Taşavuz’a iki saatlik bir mesafedeki menzilimize, sınır aşarak ulaşıyoruz. Bir kalıpta dökülmüşçesine yekpare kerpiç surları takip eden yol, Buhara Erki’nin girişindekine benzer tuğla ve balçıktan yapılmış şehir kapısının önünde durunca heyetimizdeki herkes heyecanlanıyor, arabadan adeta birbirimizi iterek iniyoruz.

İki kuleli kapı aralığının dar açısından -görebildiğimiz kadarıyla-, masalsı ihtişamıyla gözlerimizi kamaştıran Hive’yi, soluklarımızı tutarak seyrediyoruz. Heyetimizi Köhne Erk diye tavsif ettikleri eski iç kale kapısında karşılayan sıcakkanlı Özbek görevliler, bize şehirlerini gezdirecek.

Kısa bir tanışma faslından sonra arkalarına düşüyoruz.

Kapı girişinde yer alan dev silindir şeklindeki kule, üzerinde mavi, kırmızı, sarı, beyaz sırlı tuğlalar ve kuşaklar halinde değişik motiflerin oluşturduğu tezyinatı ile henüz inşa ediliyormuşçasına yeni.

Daha girişte bizi karşılayan eski zaman hazinesinden, coşkun bir dibace…

Asırlar öncesinin itinasıyla, süsün burada kütle ağırlığını kaldırdığını görüyoruz. Işığın cevheri ile sırlanan tuğlaların örgüsü, ses dizilerinin kompozisyonu gibi şekillenerek harikulâde bir göz nağmesine dönüşmüş.

İbda etmenin ne olduğunu bilen usta ellerin sihri marifetinde, minare inşası niyetiyle başlanan ve basit bir kule formuna dönüşen yapı, tamamlanamadığı halde tamam olmuş.

Harezm tarihi üzerine kuş uçuşu bir seyir

Özbek heyet içinden başı doppili; tarih profesörü ve milli sanatlar uzmanı, Abdulla(h) Abdurrasulov, dev sütun fonun (Kalta Minar) önündeki kademeye çıkarak bu tarihi, tabii kürsüden Harezm ve Hive dersine başlıyor.

Müthiş bir ferasetle Türk misafirlerinin anlayabileceği bir dil seçiyor, Özbekçeye kaçan bir Türkmence ile hitap ediyor. Bu da bize Sapargeldi’ye daha az müracaat etme fırsatı kazandırıyor.

Abdulla(h) Eke öncelikle Harezm tarihi üzerine kuş uçuşu bir seyirden sonra sözü Hive’ye getiriyor. Şehrin geçirdiği tarihi ve coğrafi evreleri, yine ayni kuş uçuşu metotla anlattıktan sonra şehrin adının dahi önüne geçmiş hemşehrisi olan, beynelmilel şahsiyetlerden gururla söz ediyor.

Harezm’in tarihinde Beruni’nin çağı diye tavsif ettiği dönemin, hızlı iktisadi gelişiminin istikrarlı ahenginde ortaya çıkan gurur verici manzarayı tasvir ediyor. Şehirlerin sayısında gözle görülür bir artış olduğunu, kamu çalışmaları ile mimarisinin göz kamaştırdığını ve tarihi kayıtların, Amuderya’nın aşağı çığırı boyunca dağılmış 30’dan fazla şehirden bahsettiğini, ancak bu eski yerleşimlerden yalnızca Hiva’nın sebatla bir şehir olarak ayakta kaldığını söylüyor.

Hiva’nın Harezm devletinin başkenti haline gelmesi ancak 1556’da Dosthan ibn Boci’nin hükümdarlığında, şehrin gerçek bir başkent olarak yükselişi ise büyük çapta anıtsal yapıların inşasının başlatıldığı Arap Muhammed Han’ın hükümdarlığında (1602- 1623) olmuş. Arap Muhammed Medresesi ve Cuma Mescidi ve Anuşahan hamamı o devirin anıtları arasında özel olarak anılmayı hak etmekteymiş.

Harezm hükümdarları Me’mun ve Ebulgazi Bahadır Han’dan, dönemin ilim ve kültür hayatından, coşkun bir eda ile söz ediyor.

18. yüzyıla gelindiğinde “hanbâzi” yani hanların oyunu olarak tarihe geçen fetret dönemi, İran işgalini getirmiş (1740). Bu yıkımı 1768’deki veba salgını izlemiş.

1770’e gelindiğinde Muhammed Emin İnak, savaşan taraflara da ağır kayıplar verdiren harplere bir son vermeyi ve Harezm topraklarını birleştirmeyi başarmış. Bu, tarihçi V. Bartold’un “yeni Harezm’in kuruluşu” olarak adlandırdığı şeyin başlangıcına damgasını vurmuş. 19 yüzyıl. kültürel hayat seviyesinde nispeten bir artış, kamu çalışmalarında bir genişleme ve de yerel ticaret ile el sanatlarında gelişmeye fırsat vermiş.

Horasan’a yapılan dönem dönem akınlardan sonra mezkûr güney bölgesinin 20.000 sakini zorla Harezm’e yerleştirilmiş.

Bu nevzuhur iş gücü akını, 1842’de Muhammed Yakub Mehtar’ın 6 km uzunluğunda, 10 kapılı yeni bir kale duvarını yalnızca 30 günde inşa ettirmesini mümkün kılmış.

Refyanik Nurullabay ve Nurullabek adlı üç bahçe de şehrin dış kısımlarına inşa edilmiş. O zamandan beri şehrin etrafındaki halkaya Dışhankale (Dış Koru) deniliyormuş. Şehrin planındaki değişimi övmek için zamanında birkaç kaside yazılmış.

Şair, tarihçi ve Hiva’nın yerlisi Muhammed Rıza Âgâhi (1809- 1874), kale duvarının inşasını şu sözlerle tasvir etmiş: “Hisari huş bina” (Ahenkle inşa edilen bina) ebced hesabına göre bu tasvir, Hicri 1258 (miladi 1842) yılına denk düşüyor.

18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başları Harezm’in sanat ve kültüründeki bir diğer ilerlemeyle damgalanmış. Bu zamandan sayısız edib ve musikişinas usta günümüze devasa bir miras bırakmış.

20. yüzyılın başlarında Harezm de Devrim’in etkisinden nasibini almış. 1920’de Harezm çapında düzenlenen ilk Halk Temsilcileri Kongresi’nde başkenti Hiva’da olmak üzere Harezm Halkı’nın Sovyet Cumhuriyeti (HHSR) ilan edilmiş. 1924’ün milli toprak kısıtlamasından sonra HHSR, Özbek SSR’sı içinde yer almış.

Abdulla Eke bu tarihi ve tabii kürsüdeki dersini şu sözlerle tamamladı: “Hiva zaman sınavına karşı ayakta kalmıştır. Yeni yaşama alanlarına olan talep bütün eski, köhne, modası geçmiş ve gereksiz olanları acımasızca yok etmiştir. Tam da bu sebepten ötürü çağdaş Hiva’daki çoğu yapı 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki zamandan kalmıştır; daha öncelerden kalma yapıların kalıntıları yerin altında, birikmiş, yığılmış kültür katmanları arasındadır.”

Birçok seçkin anıtın eşsiz bütünlüğü

Rehberimizin ardında şehrin cömert hazinelerinden payımıza düşeni almak için adeta koşuşturuyoruz.

Hiva şehri milli mimari gelenekleri açısından birçok seçkin anıtın eşsiz bir bütünlüğünü sergilemektedir. Şehrin iç kısmı, İçhan-kale, abidevi yapılar ve Türkistan’ın yüzlerce yıllık mimari geleneklerini yansıtan bütünlük bakımından son derece zengindir.

Muhammed Rıza Agâhî şöyle yazmış:

“Bu dünyevi toprakların saray ışıltıları

Rakiptir gökteki aya ve güneşe

Yüzlerce desenle parıldar duvarlar

Ve tam bir neşedir bu, gönüle ve göze”

Şehir, klasik dönemlerde mescitleri, medreseleri ve sanat ortamları ile Orta Asya’da kutlu bir yer olarak efsaneleşti.

Arkeolojik kazılardan şehrin kumlar üzerine kurulu olduğunu öğreniyoruz.

Orta Asya’daki şehirlerden büyük bir kısmının anası olan Amuderya; zalim rüzgârlarla eriyip yok olan bir şeyi, varlığın simgesi ve hayatın menşei olan toprağı bir ilaç gibi binlerce kilometrelik havzasından taşıyarak bu kızgın çöle can bahşedip, bu yokluk sahrasında dirilişin maya tuttuğu vahalar kurdu.

Bu şedit çöl ortamında, çoraklığın, bitmişliğin bu son kertesinde, hayatı yeniden ibda eden irade ise; Ceyhun’un uzun güzergâhından toplayıp, biteviye taşıdığı toprakla hem tabiatı hem de zamanı ve eşyayı fethetti.

Işığa ışık katan bu esrarlı mekânların aklı ve rakamları aşan geometrisiyle mimari plastiğin bu iddiasız, mütevazı ihtişamını inşa etti ve çölün cehennemi sıcağına karşı, gölgenin bu noksansız yelpazesini, ihtiyar kıtanın merkezine koyup mekânı fethetti.

Şöyle rasgele bir sur duvarı üzerinden baktığınızda orada, bir soyun cevherinin gerçek yüzünü görürsünüz. Öylesine bir cevher ki, bu şehre ebedilik vasfı yanında, balçığın yerdeki çekim gücünü yenen, kuş tüyleri gibi uçuşturan, kütle ağırlığını yok eden bir vasıf sağladığını görürsünüz.

İşte, şehrin aynasında sonsuzcasına saklı kalacak olan bu cevherin yüzüdür.

“İnsan bu yüze ruhu ile bakmalıdır” diye söyleniyorum. Heyetimizde yer alan Cemal Kurnaz dostumuz teşbih ve hükmü, bağlamına dahi bakmadan “hoş” bularak keyifleniyor, keyiflendiriyor.

Bu şehrin etrafında nefes nefese dolaşırken binalardan surlara, surlardan binalara doğru hareketlenen, kenar çizgilerinden fışkıran dalgaların, tıpkı çekilmiş kılıçlar ve bayraklar gibi, nasıl saf ve büyük jestler halinde yükseldiğini, büklümlerle dönüp durduğunu ve asıl kütleye oturduğunu taşkın bir hayranlıkla görürsünüz.

Berrak ve belirgin... Gönül aynamda raks ede ede.

Bu hislerle kendimizi hanlar karargâhı diyebileceğimiz Köhne Erk ve Taş Avlu saray manzumesi içinde buluyoruz.

Taş Avlu zeminindeki tuğlalara bakıp: “neresi bunun taş” diye söylenirken bir-kaç saat önce geldiğim şehrin adından dış- dışarı mânâsına ulaşmak zor olmuyor.

Taşavlu 1831-1841; bu saray daha sonraki mimari stillerin seçkin bir örneği ve Hiva mimarisinin neredeyse tüm özelliklerini vücuda getiriyor.

Taşavlu bir saraylar manzumesinin tamamını ve yüksek, tuğla duvarlarla sarılı ikametgâh binalarını kapsar. Duvarın pürüzsüz yüzeyinin dışı küçük kuleler ve sokak lambalarıyla canlandırılmakta ve girintiler ile taçlandırılmaktadır. Kabul avlusu (arz-avlu) ve eğlence salonunu (işrat avlu) içeren güney yarı ilk olarak tamamlanmış, harem ise bu manzumeye (komplekse) daha sonra eklenmiş.

Arz avlu ve işrat avlu bir sürü ortak kompozisyon özelliklerini paylaşıyor.

Kuzeyden güneye doğru hafifçe meyilli olmak kaydıyla dikdörtgen biçimindedirler. Yüksek eyvanlarıyla ana salonlar geriye kalan üç yanın üzerinde bulunuyor. Bunların da üstünde, yani her bir avlunun ikinci katında, geniş eyvanlı bir oda var. Bu ana eyvanlar kuşkusuz her saray kompozisyonunun merkezidir. Eyvanlar iki kat yüksekliğinde olup geleneksel orta direk ile desteklenirler. Kenar duvarları ve cephe, dekoratif köşe kulecikleriyle güçlendirilmişlerdir (güldeste). Eyvanların duvarları neredeyse tamamen çini tablolarla kaplıdır. Rehberimiz: “bu çinilerin esrarlı parıltısı, gün ortasında alternatif bir güneş, akşam karanlığında ise ay gibi parıldar” diye öğünme fırsatını kaçırmıyor.

Taş Avluya bakan bütün duvarlar, -çini panolar ve balkon düzenlemeleri ile- gözler için bitmeyen bir ziyafet sofrası…

Eyvan korkulukları, tavan ve sütunlardaki ahşap ve sütun kaidelerindeki mermer ve taş işçiliği ile oyma, hâk ve kalem işleri, eşyaya, maddeye ruh üfleme vasfımızın en ışıltılı aynaları.

Üçüncü ve en büyük avlu doğudan batıya doğru uzanan bir dikdörtgen formunda. Beş adet standart yaşama alanları dizisi ve üç koridor saraydaki iki kat boyunca yerleşmiş. Yaşama alanları, sütunlu bir eyvan ve birkaç küçük odadan oluşuyor. Karanlık bir yeraltı ardiye odası asma kata çıkan merdiveniyle birlikte sarayın derinlerinde yer alıyor.

Bu müze şehrin müzesi –müze içre müze- çok zengin bir envantere sahip olmamakla beraber, etnografya unsurları itibariyle etkileyici… Ayrıca duvarlardaki tarihi resmigeçitle bir hafıza bandı (kuşağı) kurulmuş. Geçmişi geleceğe taşıyan bir temaşa fırsatı…

Rehberimiz Abdulla(h) Eke bizi Taş Avlu eyvanlarının birinden dama çıkarıyor. Şehri daha kolay ve hızlı kavramamız için; saraylar, kervan saraylar, medreseler, darvazalar (kale ve sur kapıları), mescitler, türbeler ve minareler ile kanal ve su yapıları (havuzlar, köprüler, dolaplar, köprüler vb.) olarak kategorize ediyor.

Şehrin tamamına hâkim bu cihannümâdan elimde teksir edilmiş, detay bilgilerin bulunduğu kâğıtlarla iniyorum. Artık rahat rahat fotoğraf çekebileceğim.

Nefes nefese Hive sokaklarına dalıp çıkarken üzerimde odaklanan yaşlı bir çift gözün derin ve melûl bakışı bana, ka derinin talihsizlik rüzgârlarıyla bu şehre savrulmuş bir vatan cüdayı, -İstanbullu Hüseyin Efendi’nin hikâyesini- hatırlatıyor. Adama yaklaşıyor, selam veriyor, adını soruyorum. Bakışlardaki melâl, yerini şüphe ve tedirginliğe bırakıyor. Soruma cevap vermeden “kimsin” “neredensin” diye karşı sorularla mukabele ediyor. Adım ve ülkem bakışlarına sevgi ve güven parıltıları taşıyor. “İstanbul güzel mi, yaşıl köb, derya govi mi?” diye soruyor.

Nihayet adını da öğreniyorum. Arif Efendiye -yaşını hesaplayarak- İstanbullu Hüseyin Efendi’yi soruyorum... Abuk bir soru olduğunu düşünerek kızarıyorum.

Seksen üç yaşında ve hep Hive’de yaşamasına rağmen bu kişiyi tanımadığını, hatta duymadığını ancak araştırmak için yardımcı olabileceğini söylüyor. Vaktim olmadığını anlatıp, teşekkür ediyor, ayrılıyorum.

Etrafımı insiyaki bir halde tarayarak ağaç ve yeşil tespiti yapmaya çalışıyorum. Az önce vedalaşıp ayrıldığım adamın yüzü beliriyor ve bana “İstanbul mezarlıklarında serviler vardı. Burada yok” deyip siliniyor.

Durup; sırtımı ahşap bir sütuna dayayıp, gölgesi üzerime düşen cılız, ancak yaşlı olduğunu gövde yapısından tahmin ettiğim, kurak iklim ağacına bakarak ve muhtemelen benim çocukluk veya ilk gençlik yıllarımda dünyasını değiştirmiş bu vatancüda insanın garip vatan hasretini -ölümünden kim bilir ne kadar yıl sonra- bir iç sızısı halinde hissediyor ve ağlıyorum.

Hayatım boyunca dinleyip okuduğum vatan cüda hikâyeleri beni hep derinden etkilemiştir. Sultan Cem, Şehzâde Bayezid, Sultan Vahdeddin vb. herkesçe malum hikâyelerle başlayan vatan cüda hüznü ruhuma derin temeller eşmiş olmalı ki bu gizli, örtülü ve şairane has t ifadesi beni ağlatıyor.

Küçük ve yumuşak bir elin temasıyla irkiliyorum... Ağlamamdan etkilenmiş olsa gerek beş-altı yaşlarında, güneş yanığı yüzlü, yalın ayak bir kız çocuğun, şefkatli bakışlarıyla karşılaşınca mahcubiyetle toparlanıyorum. Fotoğraf çantamda bir avuç şeker ve sakız çıkarıp uzatıyorum. Almak istemiyor.

Yaşlı bir hanımın ikazı üzerine alıp koşarak uzaklaşıyor.

Şehrin geçmişiyle dolu ya da yüklü olmadan onu anlamak, hissetmek mümkün olmuyor.

Burada yaşanmış, yaşanan hayatları ve tuğla ya da kerpiçlerden müteşekkil yapıları anlamak için muhakkak ki, ortak bir ruhu taşımak gerekiyor. Ortak ruh için ortak tarih ve coğrafya şuuru gerek.

Bir yerlerden kulağıma Özbek hanendelerinin o davudi – pesten- edasıyla söylenen bir âşina gazel ulaşıyor. Hızla sese doğru yöneliyorum... Sağdaki ikinci sokak aralığında, arkasına takılmış çok sayıda çocuğun refakatinde başı doppili, bağrı nerdeyse göbeğine kadar açık, belinde rengi solmuş, yıpranmış ipek kuşağı, yalın ayak, müheykel bir genç, vücuduna müsemma bir ses ve edayla Fuzulî gazeli okuyor:

“Kamu bimarına cânân, devâyı derd eder ihsan,

Niçin kılmaz bana derman, beni bimar sanmaz mı?”

Bir gölgeye sığınıp içimde tarifi imkânsız hislerle, yüreğim çarpa-çarpa çocukluğumda, kendi coğrafyamda sıkça rastladığım destancı tipinin, orta çağdan günümüze tayüzyıletmişçesine destansı bir numunesi ardından, -sıcak havanın oluşturduğu illüzyonla- kıpırdayan siyah granit taşların arasında tabahhur edip sokağın sonuna varmadan silinişini seyrediyorum.

Bir başka sokak aralığından İslam Hoca Minaresi, güzelliğin bayrağı gibi yükseliyor. Yanında, mimari anlamında pek mütenasip olmayan cesametiyle, adeta ezilen İslam Hoca Medresesi...

Kocaman gövdenin hantallığı, bezeme unsurları ile yumuşatılmış. Tepedeki dikdörtgen nişlerin içine yerleşmiş kemerli pencere açıklıkları, çini kafeslerle perdelenmiş.

Pencereler üzerinde, minare çapının en dar noktasında, konik bir boru görüntüsünü mimari güzelliğe yükselten, basit, ama dâhiyane bir çözümleme ile karşılaşırsınız. En dar noktadan ters açılımla genişleyerek üst-üste yerleştirilmiş mukarnaslı çini halkaların meydana getirdiği taç, mini bir çini kubbeyle tamamlanmış. Tacın tacı diyebileceğimiz alem ise, bu minarenin alamet-i farikası... Türkistan’daki alemlerde hilal, gökteki şekliyle durur. Burada adeta gizli bir el hilalin bağlı olduğu kaideyi eğerek, bizdeki “dua” konumuna getirmiş. Sanki rüzgârdan eğilmiş gibi... Bu deformasyon minareye, ayrı bir âhenk ve sevimlilik katmış.

Etrafında dönüp-dönüp fotoğrafını çekiyorum.

Bu arada gözüme –hatta içime batan- bir arızayı fark ediyorum. Minare hangi niyetle olduğu anlaşılamayan bir konumlandırma ile medresenin sağ kanadı önüne, arada bir insanın bile zor geçebileceği yakınlıkta dikilmiş ve cephesini kapatmış. Yüksek girişi ise, medrese tarafına bakmasına rağmen, iki yapı arasında organik bir bağ, bir bütünlük kurulmadığı için ucube bir iliştirme ile medrese taç kapısının hemen dibinden, revaklı cephe nişine –onu kapatacak şekilde- dayalı, dar, iki kademeli ahşap merdiven ile yüksek girişe ulaşılabiliyor. Oysa girişin tam zıddındaki tarafında iki katlı basit, çift eyvanlı, balkonlu ve düz damlı, minareye bitiştirilmiş yapı, tenasübe aykırı olmasına rağmen eklektik ve aykırı durmuyor. Allah Allah! Girişi niye bu bina içinden vermemişler diye hayıflanıyorum. Ancak minare; bu yakın plan olumsuzluklarına rağmen, şehir siluetinde ve cihannüma seyrinde şehre kimlik kazandıran baskın unsurlardan biri.

Bütün yakın plan problemlerine rağmen, ruhumun ritmini hissettiren bir canlılık, bir hareketlilik, bir samimiyet ve sıcaklık var bu mimaride.

Az ötede kalabalık bir heyet eşliğinde düğün alayı geçiyor. Düğün alayından ziyade, yeni evlilerin geleneksel ziyaretlerinde yakınlarının da katılımıyla oluşturduğu bir heyet demeliydim.

Bu renkli gösteriyi ilgiyle seyreden doğudan ve batıdan turistlere rastlıyorum. Bir Japon turist hanım İngilizce bir şeyler soruyor. Mahcup bir şekilde gülümseyerek geçiştirmeye çalışıyorum. Vücut dili, birkaç kelimelik İngilizceyle tabiiyetimi sorduğunu anlıyorum. Cevabıma karşılık heyecanlanıyor ve içinde birkaç kere İstanbul kelimesinin geçtiği uzun cümlelerden ülkemizi ziyaret ettiğini ve İstanbul’a hayranlık duyduğunu hissediyorum.

Yanı başımızda isterik bir kadın kahkahası, çığlığa dönüşüyor. Muhtemelen Amerikalı bir kadın... Deve üstünde yarı korku, yarı işve ile haykırıyor.

Yerli halktan insanlar da bu sirk manzarası ile eğleniyorlar.

Nerden icabetti ve nasıl zuhur etti anlayamadım, -her halde turistleri eğlendirmek maksadıyla- 30 yaşlarında bir Özbek, başında telpeği, ayağında parlak altın yaldız çizmeleri, ipek kuşağı ve mahalli giysileri içinde oynamaya başlıyor.

Kulağıma müzik sesi gelmiyor, adam her halde içinden ritim tutuyor diye düşünüyorum. Japon ahbabımla tebessüm ediyoruz. Tam bu esnada en yakın köşeden bir grup sazende çıkıveriyor.

Aralarında kırklı yaşlarında etine dolgun bir hanendeye, temennalarla çalıyorlar. Sanatçı Bayan, Özbek kadınının zarif işveleri ile şen şakrak bir eseri seslendiriyor.

Bir müzikal oyunun icrası gibi, az önce sahne alan dansçının eksiğini tamamlıyorlar.

“E...pes, amma orijinal bir flaş” diyorum.

Sonuna kadar izlemeye vakit yok. Japon ahbabıma, garip bir hüzünle veda ediyorum.

Sevk-i tabii ile yöneldiğim noktada birden cennetten bir pencere açılıveriyor önüme: açık kapı aralığında tülu eden bir güneş gibi beliriveriyor ve beni içine çekiyor.

Bir sütun ormanının ortasından yayılan bu esrarlı ışık beni, hayatım buyunca unutamayacağım bir manevî lezzetle sarhoş ediyor.

Fevkalâde genişlikte, onlarca –yüzlerce mi demeliydim- sütunun taşıdığı dikdörtgen planında, sade ve estetik bir tavan sistemi ile örtülmüş, tam merkezde, üstü açık, ortasında gülfidanlarının ışığa renk kattığı, bir avlu-bahçeden aydınlanan, zemini bej renkli, kare formunda tuğlalarla döşeli ruh atmosferi.

Rehberimizin Taş Avlu’daki dam üzerinden -şehri özetleme cihannümasından-, eliyle belirsiz bir noktayı işaretleyerek; “Burası Cuma Mescidi’dir. Şehr-i Hivaki’nin ruhu ve kalbi buradadır. Sadece burayı görseniz Hiva’yı görmüş gibi olursunuz” dediği yerdeyim.

“Adam haklıymış ya hu” diye naralar atarak sütunlar arasında koşuşturuyorum. Sonra edep edip geri çıkıyor, besmele ve huşu ile bu eseri yapan-yaptıran irade, emek ve hüner sahiplerine fatihalar okuyorum.

Zamanı geçmiş olma durumundan, ebedi olma durumuna yükselten bu sanat kudreti ile karşılaşmamdan ötürü Allah’a şükrediyorum.

Ahşap oymacılığının bu senfonik şiiri, ruhumu ve bedenimi, dünya zevkleri ile izah edilemeyecek hazdan ağlarla bağlanmışken, nasıl oldu oradan ayrılabildim hâlâ bilmiyorum.

Bilmiyordum, çünkü orada her şey bana, bir rüyadaymışım gibi sunuluyordu adeta…

Şuursuzca ve telaşla ne tarafa ve ne kadar yürüdüm bilmiyorum, kendimi yeni bir câzibenin çekim gücüne kaptırıyorum.

Aman Yarabbi... Mantar gibi fışkırıyor. Buraya zaman yeter mi diye hayret ve hayıflanma ile bir mücevherat inceliği ve hassasiyeti ile oyulmuş kapıdan içeri giriyorum. Küçük bir avludan sağdaki alçak sütunlu eyvan ve soldaki iki katlı hücrelerle karşılaşıyorum. Az ilerideki kuyuya saçma-sapan sözlerle sesleniyorum.

Sesin dönüş süresinden kuyunun derin olduğuna hükmediyor, çocuksu bir sevinçle keşfimden dolayı keyifleniyorum.

Pehlivan Mahmut Türbesi

Muhteşem çinilerle bezeli taç kapıyı görünce heyecanla, kapı yanında uyuklayan yaşlı görevliye nerede olduğumu soruyor ve Hive’nin en iddialı yapılar manzumesi olan Pehlivan Mahmut Türbesi’nde olduğumu öğreniyorum.

Binalar ve içerideki mimari unsurlar, adeta birer heykel gibi (müheykel duruşlarıyla) sanatkârının onlara yüklediği ruhun büyüklük ve derinliğini tekrar-tekrar hissettirip, yeniden yüceliyorlar.

Türkistan estetiği muhtemeldir ki Harezm coğrafyasında bu eserde kemalini bulmuş.

Coğrafyanın tabiatına yönelen ihtiraslı şuurun eşya ile sempatik bir birleşmesi, ruhunun kalıbına dökmesi, eserinin, kendi öz benliğinin aynası halinde tecelli etmesine zemin olmuş. Böylece zamanı aşan bir yansıma ile kâinatın her tarafına ışık saçan bir iç ihtirasın varlığını sürdürebilmenin hükmünü daim kılmış.

Kadim zamanlarda, ömürlerinin macerasıyla, iman ve aşklarıyla bize, bugünkü benliğimizi bir ağacın meyvelerini hazırlaması gibi hazırlayıp, miras bırakan insanları anlamak için buralardayız.

Türbe duvarlarına işlenmiş Pehlivan Mahmud’un sözlerinde elemli bir ruhun acılığı çınlar:

“Men ziyaret kıldım köb kabristannı,

Bilmedim, kim kılur kabrim ziyaret”

diyen, şair-filozofun mezarı üzerinde heybetli bir türbe dikerek insanlar ona hakkını teslim etmişlerdir.

İçeride, süs karaağaçlarının arasında onun mısralarından parçalar okuyoruz. Şairin yaratıcı mirası yaygın bir şekilde yayınlanmış; rubaileri birçok dile çevrilmiş. Şairin en içsel düşünceleri milyonların malı haline gelmiş.

Harezm Hanları, ebediyet uykularında bu velî şairin manevî aguşuna sığınarak gelecek nesillere mühim olanın mesajını da vermişler. Sonsuz güzelliğin ışık saçan yüzünü süreklilik içinde gösteren bir durum aynı zamanda.

Vakit ne çabuk geçmiş. Bize tanınan mühlet tükenmek üzere.

Hızla buluşma mahalline doğru koşar adım giderken önüme çıkan her şeyi kayıt altına almak için sürekli fotoğraf çekiyorum.

Küçük bir pazaryerinde kürkçüler, kalpakçılar, halıcılar vb. yanında kuzu büyüklüğünde balıkların yer aldığı tezgâhlar görüyorum. İlgiyle soruyorum, Amuderya kuzuları olduğunu öğreniyorum. Teşhirdeki halılar arasında Pehlivan Mahmud’un, pehlivan sıkletinde tasvir edildiği duvar halıları görüyorum. Gülümsüyorum.

Şehri son bir defa daha uygun bir cihannüma üzerinden seyretmeliyim...

Bir meydanda El Harezmi’nin, oturur halde bir heykeli... Dayandığı sağ elinin önünde yere yayılmış kâğıt üzerine dikkatle teksif ettiği bakışları, sol el çenesinde, sakalının altına zarif bir temasla düşünce imajında... Heykel kaidesi ve çevresiyle tam bir tenasüp içinde uygulanmış.

Uzakta az sayıdaki ağacın tatlı bir şekilde gölgelediği yolun aksında yer alan türbenin Said Alaüddin Makberesi (türbesi) olduğunu öğreniyorum. İçine girmeye vakit yok.

Kutluğ Murad İnak Medresesi’nin dışardan resmini çekebiliyorum. Çok etkileyici bir yapı… Solundan İslam Hoca Minaresi fotoğraf kareme giriyor.

Nefes-nefese buluşma mahalline varıyorum. Henüz gelen olmamış.

Şehre giriş yaptığımız Ata Darvaza’nın sağındaki kule merdivenlerini koşar adım tırmanıyorum.

Artık bana ait bu cihannümadan son fotoğrafları çekeceğim.

Ancak birkaç çekim yapabiliyorum. Az sonra buradan ayrılma hakikati, keyfimi kaçırıyor. Fotoğraf makinemi kılıfına koyup bu tarihi bütünlüğü olabildiğince hafızama hâk ediyorum.

Ebediyet aşısı ile müddet ve mühlet kazanmış; Hive

Bu son temaşada; gittikçe daha enerjik, daha emin bir şekilde mevcut ayrıntılar, güçlü yüzey birliklerinde, cephe detaylarında tecessüm etmiş, ekseni etrafında dönen bütün zamanların güçlü birikimi ile -sonsuzluğa müsemma- kızıl kumlara yerleşip bir soyun nâmütenahilikle mukavelesinin mücessem mührü olmuş bu şehir…

Tabiattan koparılmış gibi ona hayat veren iki temel unsuru, suyu ve toprağı taşıyan deryanın kenarında; -o deryanın mutadı dışında bir istisna olarak terk edemediği, terk edemeyeceği kadar- değerli, narin, bir kenarın kenarında, ebediyet aşısı ile müddet ve mühlet kazanmış... Her dem yenilenen, kendi küllerinden hayat bulan...

Bir tabiat gücünün hayırlı eli gibi, her şeyin her dem yeniden gelişip serpildiği, güneşin batmaya, ışığını esirgemeye kıyamadığı, tabiatın zamanı ve eşyayı bekleyen, onu yenileyen eli gibi, soyumun insanları bu şehri beklediler ve yenilediler.

Bu asırların emanetinin teyakkuzu için Harezm coğrafyasının çalışkan insanları, soyumuzun bu hamarat medeniyet ustaları, insan gibi değil tabiat gibi çalıştılar.

Yukarıdan herkesin toplandığını görüyor ve iniyorum.

Herkesten önce geldim ama geciken yine ben oldum.

Rehberimiz Abdulla(h) Eke, veda etmeden önce son söz sadedinde yeni Hiva ve köhne Hiva üzerine yaptığı açıklamalarla, şehircilik anlayışıma temel teşkil edecek bilgiler veriyor:

“Mimarideki asrî akımlar şehrin dokusunu bir dönemde hesaba katmadılar. Yenilemeyi geleneksel malzeme ve form yerine modernini koymak zannettiler. Günün talep ve ihtiyaçlarını, tarihilik ve ebedilik vasfı olanınkine, bir daha yerine koyulamayacak olana tercih ettiler. Ferdi teşebbüslerin vahşi iştihalarına, geçmişin toplumcu anlayıştaki pratik çözüm ve uygulamaları çanak tutmuştur. Şûravî devirlerdeki devasa ve çirkin apartman kompleksleri ile tarihi profil yara almıştır.

Ancak şimdi bağımsız Özbekistan alternatif ve olması gereken görüş ve tekliflere değer verip fırsat hazırlamaktadır.

Bütün ülkede geçmişin mirasına bütün zamanların fevkinde, özel bir alâka ve itinayla sahip çıkılmaktadır. Modernitenin bulaştırdığı öz tarihine aykırı bakma kompleksi, sağlıklı bir tarih şuuru ile rehabilite edilmelidir. Zaten bunun için en değerli adım olan milli ve mahalli dil ile terminoloji tekrar hayatımızdaki yerini almaktadır.

Diğer her şey bu hakiki gücün cazibesine tabi olacaktır. Temennim odur ki tarihi şehrin, mimari müzenin korunması ve kültürel ehemmiyeti şehir plancılarına ciddi mesuliyetler yüklesin.

Yerli mimarlar ve şehir plancıları, eski ve yeni binaların dağılımını ciddiyetle koordine etmeli, münferit parçaları tarihi bütün ile dengelemeli, asri formları organik bir illiyetle bu yapıya uydurmalı, zıtlaşan tarzları –tarihi olanın lehine- ortadan kaldırmalı.

Size bu şehri yeterince anlatamadığımı biliyorum, zaman azdı… Siz hep gelip durunuz.”

Ve son söz olarak dedi ki: “Yaşşuli 2500 senelik genç... Yaşşuli Hiva… Şehirlerin efendisi… Şehr-i zinde... sana hep dost kalacağız.”

Dönüş yolunda

Taşavuz hava alanında pervaneli bir uçağın boğucu, gürültülü havası keyfimi kaçırınca o ılık rüya atmosferi kayboluverdi.

Aşkabat’tan trenle önce Marı (Merv), yine trenle Taşavuz ve dönüş yolu uçakla... Bana sorsalar treni tercih ederdim diyorum. Yanımdaki koltukta oturan, -soğuktan olmadığı gibi, sıcaktan da asla şikâyet etmediğini bildiğim- Muhsin Mete, bu serzenişime muzip bir şekilde gülümsemekle iktifa ediyor.

Uçağımız havalanıyor... Az sonra sol taraftan Kızılkum Çölü görüntüye giriyor. Hiva’ya güneyden gelenler bu çölü kat etmek zorunda diye düşünüyorum. Amuderya yılankavi bükülüşler halinde akan bir deniz gibi çöl meşakkatine nisbet ediyor.

Maveraünnehir’den Harezm coğrafyasına Kızılkum Çölü ve Ceyhun’un kıyılarından ulaşılıyormuş. Birkaç çadır (küyiz üy), deve ve koyun sürüsü giriyor görüntüye.

Bugün hala Kızılkum Çölünde yaşayan ve tek geçim kaynağı hayvancılık olan insanlar, yazın 70 dereceye varan sıcaklarla yaşama kültürü oluşturmuşlar.

Ancak şehirler için yani medeniyet için su elzem. Bu itibarla neredeyse bütün Orta Asya şehirleri, cennet okyanuslarını köhne kıtanın bağrına akıtan, iki derya müsemma nehrin kıyılarında açan balçık renkli gülistanlar gibidir.

Bir süre sonra güneş kızıl bir top gibi karanlığın içine düşüveriyor. “Karakum Çölü ile karanlık, nasıl da buluşuverdi” diyorum. Bir anda dönüş hüznü ile melül hissediyorum kendimi. Yarın öğleden önce benim dışımdakiler Türkiye’ye dönüş yolunda olacaklar.

Öncü olarak başladığım ilk Türkmenistan seyahatinden, gruptan bir gün sonra artçı olarak ve yalnız döneceğim.

Serinin ilk yazısı için tıklayınız.

Serinin ikinci yazısı için tıklayınız.

Serinin üçüncü yazısı için tıklayınız.