Herkesin birbirini aynı ölçüde aynı noktadan uyardığı bir ortamda ne taslarda değişiklik olacaktır ne de hamamlarda. Yanlışı görünce ikaz etmek özellikle inanmış insan için çok önemli bir düstur. Ne hazindir ki ikaz edenle edilen aynı kuvvette birbirini düzeltmeye çalışıyor. Dinî, ahlakî, vicdanî, hukukî ya da edebî alanda yanlışı görenle yanlış üzere görülen kendini Doğrucu Davut görmekte yarışıyor. İnsan kendisinde bir yanlışın başkaları tarafından görülüp uyarılmasından neden rahatsız olur? Çok şeyler söylemek mümkün. Mesela, masumiyetine halel gelmesini istemeyebilir, kendisi ile yüzleşmekten kaçınabilir, kendisi gibi olan biri tarafından “tencere dibin kara” diyen birine “seninki benden kara” modunda bulunabilir… Bütün bu sebepleri ihtimallerin gücü adına sıralıyorum elbet. Bana kalırsa insanın ikazdan hoşlanmama sebebi niyeti ile ameli arasındaki çarpıklığı görememekle ilgilidir.

İnsan bir iş hususunda yola koyulmadan evvel gayet halis bir niyet taşırken yola koyulduktan sonra çeşitli mazeretlere sığınarak yoldan çıkıp niyetini bozabilir. Niyetini nefsine uydurmak da diyebilirsiniz buna. Kendisine karşıdan bakmadıkça görülemeyecek bir hâl içerisindedir. Sözgelimi dayanamayıp bu durumdaki kişinin yolunun üzerine çıkarak “bu durumu size hiç yakıştıramadım” ya da “yaptığın yanlış, gittiğin yol yol değil” deseniz, size hak vermediği gibi bin türlü hatanızı sayarak kendisini sizde aklamaya bile cüret edebilecektir. Siz ona taş atıyor olmadığınız halde size ilk taşı atabilmeniz için günahsız ve hatasız olmaya davet edecektir. “Emri bil maruf nehyi anil münker” ilkesini şiar edinmiş birinin bunu bir nimet kabul etmesi gerekir oysa.

İkaz ile düzeltmeye yaklaşılmayan yanlışlar zamanla dokunulmazlık kazanarak kökleşip dal budak salarlar. Bir asır önce göz yumulmuş olan yanlışları bir asır sonra hayat düsturu gibi yaşamaya çalışan kişileri ikaz ettiğinizde, yanlışı bütün yönleriyle ortaya serdiğinizde size söyleyeceği şey bellidir: “Yüzlerce yıl öncekiler bunu bilmiyorlardı da sen mi biliyorsun. Yanlış olsaydı dedelerimiz hiç yapar mıydı?” Peygamberlerin, kutsal kitapların, âlimlerin ve ariflerin çağrılarına kulak vermeyip ikazlarını dinlemeyen o kadar çok örnek var ki. İkazın ilk safhası doğrusunu bilmek, ikinci safhası mesnetlice eleştirebilmektir. Eleştiri mevcut durumu olduğu ile olması gerektiği şekilde karşılaştırarak masaya yerleştirmektir. Kimin önüne daha fazla “olmaması gereken” düşmüşse o kişi bunu masadan ya da masaya onu yerleştirenden değil, kendinden bilmelidir.

İkaz bu sessiz paylaşımdan sonra başlar. Saçı ak mı kara mı herkes sonucu önüne dökülünce görecektir. Hayatımız ve insan ilişkilerimiz yoğunlaşıp karmaşık hale geldikçe yolumuzun üzerinde ikaz tabelalarına daha bir sık rastlayacağız. İkaz nazikâne bir uyarıdır ki kişi bunu dikkate almadığında ihtarla muhatap olur.

İhtar hatırlatıcılığı yüksek bir ikazdır. İçinde bulunduğu durumu kişinin kendisine tesirli bir şekilde ihbar etmektir. Buna rağmen kişi hâlâ oralı olmuyorsa savsaklayıp kulak ardı yaptığı durumu hiç aklından çıkmayacak şekilde zihnine kazıyacak bir belaya (imtihana) duçar olacaktır. Vicdan hayatın mayınlı bölgelerine giren insana karşı bir ikazcıdır. İnsanın hesap etmediği şeylerin başına gelmesi de öyle. Ölümün kendisi saat gibi her saniye işleyen bir ikazdır.

İnsanın başına gelen şeylerin kendi eliyle yaptıklarının bir karşılığı olduğu vahiyle sabittir. Şaşkın insan kendinden sudur eden eylemlerden işine gelmeyenleri kabullenmez. Hâlbuki yaptığı iş, eylem ve amel kendisinden neşet etmiştir, bunun en canlı tanığı kendisidir. Bunu kabullendiğinde kendi kendisini ikaz etme fırsatı yakalayıp yanlışından rücu edecektir. Tövbe ve pişmanlık insanın kendi günah ve hatasına sahip çıktıktan sonra kendini ikaz etmesiyle vücut bulur. Kaç kere söyledik kendimize bu dünyada kalıcı gibi davranmayalım, ölümün verdiği ev ödevlerini günü gününe yapalım, hiçbir şeyin sahibi biz değiliz, eşikte duralım diye. Bir kulaktan girdi diğerinden çıktı hep. Ne garip değil mi insanın bir kulağı ukbaya diğer kulağı dünyaya dikkat kesiliyor.

Modern insanın en büyük yanılgısı “ben bilmiyor muyum” cümlesindeki istiğnada gizlidir. Her şeyin önünü arkasını, gizlisini saklısını bildiğini zanneden modern insan kendine yönelen ikazlara da aynı tekebbürle yaklaşır. Uyuyan insan saatin kaç olduğunu ancak uyku sersemliğinden silkinip uyandığı zaman anlayabilir. Bütün sorun insanın uyuyup uyumadığının an içinde farkına varmasında. Uykusunu uyanıklık zanneden insanı bu yanılgısından uyandırıp ikaz edecek başka enstrümanlara ihtiyaç var. Uyanıklığını uyku sananlar ne demeli? Uyanmak için nasıl da kavramları, rakamları ve reklamları, hazları ve ikazları müsekkin niyetine kullanıyorlar.

İkaz dağlarını duman bürümüş, göz gözü görmüyor. Herkesin aklı ikaz dinleyemeyecek kadar haklı!