyor.

Babamın rehberliğinde adımlarım canlanıyor, heyetin önüne geçerek içimde beliren tarifsiz bir hoşluk ile ufkumda tecessüm eden ipekten külliyeye doğru akıyorum.

İnşaatı henüz tamamlanmışçasına teravet kokan, toprak ya da kül rengi tuğlardan yapılmış binaların arasına dalıyorum. Kuzeyden ve batıdan yapıların adeta kucakladığı küçük, sade ama özgün bir yapının güneye bakan, sivri, geniş kemerli açıklığında babamın yüzünü kaybediyorum.

Fani ömrünün hasılası ile sonsuzluk bahrinde fütuhat ve mükâşefesini sürdüren büyük velinin maneviyat ikliminin havasını solumaya başlıyorum.

Hz. Hemedani’nin mübarek kabrinin etrafında dönüp, yapının mimari özelliklerini anlamaya çalışıyorum.

Türbe; yaklaşık kare planlı, küçük kubbeli, üç cephesinde yer alan sivri kemerli geniş açıklıklar ve bunların iki yanında yer alan kemerli, dikdörtgen hafif nişler, kubbeye geçiş bandını teşkil eden dışa çıkıntılı saçakta göz alıcı süslemelerin yer aldığı özgün bir mimari deneme. Kuzey cephesine bağlı, yükselti sağlayan kaidesi üzerinde, silindir gövdeli, türbe duvarları yüksekliğinde ve sivri külahlı kulesi ile de küçük, ama mutantan bir yapı halinde tecessüm ediyor.

Batısında ve kuzeyinde ‘L’ planında yer alan mescitlerle bütünlük kazanıyor. Batıdaki mescid, eksende yer alan taç kapısı ve simetrik, çift sıralı eyvanları, özgün mihrabı ile güzel bir eser.

Kuzey mescidi yazlık olarak inşa edilmiş olmakla, sade bir yapı. Heyetimiz toplanıyor ve birlikte dua ediyoruz.

Az ilerde üzerlerinde çubuklara bağlı bez parçalarının uçuştuğu, düzensiz tümseklerin yer aldığı bir saha, dikkatimi celbediyor. Oraya doğru hızla yürüyorum. Arkadan gelen mahalli rehberimiz buranın kabristan olduğunu söylüyor.

Buradaki iptidailiği yadırgıyorum.

Sapargeldi bunun bu mübarek türbeler yanında şuurlu bir iddiasızlıktan, bir nevi mahviyet anlayışından kaynaklandığını söylüyor.

Rehberimiz vaktin daraldığını, oysa Merv ve çevresinde görülmesi icap eden daha çok sayıda âsarın olduğunu söylüyor ve isimlerini saymaya başlıyor: Muhammed ibn Zeyd Türbesi, Kız-bibi Türbesi, Hudaynazar Evliya Türbesi, Ahmet Zamça Türbesi, İmam Bekr Türbesi, İmam Şafii Türbesi, Abdullah ibn Büreyda Türbesi.

Sultan Sencer Türbesi’nin çevresinde bazılarının erimiş izlerini esefle gördüğümüz: Sultan Kale, Şehriyar Kale, Abdullah Han Kale, Selçuklu Sarayı, Çilburcu Kalesi ve Camii, Sur kalıntıları, Başane Camii, Akçakale Kervansarayı, Kızılcakale Kervansarayı, Kutlu Tepe Kervansarayı, El Asker Kervansarayı.

Sarnıçlar, Buzhaneler vb.

Merhum Turgut Özal’ın son Orta Asya seyahatinin neticeleri

Günün sonuna doğru bu kutlu atmosferden gezi programını tertip edip uygulayan mihmandarımız Sapargeldi Hanov’un tazyiki ile adeta sökülüp koparılıyoruz.

Programda Türk Folger firmasının çevredeki fabrikalarını ziyaret var.

Folger, bize şiir şöleninde katkıları olan genç, Türkiye sevdalısı, değerli bir iş adamımıza, Engin Kale’ye ait tekstil dalında faaliyet gösteren bir firma. Engin Kale, Merhum Turgut Özal’ın son Orta Asya seyahatinin o güzel neticelerinden olarak, Türkmenistan’da yüz akı bir ekonomik maslahatın öncülerinden.

Özal’ın, Türkmenbaşı’na Türkiye’nin bir vedîası olarak takdim ettiği ve bu takdime müsemma bir başlangıçla müesseseleşerek, adeta yerden fışkırıyormuşçasına sınai tesisler kuran çılgın bir irade. Ama tevazuu ve edebi ile de bir derviş.

Marı şehrinin çevresinde iki ayrı yerde entegre fabrikalar kurmuş.

Önce Bayramali yakınlarındaki tesislerine varıyoruz.

Uzaktan göz aynamıza düşen, yüreklerimize sevinç ve heyecan katan Türk ve Türkmen bayraklarının dalgalanışını görüyoruz.

Kendi coğrafyamızdan binlerce kilometre uzakta, Türkmen âlicenaplığının şahikası olarak hediye edilen sınırlarımız dışındaki bu vatan toprağına ulaşmanın büyük keyfini yaşıyoruz. Fabrikaları gururla geziyor, bu vesile ile de kendimize ve insanımıza güven hissinin mimarlarından olan Rahmetli Cumhurbaşkanımıza şükranlarımızı Fatihalarla sarmalayıp sunuyoruz.

Günümüzdeki Merv’e yani Marı’ya giriyor ve hemen güneybatı istikametinde şehri terk ediyoruz. Göz alabildiğine bir ova uzanmaktadır önümüzde.

30-40 km kadar yol aldıktan sonra, birden konvoydaki araçlar duruyor. Sapargeldi Bey; “burası Dandanakan Meydanı” diyerek eliyle, önümüzde uzanan, iğrenç tepelerin, birikintilerin oluşturduğu, misafir nazarlardan uzak tutulması gereken bir kirli manzarayı işaret ediyor.

Bu garip manzara ve Dandanakan kelimesi hafızanızdaki bir zembereği boşaltarak tarihle hemhal olmanıza zemin hazırlıyor.

Tarihin en büyük meydan muharebelerinden birinin o meşum muharebe sonrası atmosferinin bir benzerini yapan tabii illüzyon karşısında kanımız donuyor. Seyahat öncesi edindiğim sınırlı bilgilerden mülhem: demek ki tarihi Merv ve Serahs şehirlerinin arasındayız diye düşünüyorum.

Kendi coğrafyasının büyük sayılan şehirlerinden olan Marı’nın vahşi depolama tarzındaki çöplüğündeyiz.

Güneş batma anının kemâliyle renk ve efsun yayıyor.

Gelen kanlığın habercisi gölgelerle, gitmekte olan aydınlığın revnaklı, menevişli ışıltılarının cilveleştiği gökyüzü ve çöplükten yükselen rengârenk duman tülleri…

Bu füsunkâr tülleri kanat rüzgârları ile uçuşturan çeşit-çeşit leş ve çöplük kuşu, dalıp çıkıp sürüler halinde sema ediyorlar.

Bu kuşlar dışında canlı her şeyin sükût ettiği bu kıpır- kıpır zeminden çürüme ve yok olmanın kesif kokusu yayılıyor.

Ve bu koku yüzümü öylesine sarıyor ki, yüzüme yokluğun kitabesi hâk ediliyor.

Nasıl bir yerde olduğumuzun farkında olmamıza rağmen, bu yerde vuku bulan baskın tarih hakikati, şuurumuzu akıl almaz bir şekilde afyonlayıp, bize bir tayy-i zaman yaşatıyor.

Geçmiş hâle faik oluyor ve ortamın bu azizliğinden ötürü, tarihin o dehşet anlarının hissiyatı ile dolup taşıyoruz.

Soyunuzun iki şanlı ve cengâver çocuğu, dünya hâkimiyetini sertâc etmek adına vuruşup, meydandan henüz çekilmişler.

Mağlup sağ kaldığına hayıflanıyor, galip zaferine sevinemiyordur.

Şimdi biz oradayız ve onların arkalarında bıraktıkları ölüm levhasını seyrediyoruz.

Zihnimizin takılıp kaldığı tayy-i zaman sarkacının ucunda salınırken, tarifsiz bir hüznün tesiri ile melûl, mahzun, zamanın ve hakikatin hem içinde hem dışında, yaşadığımız illüzyonla sarhoş bir halde bîtab düşüyoruz.

Bin sene önce bu meydanda kalmış, şimdi şu mezbelenin altında yatan Gazneli ve Selçuklu şehitlerinin cesetlerini, bu nahoş manzaradan ötürü gözyaşlarımızla yıkamak ise bize düşüyor.

Kader soyumuza, güneyin ve kuzeyin efendisi olma emeli ile doğunun ve batının efendisi olma emeli arasındaki seçim için Dandanakan’ı işaret etti ve tecelli batı istikametinde zuhur eyledi.

Yolbaşımız Sapargeldi’nin “dönüyoruz” ikazı bizi bu bin yılın derununda yakaladı.

Yolunu değiştiren zaman kavramının içinden gerisin geriye, buluştuğumuz tesadüfleri bir-bir, menzil-menzil yalayarak şimdiye taşıdı.

Ayrılırken arkama bakıyor ve Ahmet Kot’a seslenerek, “Milli tarihimizin dibacesi şu arkamızda bıraktığımız, için-için yanan çöp yığınlarının bulunduğu zeminde mi yazıldı” diye hayıflanıyorum.

Akşamın gölgeleri henüz tam düşmeden Marı’ya varıyoruz. Karanlık basıncaya kadar Marı gezilecek.

Önce, etnografya müzesi.

Birkaç küçük binanın birleştirilmesi ile kurulmuş mütevazı ama sıcak bir ortam. Bir kültürün hemen bütün ipuçlarını verecek koleksiyon zenginliği ve teşhir mahareti.

Oğuz soyunun doğu ucundaki bu nev-zuhur şehrinde, kültürel maceramızın vasıflı izleri ve geçmiş zaman hazineleri ile karşılaşmak bize, aranan ve kaybolanla buluşmanın hazzını bir daha yaşatıyor.

Marı’nın meydanları, parkları, meydan ve parkları süsleyen ve özellikle milli hafıza sadedindeki heykelleri, insan boyutunu aşmayan, yerli unsurları şiar edinen bir mimari anlayışa sahip yapıları ve bu yapılarla tabiatı buluşturan nümayişsiz şehircilik iradesini, sessizce alkışlamadan edemiyorum.

Alaca karanlığın şehri sarmaya başladığı bir saatte, aldıkları talimat gereği bizi gün boyu bekleyen, mahallin bahşılarını ziyarete gidiyoruz.

Onlar da diğer bütün sanat erbabı gibi bir birlik halinde organize edilmişler.

Gün boyu beklemenin yorgunluğu yüzlerini gölgelemiş. Bu memur bahşılarla kadim zamanlardan gelip beni derdest eden, gece rüyalarımı istila eden bahşı arasında pek bir münasebet kuramıyorum. Bize hemşehrileri olan şöhretli şâire Şehribostan’ın kitaplarını iftiharla hediye ediyorlar.

Son durak yine Türk Folger firmasının Marı yakınlarındaki diğer tesisleri. Burada da faal veya kuruluş halinde çeşitli fabrikalarla karşılaşıyoruz.

Akşam yemeğini Engin Kale ikram ediyor. Gece yine yolculuk var.

Soğuk loş aydınlığın hüküm sürdüğü ve sessiz kalabalıkların yolcularını, ayrılık hüznünün tülleri arasından uğurladıkları istasyondayız. Ve yine yorgun Sovyet trenlerinin egzotik havasıyla keyifli bir yolculuğa başlamak üzereyiz.

Türkmenistan’ın kuzeyinde yer alan kadim şehirlerin yer aldığı Harezm bölgesine, Taşavuza hareket ediyoruz.

Devam edecek…