Edebiyat bir emek işidir. İş kelimesini öylesine kullandığımı sanmayın. Sanatın “iş”leyen bir tarafı her zaman vardır. Büyük yanılgı şu: Sanat ve edebiyat yukarıdan gelen bir şeydir; dolayısıyla taş atıp da kimsenin kolu yorulmaz. Öteden beri zihinsel gayretle yapılan bütün işlerde bu anlayış hâkim olmuştur. Sanki bir şeyin emek mahsulü olabilmesi için illaki insanın eli kolu ve bedeni aynı anda işe dahil olması gerekiyormuş gibi. Bir metnin nasıl yazıldığını hiç metin yazmamış birine iki paragraf yazdırarak anlatabilirsiniz. Tabii ki anlarsa. Bir şiirin, hikâyenin ya da denemenin nasıl bir boğuşma ve didişme neticesi yazıldığını yazarından sonra en iyi onu hakkıyla okuyan kişi bilir. Evinizin duvarını boyayana yevmiyesini vermek konusunda hiçbir tereddüt yaşamıyorsunuz, fakat evinize aydınlık taşıyan bir yazarın eserini emekle vücuda getirdiğine hiç ihtimal bile vermeden Tanrı vergisi diyerek geçiştiriyorsunuz. Böyle davrananlar aslında şunu söylemek istiyorlar: Bu yazarın eseri Tanrı vergisidir. Tanrı zaten ona veriyor, bir de kalkıp ben niye vereyim? “O kadar da değil” diyebilirsiniz; lakin evet o kadar!

Son dönemlerde edebiyatımızda en az işlenen konu “emek”, bunun farkında mısınız? Emek kavramını kapı dışarı etmişiz adeta. Sanki ondan bahsettiğimizde komünist olacakmışız gibi bir korku besleyenler o kadar çok ki. Dünyada emek sorunu yokmuş, hakça paylaşım ve bölüşüm düzeni ikame edilmiş de haberiniz yokmuş sanırsınız. Dünya hayatı emek üzerine tesis edilmiştir. Hayatın anlamını oluşturan en büyük unsur da emektir. Kimse “iyi” ya da “kötü” eylemlerinden ötürü haksızlığa uğratılmayacaktır. Bunu az buçuk Kur’an okuyanlar bilir. Günlük hayatımızda din denildiğinde en çok ifade edilen husus “kul hakkı” olmasına rağmen pratikte en az dikkate alınan mesele yine kula hakkı meselesidir. Bu yaman çelişkinin özünde yatan şey bilmenin yapmaktan daha öne çıktığı bir dindarlık anlayışıdır.

Yakın zamana kadar çoğu yazar yazdıkları karşılığında yayıncısından telif isterken bile yüzü kızarıp uygunsuz bir teklif yapmış gibi hicap duyuyordu. Bu işin ekonomik bir tarafı olduğunu telaffuz etmek cesaret gerektiren bir şeydi. Şimdi sağınızda solunuzda eser sahibi yazarlarla bu konuyu konuşmaya kalksanız muhtemelen bir dokunup bin ah işiteceksiniz. Şurada şu edebi faaliyeti yaptım karşılığını vermediler, diyenleri mi istersiniz yoksa şu kadar zaman yazdım, anlaşmamız olmasına rağmen tek kuruş ödemediler diyenleri mi? Bu mevzuda günah galerisi çok kabarık bir ortamdan bahsediyorum.

Edebiyatçı, yazar melekut âleminden yeryüzüne düşmüş bir canlı değildir. Onun da ihtiyaçları, geçim sorunu, iaşe derdi, su ve elektrik faturası ödemeleri vardır. Yazarı metafizik varlık olarak görme alışkanlığı yeni bir kalpazanlık biçimidir. Yazarı aşırı derecede yüceltip kutsayarak onun gündelik ihtiyaçlardan beri olduğu intibaını hâkim kılma numarasıdır. Din görevlilerine yapılan muamelenin bir benzeridir bu. Edebiyatçı mahcubiyetini sömürmenin en kullanışlı yoludur. İmkanların kısıtlı olduğu dönemlerde yazarların karşılaştığı ekonomik sıkıntıları, parasızlık ıstırabını az çok anlayabiliyoruz. Lakin her türlü imkâna sahip olduğu halde bunu yazardan, şairden, öykücüden, deneme yazarından esirgeyen kişileri anlamak kolay değil. Evet, romancıları sayamadım. Zira onlar direk “piyasa” ve “rayiç bedel” ölçütleriyle masalarının başına geçen yazarlardır. Edebi türler içerisinde uğraş alanı işe en yakın olan ne de olsa romandır.

Yazarların kıymeti öldükten sonra anlaşılır” şeklindeki yargı da emek karşıtlarının bir sığınağı haline gelmiştir bugün. “Nasıl olsa haklarını öldükten sonra fazlasıyla alacaklar, şimdiden ödemesek de olur” cümlesinden cesaret alanlar az değil.  Yoksulluğun sıkıntısını ömür boyu çeken birçok yazar var. Mesela Edgar Allan Poe onlardan biri. On yılda yazdığı Ligeia’yı 10 dolara satmak zorunda kaldı. Aylık 3 dolar olan kirasını ödeyecek gücü yoktu. Eşi gıdasızlıktan vereme yakalandı ve öldü. Öldüğünde Edgar Allan Poe’ nun cebinde cenazeyi kaldıracak tek kuruşu yoktu. En verimli çağında 40 yaşında öldü. Aleksandre Dumas aynı yoksulluğu iliklerine kadar yaşayan bir başka edebiyatçı. 200 cildi aşkın kitap yazdı. Son zamanlarında onun da ev kirasını ödeyebilmek için paltosunu sattığı söylenir.

Türk edebiyatında da yazar yoksulluğu hiç de az rastlanır bir durum değildir. Huzur romanını ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünü yazan Tanpınar özellikle ömrünün son zamanlarını hastalık ve parasızlıkla geçirmiştir. Fırsat buldukça Abdülhak Şinasi’den borç alarak hayatını biraz olsun sürdürmeye çalışmıştır. Onun günlüğüne düştüğü şu satırlar ne derece sıkıntı yaşadığının belgesi gibidir: "26 Teşrin-i Sani (Kasım) 1958. Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı.” Mehmet Akif’in Ankara ayazında paltosuz dolaştığını bilmeyen yoktur. Yine ömrü sağlık sorunları ve geçim derdi ile geçen bir başka romancımız Peyami Safa da ev kirasını ödeyemeyince telefonunu satışa çıkarmış, neyse ki yayıncısı esnaftan ihtiyacı kadar parayı toplayarak teslim eder. Böylece telefonunu satılmaktan kurtulur. Fakat yazarımız “Doğu Batı Sentezi” adlı dosyasını borcu karşılığında yayınevine bırakır. Peyami Safa’nın hayatına düştüğü şu notlar her şeyi en bariz biçimde anlatmaya yetmektedir: “Kitaplarımı basıp da büyük paralar kazanmamış, beni yazı kadrosuna alıp da muazzam servetler yığmamış editör, gazete sahibi zor gösterilir. Fakat benim gayret payımın mükâfatı, yarım asır süren uzun bir mahrumluk, hastalık ve işkence hayatından başka bir şey olmamıştır."

Edebiyatçının alın teri ne zaman o yaşarken karşılığını bulacak? Yoksa bu sıkıntı mıdır yazmayı tahrik edip alevlendiren? Yoksulluk edebiyatçılar için hayatın bir teselli ikramiyesi midir yoksa?

Siz düşüne görün, ben yarım kalan yazımı bitirmek zorundayım.