Bir geleneğin içinde doğarız. Alışkanlıklar, süreklilikler, genelin kabulüne mazhar oluşlar geleneği sorgusuz sualsiz kabul etme konusunda oldukça etkili olur. Pek çok şeyi hazmetmede, pek çok şeyle sorunsuz bir şekilde yakınlaşmada geleneğin etkisi küçümsenemez bir değerler silsilesi olarak verili sınırları tahkim eder.

Geçmiş, örf ve adetler, devamlılık içeren tercihler, aşina olduğumuz dil ve söylem kalıpları, düşünme biçimleri, tepkiler ve her daim onaylamaktan yana tavır koyduğumuz tercihler gücünü hep gelenekten alır. Onunla biz sadece geçmişi değil, bizi bugünlere taşıyan bilginin kendimize has biçimlerini de devralırız. Gelenek bir tür geçmiş bilgisidir, ancak ne ölü bir mumya gibi seyirlik ne de her durumda haklılığı tescil edilmiş bir bilgidir. Sorgulamaya, gözden geçirilmeye, terk edilmeye, ihmal edilmeye ve her daim hatırlanmaya izin veren yapısı bizi onu her durumda dikkate almaya mahkûm eder.

Geleneği ölümsüz bir hakikat zemini olarak görmek ne kadar sorunluysa onu bitmiş tükenmiş bir eski zaman kalıtı olarak görmek de o kadar sorunludur. Gelenek takip edildiği gibi okunur da, işlendiği ölçüde tartışılır da, ayıklanmaya ihtiyaç duyulduğu her seferinde de iyice gözden geçirilmeyi gerektiren mirasıyla temel bir sorgulamaya da davet edilir.

Geleneği yok saymak da gündelik gerçekliğin akışını onun lehine gözardı etmek de ağır sorunlar yaratır. Etnik, dinî ya da kültürel gelenekleri entelektüel bir düzlemde ele almak bir erişkinlik ve yetkinlik gerektirir. Var olan düzeneği sorgulamak yersiz bir yönelim sayılmaz, onun bugün hepimize ters gelen çıktılarına eleştirel bir tutumla yaklaşmak da kimi durumlarda yeni ve özgün bir yapı üretimi için neredeyse zorunlu bir faaliyet olarak görülebilir. Ne var ki gelenek bir başka açıdan da içinde değerlerin, kültürel ve dinsel kodların, kimlik ve dünyayı anlamanın ve hayatı kavramanın bir imkânı olarak bize mümbit bir memba gibi görünür. Bu durum gelenek üzerine kafa yorulduğu her seferinde sıkı bir özeni, derinlikli bir bilme çabasını ve kolaya kaçmayı asla tercih etmeyen dinamik bir metodolojiyi zorunlu kılar.

Gelenek bir deneyim tablosudur

Gelenek çoklu yaşanmışlıklar, türlü sınanmışlıklar ve gerçeklik dünyasına ünsiyet gibi pek çok açıdan kendini özel kılan bir deneyim tablosu olarak görünür. Çağdaş dünyanın gereklilikleri içinde geleneği bir yük olarak görenlerin ona karşı sürekli bir tereddüt hâlinde kalmalarını anlamak zor değildir. Esasen gelenek uçuk ve şıpsevdi ilgilerle sık sık kendini yenileme iddiasında olan heva ve heveslere karşı kayda değer bir filtre işlevi görür. Ölçüsüz ve sıra dışı ilgilerle kendini yeniden kurmayı hedefleyenler için gelenek çoklukla bir çeper, aşılması gereken bir engel ve defedilmesi gereken bir bela gibi görünür. Oysa gelenek bütün bu konulardaki aceleciliğe karşı soğukkanlı bir dikkati, fantastik arzulara karşı gerçekçi ve hakbilir ölçütleri hatırlatır. Gelenek etrafında düşünmek sadece zihnî tutarlılığı değil maddi gerçeklik dünyasının heveskâr söylemlerine karşı korunması gereken bir hassasiyeti de canlı tutar.

Gelenek iç içe geçmiş yapıların bir bileşkesi olarak ortaya çıkar. Derin tarihsellik, yüklü bilgi akışları, donmaya yüz tutmuş kabuller, açılmayı bekleyen hafıza stokları, yenilenme arzusunu kamçılayan tekrarlar, sükûnet telkin eden özgüven ve kuşkusuz sadakat ve itimatla temellendirilmiş bir kodlama olarak hatırlanmayı zorunlu kılar. Bir bakış açısıyla atılması gereken bir yük olarak görülebilecek gelenek, bir başka bakış açısıyla da pekâlâ yol göstericiliği tartışılmaz bir referans seti olarak görülmektedir.

Gündelik hayat bilgisinin sınırları bugünü, yarını ve geleceği düzenleme ihtiyacı duyduğunda geçmişi gözden çıkaramaz. Geçmiş sadece tamamlanmışlığı değil bir o kadar da tecrübe edilmiş hakikatlere gönderme yapar. Modern perspektifin geçmişte ne var ne yok elden çıkarmak konusundaki sınır tanımaz coşkusu, başta kimlik olmak üzere, aidiyet ve mensubiyet gibi hem kişiyi hem de toplumu belli bir eksen etrafında tutan temel birtakım duyargaları tasfiye etmektedir. Oysa gelenek hız kesmeyen fantastik ilgilerin, dur durak bilmeyen hesaplaşmaların ve bir kararda durmayı bilmeyen dağılmışlıkların karşısında sahici bir sınırı, sıklıkla doğrulanmış makuliyet alanlarını ve hakikat arayışlarının köklü temsillerini hatırlatmaktadır.

Gelenekle kurduğumuz sorunlu bağlar

Gelenek de başka her şey gibi yenilenmek, gözden geçirilmek, masaya yatırılmak ve sorgulanmak ister. Ancak bu çaba ondan vazgeçmeyi değil onu daha temelli bir yol gösteren olarak karşılamak için gereklidir. Kabul etmek gerekir ki geleneğin yenilenmeyen dünyasına tabi olmak, bu yolda her şeye rağmen sebat göstermekte ısrarcı olanlar için tam bir donma, kemikleşme ve tarihin dışına düşmekle sonuçlanır. Gelenek bizi bir kere her şeyden önce tarihin içinde tutar ve tarihin dışına düşme tehlikesine karşı da sürekli uyarır Onunla ilişkiye giren biziz, hatırlayan, hatırda tutan ve onu canlandırmaya ihtiyaç duyan da biziz. Gelenekle kurduğumuz sorunlu bağlar bizi tarihin dışına itmekle kalmaz, gerçeklikle kurulacak ilişkinin sık sık kesintiye uğramasına da yol açar. Gelenek her şeyden önce bizi kararlılık, devamlılık ve makuliyetle içiçe geçmiş bir tarihselliğin ayrılmaz bir parçası olarak yeniden yeniden işlemeye devam eder.

Gelenekle aramızdaki mesafenin yer yer telafisi imkânsız noktalara ulaşmasının belki de en bariz nedeni bizim geçmişi ve bugünü bir paydada buluşturma konusunda yeterli bir donanıma sahip olmaktan mahrum paradigmalara alan açmaktaki zaaflarımız ve onların hayatımıza hakim olmaktaki hırs ve heveslerine karşı sahip olduğumuz aymazlıktır. Zihniyet yapıları değişir, paradigmalar altüst olur ancak her durumda gelenek bütün bu değişimlerin yerinden ettiği ana istikametleri hatırlatmada belirleyici bir hafıza olarak öne çıkar.

Bir geleneğin içinde doğar, varlığımızı belli bir hayat desenine bağlı olarak sürdürürüz.