“Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir!”

Nur oluğundan akmış insanlardan biri olan Üstad Necip Fazıl, bundan tam 40 yıl önce 25 Mayıs 1983’te Hakk’a yürümüştü. Bu büyük dava önderini değil bir yazıda, yüz yazıda anlatabilmek elbette ki kabil değil... Ancak onun kıymet derecesinin keşfine kapı açabilmek, milyonların istifade ettiği eserlerinden yeni nesle örnekler vermek planında bu yazı bir borç edası keyfiyetinde görülmelidir.

Üstad’ı göz ve kulak planında tanıyamama bahtsızlığı ile karşı karşıya kalanlardan biriyim. Fakat İslâm’ı tanıyan birçok gençte olduğu gibi, ben de gözlerimi onun eserleriyle açtım. Okuduğum her kitabı ile inanç adına yeniden gerildim, imandan tereşşuh eden fikrin küfür düşüncesine nasıl galebe ettiğine şahit oldum. Birçok kişi, Üstad’da kendi hayat inkılâbını buldu. Peki bu dâhî insan kimdi, ne yapmıştı?

Doğduğu 1904 yılından 1934’e kadar geçen hayatını,

“Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

diye ifade eden “Fazıl” insanın dünyası, mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışınca kökten değişti ve bundan sonra da fikir çilesi çekememiş olanların göklere çıkarttığı şair, “sâbık şair” oldu. Artık “mukaddes davanın dönmez davacısı”nın hayat serüveni başlıyordu.

Âdeta yeniden doğmuştu. Kabına sığmayan bir enerji küpü halinde “cemiyetin rahminde beklenen doğum sancısı” olmaya adaydı. Çıkardığı Büyük Doğu dergisinde “Allah’a itaat etmeyene itaat olunmaz!” başlığını atabilen büyük sanatkâr, “zulüm karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisine ittibanın gönül rahatlığı içindeydi. “Çil horozun yeni bir dünya hediye ettiği” bu insanı, Allah 20. asırda feri sönmüş, ümidi kırılmış, fikir ve aksiyon çapında kalakalmış ümmete ihsan ediyordu. Yüzü aşkın eseri içinde, onu “semasındaki tek yıldız” katına yükselten “Çile”de:

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,

Marifet bu; gerisi yalnız çelik-çomakmış.”

mısralarıyla ifade ettiği sanat anlayışı ile insanın kainattaki konumundan, iç âlemin duygu ve ihtiraslarından bahsediyor; madde ve ruhun problemlerine giriyor, “Nefsini bilen Rabbini bilir” hakikati ile kalbin derinliklerine iniyor, öteleri kurcalıyor, Yüce Resul’e dünyadan sevdirilen üç şeyden biri olan kadına değiniyor, hafakanlarını paylaşıyor, cemiyeti yoğuruyor ve bütün fâni fenâlara öfkesini belirtiyordu.

Ben İmam Gazali’yi, İmam Rabbani’yi, Muhyiddin-i Arabi’yi onunla tanıdım. “Veliler Ordusundan” ile gerçek veli kimmiş, ondan öğrendim. “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu”yla en üstünü yokluk mertebesine gelen, fakat hakiki varlığa geçemeyen Garp filozofları ile ruh hayatımızın temsilcilerini kıyaslama imkânı buldum ve hayatlarının sistemleşmiş adı olan tasavvufun sıcak iklimini kokladım. “İman ve İslam Atlası”nda zahirî ve batınî amellerin yamaçlarında gezdim. Üç asır bizleri kenetleyen, ayağımıza pranga vuran “kaba softa ve ham yobaz”ı onunla teşhis ettim.

O, “Sahte Kahramanlar” dahil olmak üzere, her şeyin sahtesine karşı mücadele verdi. 80 öncesini yakıp kavuran sol fitnenin köküne “Çepçevre Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık” ve benzeri eserleri ile kibrit suyu döktü. “Motor kuvveti” ile “beyin ve ruh gücü”nün ittifakı için çok çaba sarfetti. “Tarih Boyunca Mazlumlar”ın dostu, kubur farelerinin amansız düşmanıydı. “Son Devrin Din Mazlumları”nda, İskilipli Atıf Hoca’yı, Bediüzzaman Said Nursi’yi, Süleyman Hilmi Tunahan’ı, Şeyh Esat Efendi’yi ve mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi onunla tanıma şerefine erdim. Kitabında en fazla yer ayırdığı Üstad Bediüzzaman ona şöyle demişti: “Seni Nur Risalesine 40 yıl hizmet etmiş (sene sayısını tam hatırlayamıyorum; daha az veya daha çok olabilir-NFK) kabul ediyorum.”

“Çöle İnen Nur” ve “Esselam” ile Resul aşkını satır ve mısralarına taşıdı. Yazdığı “Raporlar”, bugünkü sıcak siyasi gelişmeleri hâlâ yansıtabilecek kadar yeni ve duru... “Örgülediği ideolocya”, adeta cemiyetimizin nizamnâmesi hükmünde... Edebi boyutu ayrı bir yazı konusu... Mânâ için şekli dahi feda etmeyen hece vezninin usta temsilcisi...

Öylesine zeki ve aşıktı ki bir gün Abdülhakim Arvasi Hz. “Sen de iki şey ifrat halinde, zekâ ve muhabbet, keşke bu kadar zeki olmasaydın!” demişti.

Üstad bir gün mürşidine sormuş ve şu ihtarı almıştı:

  • “Efendim, ben kurtulacak mıyım?”
  • “Bir gemi giderken, paspas da içinde gider. Yeter ki o gemide ol Necip!”

Benliğini köpük köpük erittiği mısraları şu şekilde kaleme almıştı:

“Sonsuzluk kervanı ardınızda ben

Üç ayakla seken topal köpeğim

Bastığınız yeri taş taş öpeyim

Bir kırıntı yeter kereminizden

Sonsuzluk kervanı peşinizde ben...”

Mantık patlaması nedir, onunla bildim. Malatya hâdisesi sebebi ile gerçekleşen mahkemede savcının, “Biz Necip Fazıl’ın sanıkları şahsen tahrik etmediğini biliyoruz. Ancak bunlar onun yazılarını okuyarak eyleme geçmişlerdir.” demesine mukabil, Necip Fazıl şu tarihî konuşmayı yapıyordu:

“Kibrit yangına sebep oldu diye bütün kibrit fabrikaları kapatılacak mı? Bıçakla cinayet işlendi diye elma kesen bütün bıçaklar toplatılacak mı? Kıskançlık yüzünden karısını öldüren adamın cebinde, ‘Otello’ piyesi bulundu diye Şekspir’in iskeletine kelepçe vurulup mahkemeye celbi için Londra savcılığına müzekkere mi yazılacak?”

Seneler ızdırap ve hafakanlarla geçmiş; ancak fırtınalı yılların sonunda, peygamberleri dahi atlamayan “perde ardından haber” gelmişti.

“Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam,

Alıp beni götürsün dört tam inanmış adam”

diyen dava adamı, Fatih Camii’ndeki cenazesinde yüzbinlerin inlemesi ile uğurlanıyordu. Bir ara Prof. Dr. Ayhan Songar “Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz...” deyince; espri deposu dava arkadaşı Osman Yüksel gerçeği şöyle ifade etmişti: “Boşluk bırakmadı ki doldurulsun. Her şeyi doldurdu, gitti. Kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu ve yaşını doldurdu.”

İçinde yaşadığımız şu sisli günlerde cemiyetin Necip Fazıllara ne kadar ihtiyacı var. “Esselam” kitabının sonunda yer alan vasiyetini okumayı herkese tavsiye etmekle birlikte, son iki maddesini burada özellikle zikretmek istiyorum:

“Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını! Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!”

“Beni de Allah ve Resul aşkının bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız.”

Seni hiç unutmayacağız. Ruhun şad olsun Üstad! Ruhuna Fatiha...