“Türküm türküm türkümdür

Türküm benim görkümdür

Gündüz satar (koyunu) sekize

     Akşam alır (kuyruğunu) dokuza”

Çocukluk havsalam bir kelimeyle biteviye çalkalanıp dururdu.  Annem, babamın hiç değişmeyen, saflık ve serapa itimada dayanan  (özellikle mümin mizacının sebep olduğu) aldanış ve istismar edilişlerinden kaynaklanan ticarî başarısızlıklarını, biraz sitem, ama daha çok onu affetmeye, müheyyâ rikkati ile gerekçelendirir ve “uğuz, oğul uğuz” derdi. Ben bir türlü uğuz’la neyi kastettiğini nerelere göndermeler yaptığını, hele bu sözün oğuz ile illiyetini ise bir türlü kuramadan düşünüp dururdum.

Düşünürdüm çünki, annem bilgece bir kadındı. Tanıdığı her kes (akraba, konu-komşu) onun aklına, kanaatlerine çok itibar  ederler, müşküllerinin halli için ona danışırlardı. Bu otoritesinden dolayı onun boş söz söylemeyeceğine inanır, ama bu sitemin manasını kavrayamadığımdan ötürü düşünür de düşünürdüm. Ve uğuz oğul uğuz diyen sesi, çocuk aklımın zayıf duvarlarına çarpa çarpa yankılanır dururdu.

Kitaplarla okul öncesi dost olmuştum. Elime ne geçerse okuyordum. Arkadaşlarım sokakta geç saatlere kadar oynarlar, ben onların oyun atmosferlerinden bir türlü ayrılamaz ama çoğunlukla oyunlarının dışında kalır, biteviye okurdum. Karanlık basınca sokak lambalarının solgun ışığına sığınır, elektrik direğine sırtımı verir, okumaya devam ederdim. Okuma uykusundan çoğunlukla arkadaşlarımın kulaklarımda yankılanan haşarı sesleri silinince uyanırdım. Bazen de öylesine dalardım ki, annemin kızgın, telaşlı sesi ile şaşkınlık ve korku içinde zamanın çok geç olduğunu anlar ve onun önünden kaçarak eve dalardım.

Bu atmosferin sağladığı bilgi sağanağı altında, hemen okul hayatımın ilk günlerinde diyebilirim, üst sınıfların müfredatına ulaşmış, oğuz sözü ile de tanışmıştım. Ama bu oğuz ile bizim uğuz arasındaki illiyeti bir türlü kavrayamıyordum. Çünki bu yeni tanıdığım oğuz ile annemin uğuz’unun çağrışımları farklı istikametlerdeydi. Yeni oğuz güvenin, itibarın renginde sırt dayama mercii olarak, ruhuma yeni temeller eşiyordu. Oysa diğeri, yani uğuz bir sitemdi ve zayıflık, başarısızlık sebebi olan bir haldi.

Bu kanaat; kanaat ve işlerinde şaşılacak bir isabetle yanılmazlık resmi sergileyen sevgili annemin Erzurum’daki umumî ama garip bir kanaatten kaynaklanan ender yanlışlarından biri olarak, geçen zaman içinde güçlenen ve kalınlaşan zihin duvarlarıma yapıştı, âdeta hâk edildi.

***

1992 yılına gelindiğinde, konjonktürün ihtiyar dünyamıza açtığı kapıdan, Anadolu insanının tasavvur ve havsalasında masal  bulutları arasında ve havada dolaşan hülyalar gibi uçuşan mücerret ata yurt resimleri, birdenbire müşahhas unsurlar halinde gözlerimiz önünde tecessüm etmeye başladı.

Önceki yıllarda Sovyet demir kapısının arasından hava gibi, su gibi sızarak o masal dünyasından fantastik enstantaneler, efsaneler dolu dağarcıklarla dönen bir dostumuzu soluksuz dinler, eski Atayurt hikâyelerine yenilerini katmanın keyfini yaşardık. Çünkü hâlâ bizler için o coğrafya ulaşılmaz, âdeta fizik ötesi bir dünyaydı. Kafdağı’nın ardı, kapanması çok yıl olan Demirkapı’nın ötesiydi.

Evet, bu seyahatlerden (bizim çevreler itibariyle) ilkinin kahramanı Yavuz Akpınar dostumuzu aylarca dinledik… Öyle ki bu meselelere kendini yabancı bilen, daha doğrusu ilgisi az olan  mûzip bir arkadaşımız, bu değişmez hamasî havayı dağıtmak için: “oralarda ekinler nasıldı Yavuz” diye sorunca, “oralarla” ilgili her suali cevaba müheyya seyyah dostumuz hararetle ekinleri anlatmaya başlayınca, hazirun katıla katıla gülmüştük.

Zaman-zaman Yavuz’un evine gider, onun seyahat dağarcığından çıkardığı ses hazinesinden yükselen nağmelerle bîhuş olurduk. Azeri teganniler, Özbek avazlarla o dünyanın soluğunu yüreğimizde hissederdik.

Sonra sevgili Yavuz Akpınar, aşkın bir fedakârlıkla maddî açıdan gücünü fevkalâde zorlayan bir kitap mübadelesi köprüsü kurdu. Bu kitap macerası dostumuzun başını epeyce ağrıtacaktı. Soğuk savaş döneminin vehme dayalı istihbarat anlayışından kaynaklanan işgüzarlıklar, onun kültür maslahatını bir çileye, hatta işkenceye dönüştürmüştü. Kitaplara el koyma teşebbüsleri, soruşturmalar… Derken zaman-zaman da iş mahkeme delaletiyle çözümlenebiliyordu. Bir müzik hazinesi sayılabilecek plaklarının bir kısmı kasten çizilmiş, tahrip edilmiş olarak eline geçtiği de oluyordu.

Ancak bütün bu aymazlıklar onu yıldırmadı, karşılıklı akış devam etti. Bu kitapların oluşturduğu tecessüs atmosferine uyum sağlayabilmek için (çevremizdeki hemen herkes) Kiril alfabesini öğrenmeye başlamıştık.

Sovyet Rejiminin pek sıkı bildiğimiz cenderesinde soyumuz kültürünü esas alan faaliyetler şaşırtıcıydı. Dilimiz, o coğrafyalarda hayat bulan edebiyatımız, ortak kültürümüze yönelen ilmî ve sanatkârane ilgi bizi derinden etkilemişti. Yavuz şahsen bu mübadele işini sürdürürken, diğer taraftan da mensubu olduğu A.Ü. Edebiyat Fakültesi’ne ciddî bir kitap hazinesi kazandırma teşebbüsünü başlatmıştı. Fakülte dekanı, hocamız, büyük insan, Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil Merhum ’un resmî gayretiyle, Azerbaycan Üniversitesi’nin kıymetli Profesörlerinden merhum Abbas Zamanov Bey’in muhteşem kütüphanesinin Türkiye’ye bağışlanması sağlanmıştı (dönemin zihnîyeti göz ününde tutulursa, bağışı yapan ve transferi gerçekleştirenler açısından işin hangi çapta bir fedakârlık, hatta kahramanlık gerektirdiği anlaşılabilir).

Daha sonraki dönemlerde bu yerlere yapılan ve birkaç günlük-tahdit altında geçen- seyahatlerden iki kitap çıktı. Onları da hemen okuduk. İşte 1990’lı yıllarda aşılmaz Kafdağı geçit vermiş, kapanalı çok yıl olan demir kapı açılmıştı.

Konjonktür, masalarımızı süsleyen, tarihimizin arkaik bayrak resimlerinin yanına, Yeni Türk Cumhuriyetlerin soluk alan, taze bağımsızlık kokan, bayrak resimlerini de koymuştu.

Bu heyecanla Türkiye Yazarlar Birliği; soyumuz ve kültürümüzün en büyük ve sihirli eseri olan dilimizi esas alan ve bütün dillerin en yüksek ifade sanatı olan şiir etrafında odaklanan ve yirmi iki ülkeden Türkçe yazan şairlerin katımlıyla, Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’ni düzenledi.

Şölen yüzün üstünde şairin teşrifi ile Osmanlının ilk pay-i  tahtı Bursa ve Selçuklunun son pay-i tahtı Konya’da idrak edildi.

Şölenden sonra soydaş şairlerin izini sürerek bir ayı aşan tempolu bir seyahate başladık.

***

Hangi niyet ve istikamette yapılırsa yapılsın her seyahat, insanın kendi alışılmış vasatının dışına taşma ve farklı olanı algılama cehdi ile âdeta öteleri yoklama idmanıdır.

Orta Asya’ya yapılan bir seyahat, Anadolu coğrafyasını vatanlaştıran Türkler için bir bakıma kendi iç derinliklerinin keşfi manasını taşır. Muhakkak ki seyahatimizin feyzi de bu manadadır.

Güneşin ilk ışıklarının belirdiği o kadim istikamette, hep o  istikamette yani insanlık macerasının, kültür ve medeniyetlerin tulû’ ettiği o kutlu istikamette giderek, (Mehmet Doğan’ın hususen bu ilk seyahatimiz için sloganlaştırdığı) sınırlarımızın dışına ama özümüzün içene doğru yöneldik…

Orta Anadolu bozkırının baharla vedalaştığı o sarışın günlerde, baharını yaz aylarında idrak eden Doğu Anadolu’nun yüksek platolarına doğru, heyecandan kanatlarla uçuverdik.

Heyecanlı idik, evvela bazılarımız ilk defa yurt dışına çıkıyordu. Saniyen hayal evimize taht kurmuş Orta Asya efsanelerinin içine doğru seyrediyorduk.

Elbette ki heyecandan daha gerçek bir güç; anadilimizin zamana, coğrafyaya, aymazlık ve ihanetlere meydan okuyan kuvvetli kartal kanatları ile bizi uçuran sevk-i tabiimiz, tecessüsümüz bu seyahatimize yön veriyordu.

Nahcivan’da başlayıp Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’ı kapsayan bu ilk Orta Asya seyahatimizde, zamanımız yetmediği için Türkmenistan’ı bir başka sefere bırakmıştık.

Dönüşte, Gördüm Redifli Bir Gezinti serlevhalı yazı ile hissiyatımı dile getirmiştim. Yazı o tarihte kapalı devre yayınlandı. Bu ilk seyahate tekrar döneceğim. Ancak seyahat kronolojisi dışına çıkarak Türkmenistan ile söze başlamak istiyorum.

***

Türkmenistan... Oğuz hinterlandının doğu ucundaki ata yurt.

1993’de ikincisini Kazakistan’ın o zamanki bas kalası Almatı’da idrak ettiğimiz, Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’nin üçüncüsünü, Özbekistan’da (Taşkent’te) yapmayı planlamıştık. Ancak Özbek tarafı bazı iç sebepler dolayısıyla şöleni başka bir zamana diyerek erteledi. Ve 1994’te şölen yapılamadı.

1995’te Türkmenistan Yazıcılar Birleşigi teklifimizi kabul etti.

Kazakistan’da olduğu gibi önceden hazırlıklara katılmak üzere şölen malzemelerinden bir kısmını oluşturan, yirmi parça ve 100 kiloyu aşan bir yükle, tek başıma Aşkabat’a gidiyorum.

Uçak yolculuğu; koşuşturma, bekleme, kontrol kuyrukları ekseninde, iradenizi şiddetle elinizden alan, sefer başladığı anda ise, bir koltuğa bağlayıp tamamen esir eden, tabii tasavvurlarınızın,       hislerinizin, algılamalarınızın altını üstüne getiren bir ucube. Yüksek bir hızla seyrettiğiniz halde duruyor gibisinizdir. Bedeniniz bütünüyle hareketsizliğe mahkûm edildiği için de yolculuk şuurundan koparsınız. Yolcusunuz ama hareket etmiyorsunuz.. Bu tatsız ikilem içinde gözlerinizi bir başka mekânda açarsınız. Hele uzun mesafeli yolculuklarda zaman tasavvurunuz ilk anda ciddi sarsıntı geçirir. Üç-dört saatlik saat farkları sizi zamandan çıkarıverir.

İşte bu düşüncelerle sarhoş bir halde, bir yaz sabahının tan ağartısıyla indiğim Aşkabat hava alanında kalabalığın sev-i tabiisiyle yürüyor ve kendimi bir kontrol kuyruğunda buluyorum.

Orta Asya’ya üçüncü seyahatim olmasına rağmen ilk defa kendi başıma, normal akışı içinde bir ülkeye girecektim. Çünkü Kazakistan’da olduğu gibi karşılayanım yoktu.

Şaşkın bir tecessüs ile etrafımı tanımaya, anlamaya gayret ediyorum. Gözlerim fıtrî bir mıknatıs cazibesiyle önce bir karşı cinse takılıyor ve derin bir üşüme hissiyle sarsılıyorum. Bu soğuk esintinin cazibe istikametinden gelmesi ile, daha önceki seyahatlerimde fark edemediğim bir şeyi görüyorum. Üniforma kadına teatral bir duruş kazandırıyor. İlk anda çekicilik sağlamasına rağmen üniforması, mübalağalı kasketinin altındaki garip hâlet-i ruhîyesinin maskeleştirdiği yüzündeki o donmuş ifade içinizi ürpertmeye yetiyor.

Sovyet nizamının korkutmaya endeksli etkileme anlayışının oyunlaştırdığı bu buz piyesi, uzunca bir süre daha sahnede kalacağa benzer diye düşünüyorum. Eski Sovyetler Birliği hinterlandındaki airaportlar, yani hava alanları bu üşüten piyesin uvertür sahnesi.

Hareketin sığlaştığı, fevkalâde zaman cenderesi halinde uvertür başlıyor...

Pasaportunu polise uzatan her kes uzunca bir süre gişe önünde giriş izini çilesi çekiyor. Ne yapıyor diye merak çatlama noktasında iken sıra bana geliyor. Kadın polis (milisa) bir pasaporta bir yüzüme o kadar çok bakıyor ki, artık yüzümü benden iyi tanıyordur diye düşünüyorum. Pasaportumun yazılı ve boş sayfalarını içercesine incelemeye alıyor. Aynı sayfalara dönüp- dönüp bakıyor ve bu bir türlü bitmek bilmiyor. Bakışlar yüzüme yönelince de boş, ifadesiz ama ürkütücü bakışların zehirli oklarıyla tekrar-tekrar kıvranıyorum. Zaman boğazımda soluğumu kesen bir kement gibi... Kalp ritmim bozuluyor. Bu iş bitmeyecek her halde diye düşünürken adeta, sakın bir daha karşıma çıkma diyen hain bir bakışla pasaportu önüme bırakıyor (aslında fırlatıyor ).

Eh bu işkence bitti derken bagajlar ilişiyor gözüme. Eyvah diyor ve etrafıma son bir umutla bakınıyorum. Gelen yok hâlâ.

İçeride hiçbir taşıma aracı ve taşıyıcı bulmak mümkün olmuyor. İş başa kaldı diyerek durumu kabulleniyorum.

Çok sayıda havaleli parçadan mütemmim bagaj hamulemi sürükleye-sürükleye dolambaçlı koridorlardan önce güvenlik noktasındaki cihaza (uçaktan gelen ve sokağa çıkarılacak bagaj için anlaşılmaz bir tedbir), oradan aynı uzaklıktaki mesafede gümrük kontrol noktasına taşımak bagajlardaki her parça hakkında ayrı ayrı açıklamada bulunma keyfiyeti canımdan bezdiriyor.

Bu kontrollerden sonra ülkemden buraya uzanan binlerce  kilometrelik yolu yürümüşçesine kendimi yorgun ve bahtsız hissediyorum. Tahammül zembereği tam boşalmak üzereyken çıkışa varıyorum. Ağır ve havaleli bagaj piramidi altında dişimi sıkmaktan diş köklerim zonkluyor.

Çıkış kapısında bekleyen kalabalıktan şirin yüzlü, beni pişkin bir tebessümle süzen biri yanıma yaklaşıyor (taşıdığım kutuların üstüne yapıştırdığım mübalağalı etiketler kimliğimi ilan ediyor), kendisinin Türkiye Yazarlar Birliği Türkmenistan temsilcisi olduğunu söylüyor. Seviniyorum. Çünki bu kadar malzemenin ağır, ezici yükünden daha kahredici ve ağır olan gariplik hissinden bir anda sıyrılıveriyorum.

Yahu bu Türkmenler nerede diye soruyorum. Muhatabım onlarla ofislerinde buluşacağız diyor. Yüklerimizi bulabildiğimiz en büyük otomobile (hatta orta boy bir otobüs) zar-zor sığdırıp, o yıllarda Orta Asya’nın belki bütün Sovyet hinterlandının en ihtişamlı, en güzel hava limanından şehre doğru hareket ediyoruz.

Şölen dolayısıyla TYB’nin Türkmenistan temsilciği payesi nasbedilen, MEB Türk Lisesi öğretmenlerinden Yusuf Akgül, bu hava alanını bizim Türkler bir yılda tamamladı, hizmete açtılar  diye övünüyor. Dönüp arkama bakıyorum. Çok güzel diyor ve hâlâ uzaktan okunabilen serlevhasını seslendiriyorum: Sapar Mırat  adındaki Airaport. Böylece ben de ülkem adına umut ve gururumu ilân etmiş oluyorum.

Solumda deve sürülerinin ardında beni bilmediğim derinliklerin ufkuna çeken, bu sonsuzluk ufkuyla gözlerimi kudret imtihanına çeken bazen lacivert, gri, mor ve bazen yaldızlı engin…

Çöl. İçimi birdenbire derinliği ile doldurup, tanımadığım bir efsun ile sarhoş etti. Çöl sabahının o ılık havasının sağladığı tatlı hafiflik içinde yüzüyorum.

Yol aniden bir kavşakta sağa sapıyor. Artık sağlı sollu dev panolardan oluşan bir uzun koridorda seyrediyoruz. Panolardaki mesajları okumaya çalışarak ilk intibaları ediniyorum. Hemen bütün  mesajlar, ya ülkenin yöneticisine övgü ya da ülke yöneticisinin  yeni başlayan bağımsızlık sürecinde halkını vatandaşlık şuuru ve kalkınma yönünde motive etme amaçlı sözleri.

Bir alt geçit çıkışında yol, büyük binaların biçimlediği bir duvara doğru akıyor. Yine dev panolar... Bu sefer ülke yöneticisi âdeta şeddadi bir ekrandan, başşehrine gelenleri tebessümle karşılıyor.

Yol yeni bir kavşaktan uzun ve geniş bir caddeye sapıyor. Yusuf, Türkmenlerin büyük şairi; “Mahdumguli Caddesi” diyor. “Mahdumguliyi biliyorum, rölyefini yaptım, şölen büyük ödüllerinden biri onun adına verilecek.” diyorum.

Yine yol kenarlarında motivasyon panoları ve resmi binalarda hemen hepsinin kapı üzerlerinde yer alan Türkmenbaşı posterleri. Az sonra bir bina önünde duruyoruz. Az sonra bir bina önünde duruyoruz. Yusuf, “Burası Matbuğat Minıstırlığı, Türkmenistan Yazıcılar Birleşigi de bu binada. Zaten başkan Atamırat Atabayev Minıstırın yardımcısı” diyor.

Bina henüz kapalı. Yükümüzü kapının yanına yığıp bekliyoruz. Muhtemelen iki saat sonra, birileri gelmeye başlıyor. İçeride kapısında Yazıcılar Sayuzu (Birliği) yazan oda ise hâlâ kapalı.

Orta Asya’da gittiğimiz diğer bütün ülkelerde (buna Azerbaycan da dahil) yazarlar birliği binaları, müstakil ve şatafatlı idi.

Beklerken ministır geldi. Tanıştık. Bir baş selamı bir tebessüm  ilgisi ile yürüyüp gitti. ‘Temsilci’ arkadaşa çok sert sitemler ediyorum.

Aramızdaki protokole rağmen şölenin akıbeti hakkında endişeye düşüyorum. Yusuf beni teskin etmeye çalışarak, işin Türkmenbaşı’nın fermanı ile garanti altında olduğu söylüyor. Neyse bir Rus Hanım görevli gayet nazik bir şekilde bizi odasına alıyor, çay ikram ediyor.

Bekliyoruz. Annem aklıma geliyor, uğuz oğul uğuz diyen sesi ile beni yatıştırıyor.

Çok uzun bir süre sonra, oldukça esmer, mütebessim bir zat geliyor. Yusuf, Atamurat Bey diye tanıştırıyor. Adam getirdiğim malzemeyi görünce işin ciddiyetini kavrıyor. Bir yerlere telefon ediyor: köb govi zatlar getirmiş diye benden bahsediyor.

Hiçbir hazırlık yapılmadığını, işin sıfır noktasından planlanıp, organize edilmesi gerektiğini kavrıyor ve hızlı bir inisiyatifle duruma el koyuyorum. Arkadaşım dersi olduğunu söyleyerek ayrılıyor.

Az sonra cumhurbaşkanlığı katından birileri geliyor. Şölen organizasyonunun Türkmen tarafı sorumlusu, cumhurbaşkanlığında basın yayınla ilgili seksiyonun yöneticisi Sapargeldi Hanov.

Müzakere ediyoruz. İaşe ve ibate yükümlülüğünü aramızdaki protokole rağmen bize yüklemeye kararlı görünüyorlar. Çözüme ve ahde zorlayınca beni kültür işlerini de uhdesinde bulunduran cumhurbaşkanı yardımcısına götürüyorlar. Rahat yol kıyafetimi değiştirme fırsatı dahi bulamadan, Oraz Aydoğduyev’in (Cumhur Başkanı Yardımcısı) odasına varıyor ve meseleye uzlaşma ile çözüm buluyor, hazırlıkları hızla tekemmül ettiriyoruz.

İki gün sonra, Türkiye üzerinden katılacaklar Aşkabat’a intikal ediyor. Karşılayıp misafirhaneye yerleştiriyoruz.

Ancak protokol gereği Orta Asya ülkelerinden gelecek şairlerin davet ve getirme işi de iyi takip edilmemiş, şölen, planlananın rağmına eksik katılımla başlamıştı.

Türkiye bu tarafıyla da üzerine düşeni yapıp Orta Asya dışındaki ülkelerden katılan şairleri Aşkabat’a getirmişti.

Çok zengin bir şölen programı uygulanmaya başladı: şiir matineleri, ortak dil, edebiyat, kültür meselelerinin işlenip tartışıldığı panaeller, konferanslar, sanatçı arkadaşlarımız Bayram Bilge Tokel ve İrfan Gürdal konserleri..

****

Arkadaşlarımız bu faaliyetlerden birini sürdürürken ben, Atamurat Atabayev’in odasında yalnızım. Ödül ve berat töreni için hazırlık yapıyor, törenle ilgili malzemeleri gözden geçiriyorum. İçeriye uzun boylu genç bir hanım giriyor. Atamurat yok mu diye soruyor, odanın ortasına doğru yürüyor. Başka yerde olduğunu öğrenince beni merak ediyor. Kendimi tanıtıyorum. “Ben, Türkmenistan’ın yaş şairlerinden Şehribostan. Mahdumguli Üniversiteti’nde kandidatlık (doktora) işliyirem” diye tanıtıyor kendisini.

İçimden ona doğru akan bir şeyler hissediyorum. Kalbimi titreten bu seyirme, sapmaya mütemayil bu nefsanî hal, yerini giderek hayret ve hayranlığa bırakacaktı. Bu hayret ve hayranlık bir iç toparlanmaya, doğrulmaya vesile olacaktı.

Yüzündeki mehabet, duruşundaki vakar, onu manen bir iffet zırhıyla donatıp kendisiyle beraber beni de emniyet altına alıyor.

Masada duran şölen büyük ödüllerine bakıp, bunlar ne diye soruyor. Henüz cevap almadan ödüllerden birine uzanıyor, bu Mahdumguli diyerek heyecanlanıyor. Ben Mehmet Akif ’i göstererek bu da bizim Mahdumguli’miz diyorum. Akif rölyefini de aynı heyecanla inceliyor ve ondan mısralarla bana cevap yetiştiriyor. Sonra daha da şaşırıyorum: Necip Fazıl’dan şiirler okuyor (buralarda Türkiye’den Nazım ve bazı solcu şair ve yazarlar dışında kimse pek bilinmez).

En son şiirini okumasını rica ediyorum. Çok güzel bir şiirini dinliyor ve etkileniyorum.

Mahdumguli’nin bütün Türkmenler için büyük bir değer olduğunu, ama kendisi için daha fazla bir şey: hayatını bütünüyle değiştiren mürşidi olduğunu söylüyor ve ekliyor, ben Rus kızlarına özenen, kendi halkına yabancı olan, Ruslar gibi giyinen onlara benzemeye çalışan bir kızdım. Mahdumguli yıllar ötesinden benim hidayetime vesile oldu. Hak yoluna ulaştırdı.

Türkiye’de düzenlenen bir yarışmada dereceye giren natını okuyor.Maşallah barekallah!” diyerek alkışlıyorum. Bana şöleni soruyor.Nasıl bilmezsin?” diyorum.

“Bunlar beni pek istemezler.” diye sitem ediyor.Onlar unutmuşlardır sen gel.” diyorum. Hayır, diye başını sallıyor.

Aklıma Atamuradın verdiği, törene katılacak Türkmen şairler listesi geliyor. Bakıyorum ve ismini gösteriyorum. Yüzüne çocuksu bir gülümseme yayılıyor. Teşekkür ediyor, ayrılıyor.

Kafamdaki bu ülke ile ilgili bazı menfilikler (ki hepsi ortak faaliyetimiz esnasında üslûp farklarından kaynaklanan o günlere mahsus intibalardır) bu genç hanımın estirdiği müsbet hava ile siliniverdi. İlk fırsatta arkadaşlarıma anlatıyordum. İstihza ile dinliyorlar beni. Ancak tanıdıkça herkes kendine göre bir anlayışla ona bağlanıyor.

Adı bir anda gurubumuz arasında efsane gibi dolaşmaya başlıyor. Mehmet Doğan; alışılmış muzipliği ile dünyanın en hızlı  kurulan fan kulübü: Şehribostan Fan-Kulüp diye eğleniyor.

Şehribostan, şiir matineleri ve ödül töreninde okuyacağı şiirleri ile gönülleri fethe devam edecektir. Derken şölenin son faaliyeti olan, seremoni faslına gelindi. Katılım beratları ve o yıl: Mehmet Âkif Ersoy, Mahdum Guli ve Kaşgarlı Mahmut adına tanzim edilen büyük ödüllerin verileceği muhteşem Mollanefes tiyatrosundayız. Salonun tanziminde garip anlaşmazlıklar yaşıyoruz: bir arka plan oluşturmak gayesiyle önceki şölenlerin de afişlerini o yılın afişiyle asmak istiyoruz, izin vermek istemiyorlar. Kararlı bir tavırla meseleyi hallediyoruz.

Tören, Mehmet Doğan’ın büyük takdir toplayan konuşmasıyla başladı. Atamurat Atabayev’in şiir ve dilimiz konulu vukuflu konuşması da çok güzeldi (salondaki şâir katılımı- Türkmen tarafı itibariyle- karşısında taaccüb ediyor, nezaket gereği ses etmiyoruz).

Şölen büyük ödülleri Türkiye, Afganistan ve Makedonya’ya gidiyor. Türkmenistan, ev sahibi ülke olması hasebiyle değerlendirme dışı tutuluyor.

Katılım beratları verilirken bir ara bakıyorum çok sayıda (mevcudun üçte biri kadar) hediye çanta ve berat, birileri tarafından götürülüyor. Müdahale ediyorum, araya matbuat bakanı giriyor ve katılmayan arkadaşlarımız için ayırıyorum diye beni ikna etmeye çalışıyor. Kendisine; mertebeli mınıstır, şu salona bir bakın lütfen, şair olarak –birkaç istisnasıyla- bizim aracılığımızla gelen misafirler. Bu insanlar dünyanın dört bir yanından kalkıp geldiler, ama sizin adlarına telaşa düştüğünüz insanlar bir bakıma kapının önünden içeri girmediler. Biz bu duyarsızlığı Türkiye’den onlar için getirdiğimiz hediyelerden ve beratlardan mahrum ederek cezalandıracağız. Bu kararımız özellikle sizin itibarınız adına da takınılması gereken bir tavırdır. Sizin bu duruma karşı tavrınızı tayin ise bize düşmez dedim. Bizi dinleyen Türkmenistan Yazıcılar Birleşigi Başkanı Atamurat Atabayev mahcup ama takdirkâr bir şekilde beni tasdik etti ve tavrımdan dolayı kutladı.

Aşkabat’ı şölen programı içinde heyetin tamamı ile birlikte gezdik. Daha doğrusu Çöl Pazarı ve Atçapar (hipodrom) dışında, üzerimdeki organizasyon görevi dolayısıyla şehir gezisi turlarına katılamamıştım.

Çöl Pazarı muhtemelen dünyanın en kalabalık ve en renkli açık pazar yeri. Mahşeri bir kalabalıkta, haftada iki kere çölün kızgın kumları üzerinde kurulan bu pazar, heyetimizdeki hemen herkesi etkilemişti. Gece yarısından itibaren kurulan ve sabahın ilk ışıklarıyla faaliyetini başlatan pazar, öğleden hemen sonra sıcağın tesiriyle dağılıyor.

İnsan hemen şehrin varoşlarında başlayan çölün kıyısında kurulan bu pazarda, kendisini destanların dünyasında yaşıyor sanabilir.

Hangi sergiye varırsanız varın, zaman tasavvurunuzu altüst eden bir iklimin baş döndürücü havasını solursunuz. Özellikle Oğuz soyunun ruh asaletinin, muhayyile kudretinin destanı olan Dede Korkut’un tipler mahşerinde hissedersiniz kendinizi. Soyumuz kültürünün bu coğrafyadaki maddi unsurlarını görüp tanımak, hıfzetmek ihtirası ile sergiler arasında dönüp dururken bu kumlar üzerine yayılmış, sanki kumlardan fışkırıyormuşçasına bolluk kanaati neşreden, her biri ayrı sanat ve ruh kemâli numunesi olan bu kültür sofrası, iştihâmı ve hayretimi kamçılarken aklıma, Aşkabat’ın büyük caddelerinden biri olan Hudayberdi’de, bir resmi bina üzerinde rastladığım panodaki yazı geliyor: çöl saçağımızın bereketidir. Saçak… Yani sofra.

Satıcılarla kurabildiğim rahat ve eğlenceli diyalog heyetimiz üyelerinin, adlarına pazarlık etmem yönündeki taleplerine sebep oluyor. Böylece çevreyi okuma keyfinden kopup, alelâde alışveriş maslahatına maruz bırakılıyorum.

Sürekli bir şeyler satın alan bir yabancının etrafı malını satmak için tazyik eden satıcı halkaları ile sarılıyor. Bir ara üzerime çarpıp düşen taş parçaları hissediyorum. Bir kadın satıcının oturduğu yerden yönelttiği bir tâciz bu. Hafif bir öfke ile sorgulayınca kadın, cebime ve üzerimdekilere dikkat etmemi öğütlüyor. Mahcup bir tebessüm ile ikazı için teşekkür ediyorum. Bu digergam mübayya işgüzarlığı ile pazar yerine ayrılan zaman doluyor. Pazarı umumen tanıma işi bir başka sefere kalıyor. Sırada atçapar var.

Türkmenistan Bayrağı’nın üzerinde ay ve beş yıldızın (beş eyaletini ifade için) yanı sıra halı motifleri (tireleri yani Türkmen boylarını ifade için) de yer almaktadır.

Türkmen devlet armasında da halı motiflerinin çevrelediği daire içinde Türkmen Atı yerleştirilmiştir.

Çin kaynaklarında cennet atları diye tavsif edilen o efsane hayvan.. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine, bu hayvanı görünce gönülden hak veriyorum.

İşte bu Türkmen atı; güzelliği, yüksek sürati, uyum kabiliyeti, dayanıklılığı, bir ceylan görüntüsündeki narinliği ile Arap ve İngiliz atlarından daha güzide bir mevkîe layık.

Türkmen devlet teşkilatında bu iki milli unsur, -at ve halı- birer bakanlıkla ifade edilerek ehemmiyetinin altı çiziliyor.

Atçapardan, gün boyu devam eden yarışlardan birkaçını seyrettikten sonra ayrılıyoruz. Benim bu seyahatteki Aşkabat’la ilgili intibalarım bu anlattıklarımla sınırlı kalıyor. Daha sonra çok sayıda Aşkabat seyahati ile intibalarım oldukça genişleyecek.

Her neyse şöyle-böyle de olsa bizim hazırlık, plan, emek ve niyetimizin tam karşılığı olmasa da şölen programımızı tamamlayıp, sorumluluğunu taşıdığımız heyet üyelerinin Türkiye’ye dönüşlerini sağlıyoruz.

Türkmenistan misafirperverlik örneği olarak içimizden makul sayıda bir gruba ülkenin tarihi yerlerini gezdirmek için hazırladıkları programa Mehmet Doğan, Muhsin Mete, Merhum Âkif İnan, Cemal Kurnaz, Ahmet Kot, Atilla Maraş, ben ve programın Merv kısmında da Bayram Bilge Tokel, İrfan Gürdal ile Vahap Akbaş katılıyoruz (Lütfi Şehsuvaroğlu, Türkiyeden görevli olarak bulunan bazı dostlarının ısrarı ile Aşkabat’ta kalıyor).

Seyahat mihmandarımız, mezkûr şölenimizin Türkmen tarafı sorumlusu Sapargeldi Hanov.

Merv’e doğru

Merv, şimdiki adıyla Marı şehrine doğru trenle hareket ediyoruz. Daha önceki Orta Asya seyahatlerimizde aşinası olduğumuz bu eski, salaş Sovyet dönemi trenlerinin hatıraları ile dopdoluyuz. Yâd ediyoruz.

Sohbetlerimiz esnasında görüyoruz ki mihmandarımız Sapargeldi Bey, Türkiyat konularında ve Türkçe üzerinde derin vukufu olan bir uzman, özellikle de bir etimolog. Bu dostumuz  Sovyet dünyasında az rastlanacak şekilde dinî konulara da derinden ilgi duymakta ve şaşılacak derecede bir birikim sahibi.

Söz dolaşıp Oğuz meselesine geliyor. Konu etrafında uzun yıllara dayanan çalışmaları olduğunu öğreniyoruz. Bir ara bizim Erzurum’da yaygın bir kanaat olan ve annemin de saflık manasında sıkça kullandığı uğuz anlayışından söz ediyorum. Bazı durumlarda bu garip kanaate hak verir gibi olduğumu, ama çoğunlukla içime sindiremediğimi belirtiyorum. Sapargeldi Bey, söz konusu kanaatin Türkmenistan’da da –bir zerafet (mizah) örneği olarak- aynen paylaşıldığını ve daha da zengin karşılıkları olduğunu söylüyor. Ve yazımın epigrafında yer alan tekerlemeyle birlikte başka örneklerden de bahsediyor ve hemen ekliyordu; bu, kendinden emin bir kavmin mazmunu bizzatihi kendisi olan satira  (mizah) anlayışıdır. Fıtratındaki saflık ve doğruluk vasıflarının, onu, zaman-zaman istismara muhatab kılması, bu temel insanî vasıfların zaaf sebebi olması halini, bir iç müşahede ile mizah malzemesi yapabilme zekâ kabiliyetini, kendini aşmışlık olarak yorumluyor. Bu bakış açısı hoşuma gidiyor.

Trenimiz, gecenin yıldız yağmuru ile rahmet bulduğu bozkırın bağrında ilerlerken, İrfan Gürdal ve Bayram Bilge Tokel’in mûsikîsinde Türkiye ve Orta Asya’nın solukları birbirine karışıyor, hepsi meçhul ve uzak sadaların dağılıp aksettiği bir mıntıkaya gidiyordu.

Mûsikî, hazin bir şeyin, kaybolanın ve arananın, sanki sadece  hayalini aksettiriyor.