“Söz edebiyattan, itiraflardan açılmışken, bir şey daha var onu da itiraf edeyim: bendeniz edebiyattan da anlamam efendim.

Ne yapalım ki çalışmalarınızı getirip bana teslim ediyorlar.”

Cahit Zarifoğlu, Mavera, Aralık 1979

Cahit Zarifoğlu 1978 yılında başlayarak, üç yıl süreyle Mavera'nın okuyucularla köşesini yönetti. Şair bu köşede, okuyucuların ele alınmaya değer bulduğu mektuplarını cevapladı. Verdiği cevaplarda, soğuk bir eleştirmen yukarıdanlığından ziyade, dostça, dervişçe bir tutumu benimsedi; bir hasbihal, bir sohbet içtenliği ve sıcaklığı içinde sundu görüşlerini. Denebilirse, genç okuyucuya “ağabeylik” etti. Şiirde tutunabilmesi, varlık gösterebilmesi için, onun her şeyden önce düzenli bir okuyucu çevresi içinde yer almasını istedi. Mektuplarında, yola yeni koyulan genç yetenekler, çetin şiir serüvenlerinin akıbeti bakımından yönlendirici, belirleyici işaretler buldular: kimileri yola devam etti, pek çoğu da işin başına geri döndüler.

Bu çalışmamızda, değindiğimiz “okuyucularla” köşesini esas alarak, Zarifoğlu'nun şiir üzerine düşüncelerini, genç şairlere önerilerini, uzun ve dar şiir geçidinin engellerine, tehlikelerine, tuzaklarına dair uyarılarını belli bir dizgesel bütünlük içinde tespit etmeye çalıştık.

Aşağıdaki satırlarda, kimi ortak başlıklar altında, bu düşünce, öneri ve uyarılardan bir kısmını bulacaksınız:

Dil sorunu. Çalışmalarına yeni yeni başlayan şairlerin takılıp kaldığı birinci konu bu. Müslümanlık ölçüleriyle dil arasında yanlış bir bağlantı kurmaktan kaynaklanan çelişkili adımlar, haliyle farklı alanlara da sirayet ediyor. Kimileri öz Türkçe kelimeleri “şov yaparak” kullanıyor, bunun kendi ürününün kabulünü kolaylaştıracağı kadar, şiirini de şiir yapacağı gibi haksız beklentilerle avunuyor, avutuyor emeğini. Hele hele, bu tür kelimeler kullanarak bütün insanlardan farklı olduğunu ispat edeceğini sananlar var ki, Zarifoğlu'na göre bunlar sadece ve sadece “gülünç” oluyorlardır. Aslında gerek eski gerekse yeni kelimeler şiirde kullanılabilir, bunun hiçbir sakıncası yok. Ama yeter ki bu kelimeler kullanıldığı yerlerde, mısralarda sırıtmasın, içleri boşalıp kalmasın. Onlara yeni bir içerik vermek gerek. Yoksa, taşıdıkları uyumsuzluk havasıyla şiirin bütün nefasetini uçurup giderler. Bir yandan da dilin “dinselleştirilmesi” kaygıları farkında olmadan bizleri “dili putlaştıranlardan” kılabilir. En iyisi mi, dilimiz yazı dili olsun, konuşma dili olsun, eski olsun, yeni olsun farketmez. Aslolan içeriktir, aslolan dopdolu olmasıdır kelimelerin.

Anlaşılırlık. Şairin kendi şiirini anlaşılır kılması diye amaçla yola çıkması belki şiirini bütün güzelliklerden soyutluyor. Çünkü birinci derecede anlaşılır olmak gibi bir amaç büyük kalabalıkların şiire sahip çıkmasını kolaylaştırıyor ama şiir şiir olmuyor, “erken ölümlü oluyor”. Aslında bu amacın unutulmasından yanadır Zarifoğlu. Şairliği diğer mesleklerden ayıran da bu niteliği olsa gerektir. Hatta, “Okuyucularla”nın bir bölümünde Cahit Zarifoğlu anlaşılırlık ve benzeri konularda sıkça dile getirilen bir soruya şu cevabı vermekten çekinmez: “Anlıyorum ki şairin kendi şiirini anlamaya ve anlatmaya kalkması, o şiir için yapılacak yardımların en kötüsü”.

Kelime Dağarcığı. Bir keresinde Zarifoğlu şöyle diyor bir okuruna: 'Kelime dağarcığınız yetersiz. Bunu gidermek için çok okumak yetmeyebilir. Ansiklopediler karıştırın. Bu; kelimelerinizin çoğalmasına, işlerlik kazanmasına neden olabilir. Daha da önemlisi, hayvanlar, böcekler, ilkel topluluklar üzerine, şaşırtıcı sıçramalara yol açan ansiklopedik bilgiler, kendi içinizde var olan ama bilmediğimiz tabakaları, tarihi sürecin bireyde tortulanan gelişme ya da düşme katlarını bize hatırlatabilir. Artistik ilginin kendi dar binasından çıkmasına, yenilenmesine ve farklı görüntüler karşısında yeni kelimeler edinip kullanmasına yarayabilir. Ama kelime yetersizliğinin belki daha etkin bir gidericisi (pek pratik görünecek ama) sözlük okumaktır.” Bütün bunların yanı sıra, yola yeni koyulmuş bir sanatçı adayının hepsinden fazlasıyla “basiret”e ihtiyacı var. Tek başına entelektüellik, ilişkilerimizin sığlaşmasına, şiir dünyamızın teknik unsurlar arasında gitmesine neden olur.

Bilgili sanat. Zarifoğlu bu tanımı kullanıyor. Müslüman şair adaylarına önerilerde bulunurken, ürünlerini değerlendirirken genelde onların pek “bilgili sanat”tan mahrum olduklarını gözlemlediğini belirtiyor. Neden bilgili sanat? “Sanatın hangi alanında “at koşturmaya” niyetlenmişsek o alanın hemen tüm sınırlarını tanımamız gerekir. Bir alanda başarıyı yakalamak için örneğin şiirde has ürünü yakalayabilmek için, bu alanın “poetika”sını belirleyen çalışmalardan haberli olmaya özen göstermek gerek. Belki bunun şiir yazmayı zorlaştırdığı öne sürülebilir. Olsun, şiir emektir. Ayrıca yalnızca şair; sanatçı olarak kalmak bize yetmez. Şartlarımız bize sanatkâr olmak yanında, mesleğimizde ilerlemiş olmayı, dosdoğru inanmış olmayı, dünyanın nereye götürüldüğünü bilmeyi, yeryüzünü toprağı diye kabul ettiğimiz İslâm milletinin bilinçli bir ferdi olduğumuzu hiç unutmamayı gittikçe mücadelenin içlerine ilerlemek azmini beslemeyi gerektiriyor.”

Çevre. Yeteneğin ortaya çıkmasında kuşkusuz “çevre”nin önemli bir payı var. Kör ve verimsiz bir atmosferde yapılan çalışmaların zamanla “harcandığı”, bilinen bir gerçek. O hâlde ne yapmalı? Dar çevre imkanlarıyla neler yapılabilir? Veyahut ta entelektüel canlılığın “içtenliği” sınırladığı tersine mekânlarda sanatımızı korumak için neler yapılabilir? Bunları Zarifoğlu “soru olarak okura” yöneltir. Uyumsuzluklar, artistik huzursuzlukların ürünüdür ve bu da çevre yetersizliğinde daha çok gün yüzüne çıkıyor. Aslında mutlaka değişik, mutlaka kendi halkımızın duyduğu seslerin uzağında bir ses, bir tür melodi duyacağız diye zorlanmaya gerek yok. Tam aksine, o insanlar arasında ne kadar yalnız kalmış olursak olalım, onların sesiyle yazmalıyız. Onların havasını vermeliyiz. Hangi konumun belirleyiciliği altında kalırsak kalalım yine de çalışmalarımızı geliştirebileceğimiz, cesaretlenebileceğimiz önerileri var Zarifoğlu'nun: “Şiir için kendiniz bir takım şiir kitaplarından, belki bir parça şiire dair eserlerden, ama daha çok dergilerdeki canlı atmosferden yararlanabilirsiniz. Şair eğer yazılı eserlerin çevresinde ise, yani okuyup yazıyorsa bu çevre çok önemli. Yozlaşmak her zaman mümkün. Hele küçük yerleşim merkezlerinin bu konuda olumsuz etkileri vardır. Şairden yarı aydın şiirler zuhur eder. Böyle çevrelerde oturabilir, ama bu tehlikeyi sezmiş olanlar ya da şimdi yaptığımız gibi uyarılmış olanlar, oturdukları yerde açılarını büyük şehre ve bütün dünyaya yayılı sanat duyarlılığına çevirebilir. Zor olabilir ama siz bu yokuşu tırmanın”.

Etkilenme. Çevre faktörü beraberinde kaçınılmaz bir “zaaf”ı karşımıza getiriyor. Gerek belli şairlerin ürünlerine yönelik taklitçilik ve gerekse sözkonusu şairlerin ilgi ve üsluplarını “ödünç alma” diye adlandırabileceğimiz etkilenme niçin zaaftır? Kuşkusuz belli bir noktaya kadar, etkilenme, sanat eserinin vücuda getirilmesinde uyarıcı bir etkendir. Ne zamana kadar? Şair ben'inin ortaya çıkmasına kadar. Bütün zamanlarımızı başkalarına nazire yaparak doldurursak, emeğimizi bir hiç uğruna heba etmiş oluruz. Değişik akımlara kapılmak aslında şiirin yolunu tıkar, ta ki şiir, şairin kendi “orijinalitesini” taşımış olsun. Örneğin, dünün klasik şiirini yazmaya karar verip, heceyle ya da aruzla yazmaya koyulduk. Ürünümüzü ne kurtarabilir? Ya da bu çizgiyi sürdürmek şiirimizi ne ölçüde geliştirebilir? Zarifoğlu'na göre “bugün aynı şeyleri söylemek, o eski şiirleri yazmak, durmaktır. Uzakta kalmaktır. Hele bu türde yazmayı bir şey kurtarabilir, o da bu yapıyı yeni bir içerikle doldurmak.” Aslında “klasik, iyi modernin emin kapısıdır”, ancak yeni bir içerikle üretildiği müddetçe. Öykünülen üslup ve içerikler, şairin kimliğini ortadan kaldırabilir. Kötü kopyada zarafet belirmiyor. “Ünlü ressamların hayatları anlatılırken, onların nasıl müzeleri dolaşıp eski sanatkârların eserlerini saatlerce seyrettiklerini yazarlar. Ve sanatkârın beğendiği bir ressam vardır. Saatlerce onun resimlerinin önünden ayrılmaz ve günlerce gider gelir. Ama işte şuraya dikkat; böyledir ama sanatkârımız o etkilendiği sanatkâr değildir. Yenidir. Etkilen ama yeni olmayı da bil. Aksi takdirde etkilendiğin var, sen yoksun. Dostoyevski, “biz hepimiz Gogol'un Kaput'undan çıktık” derken herhalde bu ölçüye işaret etmek istiyordu. Öyle ya, Dostoyevski Gogol değildir. Yenidir.”

Karşılık. “Şiirin en zorlama imajlarının bile hayatta karşılığı olmalıdır ya da bize ya da bize karşılığı varmış duygusunu uyandırmalıdır. Aslında bu ikincisi bile şuurumuzla ve bütün duygusal uzanabilmelerimizle erişemediğimiz ve fakat var olan ve hayatımız olan o gizlilerle ilgilidir. Hayat pazarımızdan bir maldır. Bu çizgilerin dışına çıkınca bir şiir, bir mısra, çok basit de olsa onu duyamayız.” Dayanaksız ve amaçsız bir şiir yazılmasını doğru bulmaz Zarifoğlu. Bu bakımdan yukarıdaki sözler onun gerek şiirine gerekse şiir anlayışına bakmamızı kolaylaştıracak ipuçları taşıyor.

Karmaşık Anlatım. Okuyucuyla bir tür saklambaç oynamaktır bu ve dahası “anlaşılırlık”la yakından ilgilidir. Şiirde ne kadarı hoş görülebilir böyle bir yolun? “Bir şeyi dolaylı anlatmak başarılı ve etkili olabilir. Ama mutlaka dolaylı anlatmak peşinen başarısız ve sıkıcı. Şiirin katetmeye tahammül edemeyeceği uzun bir yol seçiliyor böylece.” Şiiri dolambaçlı zor yollarda koşmak biraz da usta işidir. Şiiri yormamak; dahası şiire ve şiiriyete “merhametle” muamele etmemiz gerekir. Yazmayı sürdürmekte kararlı olanlar soğukkanlılıkla, kelimeleri taşımadıkları anlamlara doğru sıkıştırmadan, açıkçası dil cambazlığı yapmadan vermelidirler ürünlerini.

İdeolojik söylem. Sanat eseri verirken peşin peşin oturup ideolojik tavır almaya gerek yoktur. Herşeyden önce, o zaten vardır. Hayat görüşünüzle birlikte, seçiminizle, kaderinizle birlikte vardır. İşte onu, üzerine basa basa şiirinize, hikâyenize giydirmeye çalışırsanız, ideolojik acele, sanatı yiyiverir. Bu nedenle hep sanatı düşünmeli, bir sanatkâr olarak, ideolojiyi değil. İnandıklarımızın aksini yapacak değiliz: İnandıklarımızı sanat eserinde doğrudan doğruya kullanacağımıza bırakalım o hâli tabiisiyle eserde kendi yerini alsın. Kendimizi mutlaka dini temalar işleyeceğiz diye kısıtlamayalım. İnançlarımız devletten kırlara, sokaklardan fezaya kadar herşeyi içine alıyor, anlamlandırmıyor mu? O halde dini olacak diye neden mutlaka bazı ibadet terimleri üzerinde kenetlenip duruyor ve şiirin dünyasını daraltıyoruz? Önemli olan sadece o terimler değildir. Gücümüzü sadece onlardan almak yerine onların mahiyetindeki sırrı duymaya çalışalım. İdeolojik söylevle şiiri birbirinden ayıralım. Bir parti mitinginde coşkuyla söylenecek anlık şeyleri, tutar alt alta koyar ve onların şiir olduğunu sanırsak, bazı şeyleri karıştırmış oluruz. Bunları inşaat molozu gibi şiirin üzerine bırakırsak, şiirin canı çıkar. İdeolojik şiir vardır elbet, ama o ideolojiyi rafine edeceksiniz, incelteceksiniz, ancak o zaman şiirin malzemesi olabilir inançlarınız. Ana günlük gazetelerden, sokaklardan, çevrenin gönlümüzde olmamasından doğan sert düşünceleri, belki hınçları, hep bu tür şeyleri şiire malzeme tutarak sanat yapmak imkânsızdır. Gittikçe, ne yazık ki, bütün seviyeler düşüyor, bütün güzellikler bir sopanın ucuna takılıp gezdiriliyor, adeta.

Sertlik ve Espri. Dikkatli olunmadığı zaman bunlar da şiirin tadını bozabilir. Düşünceleri öfkeyle söylemek şiiriyeti öldürür. Çünkü şiirin iklimi ılımandır. Kendi doğrularımızın bizi illaki öfkeye ulaştırması, kuru bir öfkeye bulaştırması hoş değildir. Soğukkanlı ve sanat endişesi ağır basan çalışmalarda öfkeye yer olmayacağı gibi gereksiz esprilere de kelime oyunlarına da yer yoktur. Espri yapmak ya da vecize söylemek eğilimimizi öldürmeliyiz. Bunlar şiire giden yolda karşılaşılan engelleyici “tat”lardır. Gıdıklayıcı espriye dayanan Cumhuriyet tipi Orhan Veli şiiri, bütün omuzlamalara, resmi himayeye rağmen çürüdü gitti. İki uç nokta yerine şiire tasavvufi zevk vermek gerek. Tasavvufi anlamda bir yumuşaklığı şiir için, şiiriyet için elzem bulur Cahit Zarifoğlu.

İsraf. Bolca yazmak verimli olmak anlamına gelmez. Kimi şairler için belki bu ilham bolluğu olarak görülebilir hatta imrendirici bulunabilir. Ne var ki; çoğu kereler bu, israftan öteye gitmez. Onların okurken kendimizden bir şeyleri yollara saçılmış görür ve toplamaya, sahip çıkmaya çalışırız. Bu da bizi yazılanların şiir kalitesini aramakta geciktirir. Soğukkanlılığımızı toplayıp tekrar okuduğumuzda, bu kez de şiirin kaçıp gittiğini görürüz. Çare nedir peki? Kalemin şiire arzu olmadığı zaman şiire oturmamalı ve kalem şiire arzulu olduğu zaman şiiri kaçırmamalı. Biraz daha yavaş ve düşünerek, anlamları başıboş bırakmadan, bir şair sorumluluğu ile üzerinde durarak yazmalı şiiri… Yoksa yazık olur saçılıp duran kelimelere, imgelere…

Eleştiriye açık olmak. Şairin şiir dünyasını dışa açmayı başaran eleştiri olgusudur. Aslında ancak eleştiri ile bir gelişme içinde olduğumuzu düşünebiliriz. Eleştiri aracılığıyla çoğu kez kendimizi görmemiz bahşedilebilir. Başarılı sanat eserlerinde, sanatkâr hiç ortalarda görünmez. Eser ve okuyucu vardır. Ancak eserin başarı derecesini düşünmeye başladığımız zaman, vereceğimiz yargıya sahip çıkacak birini aradığımız zaman sanatkâr aklımıza gelir. Yani sanatkâr eleştiri ile vardır. Ne yazık ki eleştiri alanı halen boş duruyor. Dolayısıyla gören göz, duyan kulak olmuyor. Hiçte azımsanacak bir verimlilik, eleştiri dünyasında gayret gösterenlerin azlığından heba olup gidiyor. Heba oluyor çünkü, eleştiri tanınmayı da hızlandırıyor. Cahit Zarifoğlu, kendi sütununda bu alanı dostları küstürmek pahasına ısrarla doldurmuştur. Belki birçok “şair yenisi”nin dünyasını yıkmıştır, ama bunlar bile onların iyiliği içindir. “Bazılarına şair veya hikâyeci yeteneklerinin olmadığını açıkça söylüyorsak ve onlar şiiri, hikâyeyi bırakıyorsa bilin ki iyi oluyor. Kendi kendilerini kandırmaktan kurtuluyorlar ve en önemlisi biz onları şairsiniz, hikâyecisiniz diye oyalamıyoruz.” Bir okuyucu Zarifoğlu’nun eleştirilerini değerlendirirken, haksız da değil: “Tavsiyelerinizde tamamen haklısınız. Ama şunu da hemen belirteyim ki tenkidinizi okuduktan sonra, çivili tahtaya oturan Hint fakiri gibi oldum.” Zarifoğlu bu konuda hassastır. Kendi şiiri hakkında ortaya konan eleştirileri de saygıyla karşılar ve bu konuda okura yol gösterir. Yeter ki eleştiri “belirli edep tavırlarının dışına çıkmasın!”. Yoksa, bunun dışına çıktığımız takdirde, birbirimizi sevmenin, birbirimizi anlamanın, ya da aynı safta duruşumuzun bir anlamı olmaz. Şair eleştiriye tahammüllü olmalı. Şiire adım atmanın kolay bir iş olmadığı, hele her şeyin basite indirgendiği bir konumda şiir ve şiirin imkânlarıyla yaşamanın zorluğunu göze alan eleştiriyi de sabırla göğüsleyebilmeli.

Okuyucu hatırı. Okuyucu şairin hatırı için değil, kendi hatırı için (nerdeyse) okur. Yani şiire okuyucu payı bırakmayız.

Sabır. Hemen her alanda olduğu gibi şiirde de sabır. Sabır başarının anahtarı. Duygularımızı şiirleştirirken sabırlı olmalıyız. Haydi bir şeyler yazayım diye kaleme sarılmamalı. Beklemeyi bilmeli. Susayınca, acıkınca nasıl anlıyorsak, yazmak anını da anlarız. Bazen uzun süre yazmadan beklemek de kuracağımızı şiir dünyası için dünyası için en iyi hazırlıktır. Sabırsız, çalakalem ve en kötüsü de birden “star”laşma hevesiyle kaleme sarılmanın eceli çok uzak değildir, o da birdendir…

Erken kitaplaşma. Şiir dünyasında henüz kendimize bir yer açmamışken, kitabımız henüz bir “ihtiyaç” haline gelmemişken kitap çıkarmaya kalkışmak doğru değildir Zarifoğlu’na göre.

Şiir öğrenilir mi? “Şiir öğrenilmez, böyle düşünürüm. Ama şiirin araçları öğrenilebilir. Bu dildir ya da şiir zevkidir. Bunlar eğitimle olabilir. Başka türlüsü ve tabii başarılısı doğuş’lardır ancak. Doğuşun bünyesinde şiiriyet ve şiirin araçları da dahildir. Doğuş, adı üzerinde doğmaktır. Yoksa şair şiirinin kentini zekâ ile kurar. Şair, okurunu düşüncesinden değil ya da hiç olmazsa şimdilik sadece düşüncesinden değil, mahiyetini pek bilmediğimiz alıcısından, alıcı mekanizmasından yakalamaya çalışmalı. Unutmayalım ki şiir, zorlanarak elde edilmiş ve imkansızları bir araya tutmaya gayret eden terkiplerde değildir. Bunlar belki seyrek ve çok yerinde kullanılırsa şiiriyet gösterebilir. Şair şiir yazarken büyük ölçüde kendini şiire terk etmelidir. Kendinden ama daha çok da şiirden emin olmalıdır. Beğendiği bir şairin, diyelim ki Necip Fazıl'ın nazarını yazdığı her kelimenin üzerinde görmelidir. Bunu bir nevi şairin kendini denetleme biçimi olarak söylüyorum. Böylece daha yazarken kendimize güçlü ve iyi şiire yönlendirici bir eleştirmen edinmiş oluruz. Şair kendini büyük ölçüde şiire terk etmelidir dedim. Bunu tam anlamıyla açıklayabileceğimi sanmıyorum. Şair, şiire mutlaka kendi yön vermek istiyorsa diye bakalım, o zaman şiir, zihne yükselecektir. Yani çıkış noktası şiir olacaktır. Sanırım şiirin evi kalptir ve kalple yazılmalıdır. Zekânın rolünü inkâr ediyor değilim. Bilâkis mutlaka gereğine inanıyorum. Buradaki inceliğe dikkat edilmeli. Bu şuna benzer ki İslâm’la mükellef olmak için akıl şarttır, ama iman akılla değildir.”

Şiir işçiliği. “Eğer yazmayı sürdürmek istiyorsak, dikkatimizi şiire vermeliyiz ki şiir safra halinde yazdıklarımızın dibine çökmesin. Kendi el yazımızla yazılı şiirimiz, hâl; kendi içimizin kıvrımlarına uygun biçimde yatıyor demektir. Hele üzerinden uzun zaman geçmemişse onu dışarıdan göremeyiz. Oysa şairin arada bir şiirine, hatta en taze şiirlerine yabancılaşarak, uzaktan bakabilmesi, onu işleyebilmesi için gereklidir. Şiir, kâğıdın üzerinde henüz içimizin sıcaklığı ile yatıyorsa bunu yapmak zor. Ama daktilo yazısı şiiri elimizden bir parça uzaklaştırır. Onun için daktilo edilmiş şiirde, diğer yazı türleri için de aynı şeyleri söyleyebiliriz belki, hata ve eksiklikler daha iyi görülebilir. Ama yine de bu sözlerimden, her şairin mutlaka bir daktilo makinası edinmesi gibi komik bir yargı çıkarmayın. Bu arada mısralarımızı silkeleyelim, onları birbirleriyle ve şiirin içindeki diğer kompartımanlarla kaynaştıralım, iç içe koyalım ve bakmayalım ki şiir nazlansın hele hele kibirlensin. Yazdıklarımızı soğukkanlılıkla okumasını bilmemiz ve bir şey anlatıp anlatmadığını cesurca düşünmemiz gerekir. Bir de şiirlerimizi mengeneye takıp bir güzel törpülemeli. Sertlikleri, sert çıkışları, kulak tırmalayan kelimeleri, gereksiz öfkeleri, vaz u nasihatleri, politik nutukları… Bütün bunlar gittikten sonra şiirimizden geriye çok şeyler kalabilir. İşte onların hatırı için yazmaya devam edelim… Mısralarımızı arının balla doldurduğu petekler gibi, tatlı bir şeyle, şiirin kendisiyle dolduralım. Ama her şeyden önce bizzat kendimizin mısralarımızın içinin boş olduğunu görmemiz ve kabul etmemiz gerekir.”

Yazar olmanın reçetesi. Zarifoğlu, bu konuda Faulkner’in düşüncelerini aktarıyor. Ona yazar olmanın reçetesi sorulmuş. O da %99 yetenek, %99 disiplin, %99 çalışmak diye cevap vermiş. Bunu katılarak anlatıyor. Ve ekliyor: “Katılın, bugünlerde en çok söylediğimiz şey bu, kendi cürmünüz kadar yakmak için katılın.”

Nefsaniyet. “Dikkatimiz ismimize değil işimize dönük olmalı. Her şairin şiirle yatıp kalkışı bir başkadır. Şöyle veya böyledir. Fakat isminizi şiirin önüne koyarsanız bu belki kendinize has bir şiirin doğmasına yardımcı olabilir, ama bu tavırdan gelen ve mısraların arasına bir zehir gibi ağacak olan nefsaniyet, gelecek zamanlarda, zamanın hırpalaması ile ağırlıklar arasındaki çürük harçlar gibi dağılır ve yapı çöker. Elimizden çıkmış bazı satırlar bize kendini şiir diye kabul ettirmeye çalışıyor da bile bile oyuna geliyorsak, onlardan vazgeçemiyorsak, bilelim ki, şairliğimizin nefsaniyet yüzdesi fazladır. Ne var ki “ene”, şiiri önünde sonunda dışarıya arzeder. Tasavvufi disiplinin dışında bunu engelleyecek disiplin bilmiyorum. Ancak bir derviş şiiri saf şekilde “Allah rızası” için yazar. Orda şairlik, azgın “ene”siyle birlikte şeyhin ayaklarının altına konur. Kalem buyrukla ele alınır ya da buyrukla ebediyen bırakılır. Artistik iddialar bitmiştir. Zirvede bir şair olunsa bile. Ah, o dünyalardan uzağız.”

Saf şiir. Yolun başındaki şair adayları için Cahit Zarifoğlu ısrarla saf şiir yazmalarını öneriyor. Her türlü felsefi, ideolojik, dolambaçlı ifadelerden uzak saf şiir. Ona göre, gerisi için kullanılan tema’lar heder oluyor, heba ediliyor. “Yazık” diyor, “onca malzemeyi, ilhamı, genç bir yüreğin enerjisini ki -ilerde elimize geçmez- şiir olamadan kullanıp atıyoruz. Aşk şiirleri yazın çocuklar, aşk şiirleri yazın. Şiirleri aşkla yazın. Kendi nefsim de işitsin, berrak bir suya bakar gibi bakalım şiire ve malzemelerine… Yoksa, bir insan şair olmadığı halde nasıl şiirler yazıyor bunu bir türlü anlayamıyorum.”

Sonuç. Zarifoğlu’nun bir keresinde “sohbetevi” olarak tanımladığı “okuyucularla” köşesi, birçok şairin yetişmesinde etkili oldu. Bunu, biraz da Zarifoğlu’nun işini sevmesine bağlamak gerek. Akif İnan, bu köşenin tadına o kadar meftun olmuş ki, “nerdeyse, kendi şiirlerimi de Cahit’e göndereceğim, ne der” diye hayranlığını belirtmektedir. Her neyse, bugün “Okuyucularla” köşesi yok, yol gösterici ve hoş sohbet Cahit Zarifoğlu da yok. Ama onun genç şairlerle yazışmalarında dile getirdiği zengin düşünceleri, Mavera koleksiyonlarının gitgide unutulmasından korktuğum sayfalarında kapılarını çalacak okuyucularını bekliyor. İnanıyorum ki genç şiir sevdalılarının bu düşüncelerinden öğreneceği çok şey var.

[Bu yazı, Kayıtlar dergisinin 10. sayısında (Ağustos, 1991, ss. 24-32) yayınlanmıştır.]