Tarihin karanlık bir devrine yeni bir soluk olarak ortaya çıkan İslâm dini, Hz. Muhammed’in (sas) dinî ve dünyevî karizmasının öncülüğünde Medine’de bir devlet ve toplum meydana getirdi. Vahyin inmeye devam etmesi ve doğal bir dinî lider konumunda olan Hz. Muhammed’in (sas) hayatta olması dolayısıyla, Müslümanlar karşılaştıkları sorunlar noktasında ciddî bir sıkıntı yaşamıyorlardı. Bu sorunlarla alakalı olarak, çözüm için Hz. Muhammed’e (sas) danışıp ya vahiy gelmesini bekliyorlar ya da çoğunlukla Hz. Peygamberin tavsiyeleriyle hareket ediyorlardı. Böylece İslam toplumu herhangi bir krizle karşılaşmadan kuruluş aşamasını atlatmış oluyordu.
Vahyin kesilmesi ve Hz. Peygamberin vefatıyla birlikte, Müslümanlar arasında ilk ciddî tartışmaların ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu tartışmaların başında ise Hz. Muhammed’den (sas) sonra yöneticinin belirlenmesi gelmekteydi. Ensar ve Muhacir arasındaki anlaşmazlıklar, yöneticiyi tayin etme noktasındaki belirsizlik, siyasî boşluk gibi sebeplerden dolayı Müslümanlar, toplum olmaya başladıktan sonra ilk kez bir sorunla yüzleşiyorlardı. İslam tarihinin her döneminde kesintisiz bir şekilde tartışma konusu olan yöneticiyi tayin etme meselesi de böylelikle ortaya çıkıyor, Müslümanlar siyasi ve toplumsal anlamda ilk büyük sınavını veriyorlardı.
Hz. Peygamberin vefatından sonra, kısa süreli siyasi şokun ardından Müslümanlar kendileri için halife tayin etmişlerdir. Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) halifeliği sırasında çok fazla olumsuzluk yaşanmamasına karşın, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde özellikle siyasal anlamda birçok karışıklık meydana gelmiştir. Hz. Osman’ın (ra) katledilmesi ve Cemel vakasından sonra Müslümanlar için sancılı günler başlamış, toplum önüne geçilemeyen fitnelere şahitlik etmiştir. En sonunda Muaviye’nin Hz. Ali’yi (ra) hile yoluyla yenerek hilafeti saltanat haline getirmesiyle, İslam’ın tarihe politik anlamda ölü olarak doğduğunu söyleyebiliriz.
Tartışmalı biçimde yönetimi gasp eden Emeviler döneminde, özellikle dinî anlamda birçok meselenin istismar edilerek meşruiyet aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bunların başında, ileride çeşitli mezheplerin doğmasına yol açacak olan “kader” ve “insanın fiilleri” gelmektedir. Emevi yönetimi, haksız uygulama ve kötü yaşantılarını halka kabul ettirmek için kader inancını bağlamından kopararak insanın sorumluluğunu kısıtlamışlar, Tanrısal iradeyi kılıf olarak kullanmışlardır. Bunun sonucunda da siyaset ve yöneticiler, dinî bir kisveye bürünerek sorgulanamaz konuma gelmişlerdir.
Resmi mezhep kavramı Abbasiler döneminde çıktı
Emevilerden sonra yönetime geçen Abbasiler devrinde de benzer uygulamalar değişmemiştir. Toplumu çok yakından ilgilendiren yönetim meselesinin dinî inanca etki etmesi kaçınılmaz olmuş, mevcut idare halkın din duygusunu sömürerek onların din tasavvurlarını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Resmî mezhep kavramının da fiilen Emevi-Abbasi devrinde başladığını söyleyebiliriz. İslam’da ruhbanlık müessesinin yasaklanmasına rağmen yine bu süreçte bir din adamı sınıfı ortaya çıkmış, bunlar adeta yönetimin sözcüsü haline gelerek yapılan her türlü kötülüğe din adı altında meşru bir zemin oluşturmuşlardır.
İslâm toplumunda yaşanan derin kırılmalar, fitneler, ayrılıklardan sonra ilk kelami ekollerin meydana gelmeye başladığını görmekteyiz. Bunlar arasında ilk dikkati çeken, insanda herhangi bir iradenin mevcut olmadığını söyleyen Cebriyye ve insanın fiillerinde özgür olduğunu söyleyen Kaderiyye mezhepleridir. Daha sonra Eş’arilik ve Mutezile şeklinde daha sistematik bir hâl alacak olan bu iki mezhep, dinî ilimlerde de belirli bir kriter olan akıl-nakil kıyaslamasına zemin hazırlamıştır. Kendi meşruiyetleri için belirli bir din tasavvurunu empoze etmeye çalışan yöneticiler, bu noktada kader ve insan özgürlüğü meselesini politize ederek iradesizliği, sorgulanamazlığı, koşulsuz itaati din adamlarıyla birlikte İslam toplumuna yaymaya çalışmışlardır.
Yöneticilerin bütün çaba ve baskılarına karşın, bu uygulamaların ve anlayışın yanlış olduğunu düşünen âlimler ve mezhepler ortaya çıkmıştır. Hasan Basri’nin Kader Risalesi’yle başlayan bu süreç, Mutezile’nin Kaderiyye görüşlerini devralmasıyla birlikte artık ciddi bir muhalefet şuuruna yol açmıştır. Fakat Mutezile’nin halife Me’mun dönemindeki belirli bir süre iktidarlık devri dışında, bu düşünce yapısının yönetimde söz sahibi olduğunu pek söyleyemeyiz. İnsan özgürlüğünü ve aklın kullanılmasını savunan zihniyetin çoğunlukla muhalefet düzeyinde kaldığını, iktidarların türlü yollarla saltanatlarını devam ettirdiklerini görmekteyiz. Bundan dolayı özgürlükçü mezheplerden ziyade Cebriyye, Eş’arilik gibi mezhepler iktidarlar tarafından himaye edilmiştir.
Kaderiyye, Mutezile, Hanefilik gibi özgürlükçü, reyci, akılcı, dinamik anlayıştaki mezheplerin bir uzantısı olan Maturidiliğin de yine iktidarlar tarafından dışlandığını görmekteyiz. İnsanın fiillerinden sorumlu olduğunu, vahiy gelmese bile insanın kendi aklıyla Allah’ı bulabileceğini, kader konusunda orta yolcu bir görüşü savunan Maturidilik, saltanat ve dikta sistemi için tehlike arz edeceğinden tarihin birçok devrinde iktidarlar ve iktidar yanlısı zümre tarafından görmezden gelinmiştir. İnsan aklını ve iradesini yok sayan saltanat sahipleri, Maturidilik gibi bir mezhebin yayılmasını önlemek amacıyla koyu kaderci, kadir-i mutlak Tanrı anlayışına sahip mezheplerin görüşlerini resmî politika haline getirmişlerdir.
Maturidilik, yine Hanefilik gibi Türkler arasında yayıldı
Fıkıhta Hanefi mezhebinin kelamda devamı olan Maturidilik, yine Hanefilik gibi Türkler arasında yayılmıştır. Eş’arilik, Şafiilik gibi mezheplerin merkezi yönetimde söz sahibi olmasına karşın daha uzak bölgelerde benimsenen Maturidiliğin, Tuğrul Bey gibi idareciler sayesinde ayakta kaldığını söyleyebiliriz. Maturidilik de Mutezile gibi kısa süreli bir iktidar devri yaşamış, Şafii Nizamülmülk’ün çabaları sonucunda yeniden iktidardan düşmüştür. Gazzali gibi büyük bir alimin öncülüğünde, yönetim tekrar Eş’ari-Şafii görüşü benimsemiştir. Bu süreçte felsefenin de İslam dünyasından çekilmeye başlamasıyla birlikte, hem düşünce hayatında hem siyasal hayatta çöküşün hızlandığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz ki, özellikle hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra makam mevki hırsına kapılan yöneticiler, bu uğurda Kur’an ve Sünnet’i bile kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmekten çekinmemişlerdir. Bu anlayış doğrultusunda kendi din tasavvurlarını halka kabul ettirmek amacıyla din adamı sınıfı oluşturulmuş, her türlü kötülük dinî bir kisveye bürünerek meşru bir hale gelmiştir. Bununla birlikte insan aklını yok sayan, itaati ve koşulsuz kabulü salık veren mezhepler, yönetimler tarafından himaye edilerek saltanat düzenine meşru bir zemin hazırlanmıştır. Bu mezheplerin karşısında yer alan özgürlükçü mezhepler ise baskıya ve zorluğa maruz kalmışlar, kasten görmezden gelinmişlerdir. Yine özgürlükçü ve akılcı bir mezhep olan Maturidilik de aynı durumla karşılaşmış, yöneticiler için tehlike oluşturacağından asırlarca ihmal edilmiştir.
Maturidi ve Maturidiliğin ihmal edilmesindeki asıl sebebinin bu olduğunu düşünmekle birlikte, bunun yanında diğer bazı sebeplerin de etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar arasında Arap tarihçilerinin Maturidi’yi bilerek görmezden gelmesi, Maturidi’nin eserlerindeki dil ve üslup sorunu, Maturidiliğin yayılma alanlarının merkezden uzak bölgelerde bulunması, birtakım siyasi istikrarsızlıklar, Türklerin sürekli Batı’ya göçüyle Semerkand ve Buhara gibi şehirlerde medreselerin kan kaybına uğraması gibi sebepler de Maturidi ve Maturidiliğin kıymetinin anlaşılmasına gölge düşürmüştür.