Arif Sağlam’ın ilk romanı Tuhaf Bir Adam’ı (Avangard Kitap, 2016) iki kez okudum. Birincisini yayımlanmadan önce… İkincisini ise yayımlandıktan sonra… Romanı üçüncü kez de okuyabilirim. Arif Sağlam’ın üslubu, tarzı, anlatımı, esprileri, ciddiyeti, derinliği ve hayata bakışı merak uyandırıcıdır. Ve bu merak, onun romanını her okuyuşumda biraz daha artar, tükenmez. İkinci romanı Cam Çocuk/Karagümrük’te Büyümek’i (Neva Yayınları, 2018) ise halen okumuş değilim. Ne yayımlanmadan önce -ki sağ olsun pdfsini göndermişti- ne de yayımlandıktan sonra. Bunun sebebini sonra açıklayacağım.
Arif Sağlam’ın kişiliği de merak uyandırıcıdır. Romanının özelliği gibi bu merak onu tanıdıkça azalmaz, aksine artar. Paradokslarla yaşar Arif. Arkadaşlarına yaklaşımı da bu şekildedir. Fakat paradokslarının kendinden başka birine zarar verdiği görülmemiştir. İstemeden de olsa bir arkadaşını üzdüğünde, kendini affettirmek için türlü çabalar içine girer. Onun kalbi bu şekilde incelik ve merhametle doludur. Karşıdakini dinleyen ve onu anlamaya çalışan; anladığında da onunla birlikte ağlayıp, üzülebilen bir merhamet. Kesinlikle acımayla ilgili değildir Arif’in merhameti. O, sokakta bir dilenci gördüğünde de, ona kesinlikle acımaz, merhamet duyar. Hatta onun için bir şey yapabilir miyim diye düşünür. Zaman zaman kendine dert ettiği de olur, dilenci veya başka bir ihtiyaç sahibi. Arif’in bu şekilde anlaşılması güç dertleri vardır. “Ne var sanki bunda dert edecek” dediğiniz bir şey, Arif için varoluş problemine dönüşebilir. Bazen de işte “Şimdi Arif günlerce içinden çıkamayacağı bir problemle karşılaştı” dediğiniz anda o birkaç cümleyle problemin içinden çıkabilir. Arif öngörülemez şahsiyetlerden biridir.
Dağınıktır, zihni kadar hayatı da. Hiç değilse onu tanıdığım zamanlarda dağınıktı. Şimdilerde toparlamış olabilir. Zihnini değil hayatını toparlamıştır. Çünkü Arif Sağlam’ın hiç kimsenin müdahale edemeyeceği, dışarıya hiçbir şekilde yansıtmayacağı bir zihinsel işleyiş ve dünyası vardır. O dünyayı bir Arif bilir, bir de Allah. Ben ise, bunu tahmin ediyor, seziyorum. Çünkü bazen farkında olmadan o dünyasıyla ilgili düşüncelerini, hislerini, olaylarını paylaşır. Anlayabileceğini düşündüğü arkadaşlarıyla paylaşır. Herkesle değil… Anlamayacağını sanmadığı kişilerle farklı bir dilden konuşur. O dil yine kendi dilidir ama. Vaziyeti kurtaracak kadar ödün verdiği, yine kendine has bir dil. Yine Arif Sağlam esprileri, şakaları, yine Arif Sağlam merhameti ve duygulanmaları. Fakat o en gizli dünyasını çaktırmadan… Onu sezdirmeden… Hiçbir sıkıntı yokmuş gibi. Güncel, olağan meselelerin konuşulduğu, vaktin bir zaman da olsa tatlı geçirildiği bir dil. Belki de o özel dünyasını çaktırmamak, belli etmemek, göstermemek için ortama uygun uydurduğu bir dil. Arif’in her zaman herkesten sakladığı, kendine ait zihinsel bir bölgesi olacaktır.
Romanıyla deliliğe adeta yeni bir tanım getirmiştir
Arif romanlarını yazarken o dünyasıyla baş başadır. Tuhaf Bir Adam’daki kendini delirtmeye karar veren adam gibi. Herkesin deli sandığı, ama kendisinin deli olmadığını bilen adam… Babası, eşi, doktorlar, arkadaşları artık onun deli olduğundan emindirler. Ama o, romanda konuşmaya devam eder. Konuşan kişi hiç de deli değildir. Ama herkesin kendini deli sandığını anlatır. Sonunda başarmıştır delirmeyi. Asıl deliliğin de böyle bir şey olduğunu düşünür adam. Herkes seni deli sanır ama sen aslında deli olmadığını bilirsin ve çevrene deli olmadığını kanıtlama gereği duymazsın. Arif romanıyla deliliğe adeta yeni bir tanım getirmiştir. Delilerin durup dururken, kendiliğinden veya çevrelerinin onları çıldırtması sonucu deli olduklarını düşünmez Arif. Delilik Arif için bir kaçıştır. İnsanlardan kurtuluş. Hayattan, sorumluluklardan, baskılardan azade olmaktır. O yüzden deli, kendini delirtir. Kendinin deli olmadığı bilir. Ve bu bilgiyi kimseye çaktırmaz. Deliliğin avantajlarından istifa eder. Bu, dünyaya, hayata, topluma ve tek tek insanlara karşı geliştirilen yeni ve orijinal bir tavırdır. Acaba modern zamanlarda mı böyle olmuştur delilik? Belki de. Arif’e sormak lazım. Belki de ilk zamanlardan beri böyleydi. Tuhaf bir adam, delirmeye karar veren adamdır.
Okumaları da ilginçtir Arif’in. Dışarıdan bakılınca dağınık görünür. Ama kendi içinde bir düzeni ve mantığı vardır. Arif’e zorla hikaye ve roman okuttuğumu bilirim. O hikaye ve romanlarla ilgili hiç kimsenin göremeyeceği şeyleri göreceğinden emin olduğum için. Fakat Arif, onlara takılıp kalmaz. Onun kafasında başka bir düşünce yeşerip büyümektedir. O büyümeyi besleyecek kitapların arayışındadır Arif. Bu kitapları kendisinden başka hiç kimse bilmez. Bir bakmışsınız Arif’in elinde bir felsefe kitabı var. Ertesi gün, bilimsel bir kitap. Başka bir gün ise, psikolojiyle ilgili… Arif sorularına cevap aramaktadır. Bilmektedir ki kitaplardan edineceği cevap, kendi içinde olan cevabın ortaya çıkarılmasıdır. Arif kelimeleri bu şekilde içindekileri dışarı çıkarmak için kullanır. Kelimelerin kendisine ancak bu kadar yardım edeceğini bilir. Onun ilerisi veya berisi yoktur. Belki de kitaplar onun içindekileri nasıl ifade edeceğini gösterir. Kitaplardan sadece terim, kavram ve teori aldığını da söyleyebiliriz. Bunlar kendi kurduğu teoriyi ifadelendirmek için faydalıdır. Yoksa Arif’in bir filozofun teorisini alıp olduğu gibi benimsediğini, düşünce ve olaylara uyguladığını göremezsiniz. Olay da kendine aittir, kuram da. Benzer olay ve kuramlar, Arif’in dile getirmek için aldığı yardımdan ibarettir.
Okuyucusunu özgür bırakan bir yazar
Arif neden roman yazmıştır? Aslında Arif için, anlaşılan manada edebiyatçı diyemeyiz. O, edebiyatın ne içindedir ne de dışında. Romanın karnaval tarafı hoşuna gider Arif’in. Romanda her şey bir şekilde ifade edilebilir. Daha doğrusu roman için belirlenmiş, biçilmiş bir kaftanın olmayışı Arif’i büyüler. Roman da her türlü anlatımdan istifade eder ve hiçbir kalıbın içine girmez, Arif’in düşünceleri de. Romanın biçimsizliği, daha doğrusu yeni bir biçim vermeye uygun oluşu, Arif’i roman yazmaya teşvik etmiştir. O, olayını, kuramını kendisi oluşturduğu gibi romanını da, yani anlatım biçimini de kendisi oluşturmalıdır. Bu yüzden Tuhaf Bir Adam, tuhaf bir romandır. Klasik, modern veya postmodern romanlara benzemez. Kendine benzer. Belki biraz postmodern roman içinde değerlendirilebilir. Ama bütünüyle değil. Arif, yeni bir biçim peşindedir, postmodernler gibi ilkesizlik peşinde değil. Arif’in hiç vazgeçmeyeceği, hiçbir şekilde ödün vermeyeceği ilkeleri vardır.
Arif’le geçirilen zaman, insana kendini iyi hissettirir. Doğrusu Tuhaf Bir Adam’ı okurken zaman zaman korkmuşsam, telaşlanmışsam, bazen sinirlenmişsem bile, kitabı kapattığımda yine kendimi iyi hissettiğimi fark etmiştim. Arif çünkü okuyucusunu özgür bırakan bir yazardır. Herkesin de kendini özgür bırakmasını ister. Özgürlüğünden bir an olsun ödün vermek istemez. Onun tutarsız gibi görünen söz ve davranışları, hep bağlı kalmaktan kaçışlarının sonucudur. Zihnen de bedenen de özgürlüğü benimser. Hiçbir şekilde tutsak edilmek, baskılanmak istemez. Baskılamak istendiğinde, hemen ters teper, tuhaf haller içine girer. O zaman işte tuhaf bir adam devreye girmiş demektir. Delirmek isteyen ve deliren bir adam… Oysa hiç de deli değildir. Sadece muhatabının bir derece daha üstüne çıkmıştır. Hâlihazırdaki düşünceye bir boyut daha eklemiştir. O boyut Arif’in özgürlüğüdür. Diğerlerinin ise yanılsaması, Arif’te gördüğü tutarsızlık veya dağınıklık…
Yazdıklarımdan yazarın kendini anlattığı, yazarla roman karakterinin aynı kişiler olduğu anlaşılmasın. O iş öyle değil. Ben Arif’i anlatırken romanından istifade ettim sadece. Cam Çocuk’u halen okumadım. Okusaydım, ondan da alıntılar yapardım. Neden okumadım? Çünkü Arif halen okumamı bekliyor. Beklemediğinde okumaya başlayacağım inşallah.