Gözden düşmek
Öylesine yüksek bir irtifaya sahiptir ki insanın bakışı oraya çıkması da zordur inmesi de. Bir kere göze girdiniz mi göz hapsini de göze almanız gerekir. Göz sahiplendiği kişileri en konforlu odasında ağırlar. En müstesna ikramlarda bulunup onları yükseklerde, göğün derinliklerinde, dağın eteklerinde gezdirir. Benim gözüme kestirdiğim o kadar çok insan olmadı bu dünyada onunla tutup da hayatın zirvelerinde dolaşayım. Belki üç belki de beş. Şimdi onların da bir kısmı gözümün en kaygan yerine eğreti bir basışla bastıkları için gözümden düşüp paramparça oldular. Hiç gözüme bile gelmedi onların bana ait bir yükseltiden aşağıya düşmeleri. Çünkü onlar o kadar kendilerini büyük, makamlarını yüksek görüyorlardı ki burunları havada yürümekten önlerini görmeleri mümkün değildi. Benim kalkıp da onlar gözümün önünde durup dururken adımlarını attıkları yere “dikkat kaygan zemin!” levhası asacak halim de yoktu yani. İçlerinden biri gözümden öyle düştü ki bu düşüşe o bile inanamadı. Kendine geldiği zaman “neden düştüğüne inanmadın?” şeklindeki soruma verdiği cevap gerçekten evlere şenlikti: “Ben gözden düşmeyi bir mecaz ya da yerinde olmayan bir deyim sanıyordum!”
Bir başkasının gözü hep yükseklerdeydi. İkide bir gözüme tırmanıp duruyordu. İyi bari “gelsin, ona gözüm gibi bakarım” demek zorunda kaldım. Ona gözüm gibi bakmaktan kendi gözümle ilgilenmedim. Öyle kurulmuştu ki göz bebeklerime doğru bu cüretkârlığı karşısında gözümde beş paralık değeri kalmamıştı. Kendini darda kalıp satışa çıkardı. Bir tarafta o diğer tarafta bulunmaz Hint kumaşı vardı. Gelip geçen ona değil bulunmaz Hint kumaşına bakıyordu. Millet Hint kumaşını tercih etmekle kalmadı bir taraftan da onu biraz haddini bilip kendine gelsin diye göz dağına gönderdiler. Hatta temelli kalsın yeter ki diyerek göz dağından arsa verenler bile oldu. Bir müddet sonra gözden kayboldular. Zaten kaybolmasalardı da gözden düşeceklerdi. Göz dağı yetmiyormuş gibi başka dağlara da göz diktiler. “Diktikleri gözleri dibinden sökeceğim” diye ahdetti kasabanın en gözde insanları gözlerini karartıp. Ben ise hiçbir vakit yüksekleri kestiremedim gözüme. Yo hayır kimse gözümü korkutmuş falan da değildi. Bilsem hasım olmaya değer bir tarafları var, hiç gözümü kırpmadan, gözünün üstünde kaşın var demeden gerekeni yapardım. Gereken ne mi? Gözümün teras katından aşağıya doğru iteklemek elbette!
Kulak misafiri olmak
Yerin bile kulağı varsa artık siz düşünün nasıl bir dünyada yaşadığımızı. Milimetrik cihazlarla insanlar dinlenip kayda alınıyor ileride aleyhlerine kanıt olsun için. Kulak insan organları içerisinde en kapsamlı ve en işlevsel olanı. Bazı insanlar o denli alışkınlardır ki bu misafirliğe yıllarca ağzınızın dibinde böcek gibi beklerler. “Yerin kulağı var” sözü tam da bugünler için söylenmiş. Yerden yukarıya doğru insanın kayda alınması daha sinsice ve daha tertipli bir istihbarat. İstediği sözü muhatabının ağzından kapan kişinin ağzı da kulakları hizasındaki yerini alır. Ağız ile kulak aynı noktada sözleşmiş de kulak bu randevuya biraz gecikmeli olarak gelmiştir sanki. Ağzı kulağında olmak, kulağın elde ettikleriyle ağzın geçinme mutluluğudur. Öyle ki bir noktadan sonra ağız ile kulak arasında işlev yönünden hiçbir fark kalmaz. Kişi ağzını kulak, kulağını ağız olarak pekâlâ kullanabilir. İnsan işine yarayanı işine geldiği kadar dinler bu dünyada. Kulağını bu yüzden pek yormak istemez. Şair gerçekten haklı: İnsan hangi dünyaya kulak kesilmişse diğerine sağırdır! Kulağınızı verdiğiniz şeyleri işitirsiniz. Vaizler, öğretmenler, öğüt vericiler hep böyle bir kulakla dinlenir. Daha doğrusu dinleniyormuş gibi yapılır. Bunun karşılığı: Anlat anlat, kulağım sende, deyip de eli işte gözü oynaşta olmaktır.
Oysa insanın özü ile irtibatlı kendi mevcudiyeti ve hayatiyetinin garantisi olacak bir kulağı daha vardır ki onu zor günler, zor zamanlar için devreye sokar: Can kulağı! İnsanın canı ile burnu arasında ilişki olur da hiç canı ile kulağı arasında olmaz mı? Kalbi bir dikkatle özünü vererek ağzını bir çeşmenin musluğuna dayar gibi karşısındaki mesaja can kulağıyla yaklaşır insan. Kulak sadece depolamaz ve de hatırlamaz, aynı zamanda hatırlatır ve hafızayı uyarır. Söylediklerim kulağına küpe olsun diye kişi kısaca “hiç unutma, hep hatırla” demek istiyor elbette. Taktığı küpeyi insan gözüyle göremese de kulağın kendisi kendisinde var olan dışarıdan bir ağırlığı hissetmekle yükümlüdür. Kulakta küpe parmakta hatırlatmaya yarayan ip gibidir. İnsanoğlu böyledir gözleri yukarıdadır; her şeyin en muhteşem olanını ister. Kulağı kiriştedir geldi gelecek denilen şeyi büyük bir merak ve heyecanla bekler. Kulağın gelecek kişinin ayağına gitmesi gibi bir durumdur bu. Her şehrin bir gediklisi vardır bir de kulağı kesikleri. Kulağı kesik taife fısıltı gazetesinde ağır aksak dolaşan rivayetleri “seyreyle gümbürtüyü” nev’inden hayatın manşetine çeken kişilerdir. Hayatın manşetinden çıkan bu karanlık tipler kentin meydanını ezbere okumaya kalkarlar. İlk meydan okumalarını gerçekleştirenler de onlardır. Azrail, İsrafil, mahallenin müezzini, sesine ve nefesine güvenen herkesin eli neden kulağındadır şimdi anladınız mı? Kalbin közünde kavrulmuş olan mânâyı kulağın megafonundan geçirerek bütün kulaklara ziyafet çekmek içindir. Neredeyse gelecek olanların hepsinin eline bakınız elleri hep kulaklarındadır. Eğer ki siz onu kullandıktan sonra aldığınız yere bırakmışsanız deyim her zaman yerindedir!