Yola çıkınca insan geri dönme kaygısı çekmemeli. Dönüşün belliyse yolculukta zaman tez geçiyor. Yola çıkınca gönlünden geçtiği gibi gitmelisin oysa. O yüzden Evliya Çelebi ve İbn Battuta gibi seyyahlar nasıl bir iş başarmışlar hep merak ederim.
Sabah erkenden revan oluyoruz yola, trafiğe takılmadan çıkıyoruz şehirden. Şehirden çıkışımızda değişen bir şey yok. Gökdelenlerin arasından geçiyoruz sabahın sükûnetinde, ruhsuz harabeler gibi duruyorlar. Boğaz köprüsüne girerken Çamlıca’nın ardında, Çamlıca’ya kafa tutan o koca kafalı, şapkası eğik kibir kulelerinin yüzüne bakmadan, boğazın durgun sularını bir terzi titizliğiyle biçen gemileri ve boğazı süsleyen erguvanları seyrederek geçip gidiyoruz. İnsan böyle işte, geçip gider, geriye kalan hikâyesidir.
İzmit’i geçtiğimizde yine aynı duygu; kendimizi bir boşlukta hissediyoruz. Sırtındaki ağır yükü bırakan birinin bir süre denge tutturamaması gibi bir şey bu. Hani insan yüküne yaslanır derler ya öyle bir şey. Bir süre sonra Sakarya Nehrinin kıyısında buluyoruz kendimizi. Ağırdan ama kararlı adımlarla geliyor. Tepeleri aşmanın vadilerde coşmanın yorgunluğu var üzerinde. Bu yorgunluk bir süre sonra Karadeniz’e vuslatla son bulacak Karasu’da. O basamak basamak inerken, biz onun aşıp geldiği dağlara doğru tırmanıyoruz.
Geyve ne güzel bir isim böyle. İsimler şehirleri mi, şehirler isimleri mi güzelleştirir bilmem. Geyve’nin güllerini, kiraz bahçelerini rahatsız etmeden ayakuçlarımızla geçerken, elimizi kalbimizin üzerine koyup bir baş selamıyla selamlıyoruz. İlk durağımız Taraklı. Şehir henüz uyuyor, sokaklarda kedi köpek bilem yok. Karşı fırından yayılan taze ekmek kokusu doldurmuş bütün boşlukları. Kaç zamandır gördüğümüz birkaç eski ev daha bir harabe olmuş, birinin ise yerinde yeller esiyor. Çayın kenarındaki o ihtişamlı harabenin yeri sürülmüş, deliller yok edilmiş. Bir konağın kapısına satılık yazıp telefon numarası bırakmışlar. Geçmişiyle, yaşanmışlıklarıyla, hatıralarıyla bütün bir hikâyesiyle satılık. Satılık yerine daha merhametli daha vicdanlı, daha izzetli ve daha zarif bir ifade kullanamaz mıyız? Böyle bir satılık tabelasını Çanakkale’de Şehitlerin kucak kucağa yattığı resim gibi toprakları çeviren çitlerde gördüğümde kanamıştı içim bir de.
Böyle küçük şirin kasabalar merkezindeki tarihi camilerden ibaret diyebiliriz, camiyi çıkarınca geriye pek bir şey kalmaz. Yunus Paşa Camii restorasyonda, etrafındaki o sıcak ortam yok olmuş. Hisar Camii ve çevresi de ilgi bekler, yıllardır bakımsız. Oysa şehri, sivil mimariyi, Taraklı evlerini görebileceğimiz en güzel yer. Caminin alt yanında metruk Taraklı evinin kemikleri biraz daha çıkmış. Taraklı iyi korunamıyor, Taraklı evlerine, o sivil mimariye uymayan beton yapılar yayılıyor. Merkezdeki caminin kasabayla orantısız minaresi hangi aklın eseri aklım almıyor. Göynük’te sonradan inşa edilen o caminin minaresini de ekleyelim bu akıl tutulmasına, hatta camiyi de.
Göynük yolundayız, göğermiş ekin tarlaları, enginar bahçeleri karşılıyor bizi. Gözümüzü alamıyoruz ekin tarlalarından ve kıyılardaki gelinciklerden. İstiridye kabuğunun içine girer gibi giriyoruz şehre, bir inciyi andıran şehirdeyiz, Göynük’teyiz. Salyangoz logolu bu sakin şehre namaz vakti üzeri giriyoruz mütemadiyen. Cuma namazını çeşme mahallemizin çeşme camisinde Ömer Sikkîn Hazretlerinin manevi huzurunda kılıyoruz. Dere coşmuş, koca çınarın dallarındaki serçe cıvıltıları suyun uğultusuna karışıp gidiyor. Yarı Göynük’lü sayılırız, bir eski zaman evine yeniden hayat vermeye, hatırasını, hikâyesini yeniden canlandırmaya gayret ediyoruz. Cılız ama samimi gayretimiz de ayrıca bir uzun hikâyeye dönüştü. Ömer Sikkîn hazretlerinin türbesinin duvarında bulunan çeşmeden akan su ayrı bir ferahlık katıyor dar sokağımıza. Cami, küçük bir meydan, ulu bir çınar, türbe ve daima akan bir çeşmeyle başlaması sokak için ne kadar ayırt edici bir özellik. Çeşmenin soğuk suyundan içip Ak Şemseddin hazretlerinin dizinin dibine geliyoruz. Bolu dağlarının gözyaşını Sakarya nehrine akıtan derenin iniltisinde, çınar ağaçlarının gölgesinde temaşa ediyorum şehri. Birkaç sinir bozucu yapıyı görmezden geliyorum.
Taraklı, Göynük… Bu güzergâhı daha önce de yazdık, eğleşmeden Bayındır köyüne geçelim. Bayındır köyü dağların ardında ormanların seyreldiği bir vadide. Suların kâh sıcak, kâh buz gibi aktığı bir köy. Göynük Palaz Termal tesisini daha önce görmüş, işletmeyi yeni devralmış olan Ali Bey'le sohbet etmiştik. Su vücut sıcaklığında ve şifalı.
Derin bir kuyuda uyanır gibi gri bir gökyüzüyle uyanıyoruz sabah. Böyle havalarda pencereden bakmakla yetinirseniz içeriye mahkûm olursunuz, ama adımınızı dışarıya attığınızda her şey değişir. Hava bulutlu ama kuşlar dışarıya davet ediyor sabahın erken saatlerinde. İlkin kuşlar uyanır köylerde, göğsünde orkestra taşıyan kuşlar cıvıl cıvıl ederler sabahın seherinde.
Yanımızda akan derenin kenarında, köprünün ayağı yanında kırk yamalı eski yorganına bürünmüş bir eski zaman kulübesi ilişiyor gözüme. Varıp, üzerine çiğ düşmüş örtüsünü kaldırıp bakıyorum yüzüne. Terk edilmiş, yorgun, eski bir su değirmeni bu. Kapısını yavaşça açmaya çalışıyorum, derin bir yaraya dokunur gibi acı içinde inliyor. Elimi geri çekiyorum ve bir yaranın kabuğunu kaldırırcasına daha bir rikkatle açıyorum kapıyı. Gaşayan duvarlardan yeşil ekin tarlaları manzarası gözüküyor. Köşe bucak kaçan fareler, tavandan yere iplik iplik sarkan örümcek ağlarındaki iri örümcekler tedirgin tavana doğru tırmanıyorlar hızlıca. Un teknesi, savacak hepsi yerli yerinde, toz yorganına bürünmüş uyuyorlar. Çarkı döndüren su arkı yorgan altından sarkan bir ihtiyar kolunun büzülmüş damarları gibi. Değirmencinin odasında kurulu derme çatma bir divan, üzerinde lime lime fitil yorganı, başlıkları oyalı paslı bir yastık, çaydanlık, birkaç parça kap kaçak… Korku filmi setini andıran perili ev gibi. Kuşlar hariç, değirmenci dâhil herkes uyuyor diyorum içimden. Değirmenin önünde çıkan sıcak su etrafını ılıtıyor bir miktar. Derenin kaşındaki çeşmenin savacağından kol gibi akan su, buz gibi bir hava veriyor etrafına. Bu iki zıt kaynak yoğun bir çiğ düşmesine neden olmuş gece boyu. Bunca uyumun içinde, bir yanda vücut sıcaklığında insanın tenini okşayan su, öbür yanda yürekleri ferahlatan soğuk su. Derenin şırıltısı, kuşların cıvıltısı, karşı köyde bir horozun ötüşü, o kadar uzak mesafeden beni hisseden bir köpeğin huzursuz havlaması ve uzaktan bir tarla kuşunun sesi. Ekin tarlaları, tarlaların kenarında uzun kavak ağaçları, renk renk gelincikler, papatyalar, akıl sır ermeyecek güzellikteki çiçekler. Ayakuçlarımla uzun uzun yürüyorum, gördüğüm her gelincik çiçeğini öpüyorum.
Geç kalmadan Bayındır köyünü de dâhil ediyoruz hikâyemize. Güzelliğine doyamadığımız köyleri geçiyoruz, yol kenarında bizi selamlayan gelinciklere, hudayinabit ne kadar bitki varsa hepsine selam vererek ilerliyoruz. Dağlar, düzlükler sonra yine dağlar, köyler, hiç bitmeyecekmiş gibi uzayıp giden, sonu gelmez bir hikâye.
Bir Yörük köyü olan Beyyayla köyündeyiz, rakım 1300. Ağaçlar yeni tomurcuklanıyor, Mayısın yirmisi ama manzara Mart sonu gibi. Hayvanlarını otlatan bir beyle, bir hanım teyzeye selam veriyoruz. “Hır mı hayır mı ne arıyorsunuz?” diye sual ediyorlar. İstanbul’dan geldiğimiz anlaşılınca, “İstanbul’da yaşamak ancak bir uzmanlıkla mümkün olur.” deyip işin sosyolojik, psikolojik ve ekonomik yanlarından bahsetmeye başlıyor Ertuğrul bey. Anlıyoruz ki sohbet uzayacak. Ertuğrul Bey sivil polis memuru olarak görev yapmış. Emekliliğini köyünde hayvancılık yaparak geçiriyor. Tayininin İstanbul’a çıkışını sonra İstanbul’dan kaçışını, Eskişehir’de görev yapıp emekli oluşunu bir serüven halinde anlatıyor. Konuşmaya, kendisinin dinlenilmesine ne çok ihtiyacı varmış meğer. Konuşmak, dinlemek, dinlenilmek nasıl da iyi geliyor insan ruhuna. Bir keçi sürüsü katılıyor hikâyeye. Ekin tarlalarına saldıran keçileri otlayacakları meraya yönlendirmekte zorlanıyor çoban. Mübarek hayvan kaşla göz arasında sürüden sıvışıp etrafa dalıyor. Yardım ediyoruz, davar ağaçlık alana su gibi akıyor. Ne kanlı canlı hayvanlar böyle.
Sırtında azık çantasıyla bizi izleyen teyzemiz ise görüntüsü ve konuşmasıyla tam bir Yörük kadını. Köyle ilgili malumat veriyor, gençlerin köyde durmadığından filan yakınıyor. Köylerimizin ortak hikâyesi yalnızlık.
Köylerden, uçsuz bucaksız dağlardan, ormanlardan, kimi toprak kimi asfalt yollardan, bazen tırmanarak bazen de yokuş aşağı ilerliyoruz. Göynük'ten bu yana hep ekin tarlalarından geçiyoruz. Gördüğümüz her manzaraya aşık oluyoruz, durmadan duruyor, araçtan iniyoruz. Doyulmaz güzelliklerin biri bitiyor biri başlıyor. Söğüt, Bilecik ve akşam Bursa’da olacağız ama bu gidişle zor. Ayak sürüyoruz, yolu bitirmeye niyetimiz yok.
Beyyayla’dan sonra inişe geçiyoruz, indikçe hava ısınıyor. Havayla birlikte bitki örtüsü de değişiyor. Zeytinlikler, meyve bahçelerinin arasından önümüzde duvar gibi duran Sarıcakaya’ya doğru iniyoruz. Belli ki dağın eteğinde bir akarsu var. Yolu uzatalım belki bir gelincik tarlasına rastlarız diye bir paylaşım yapmıştım, işte o gelincik tarlası. Gelincikler arasında dolaşıyoruz. Sarıcakaya’nın eteğinde kayaya sırtını vermiş şirin bir kasaba Sarıcakaya. Sakarya nehri kenarındaki bu kasaba Eskişehir’e bağlı olup, İç Anadolu Bölgesinden farklı olarak “mikro klima” iklim sistemine sahipmiş. Bu açıdan Ak Deniz İklim özelliklerine sahip olduğunu öğreniyoruz. Bunu hemen hissediyorsunuz zaten. Kayanın adının Bozanc kayası olduğunu bu ismi dibinde kurulan köyden aldığını söylüyorlar. Düşüyoruz Sakarya’nın peşine, köprülerle kâh sağına geçiyoruz kâh soluna. Bir ırmağın peşine düşüp onunla yaya olarak akmayı hep hayal etmişimdir. Sakarya bizi önce Mihalgazi’ye götürüyor, sonra İnhisar’a. Bu topraklar hem Osmanlının mayalandığı, hem de kurtuluş mücadelesinin verilip düşmanın püskürtüldüğü gazi topraklar. Uğruna can verilen topraklar.
Mihalgazi’de, Sarıcakaya’nın eteğini dolanıp sükûnetle akan Sakarya Nehri'nin kıyısındayız. Ne çok yolu var daha Karasu'da Karadeniz'le buluşmak için. Sakarya’nın beslediği bereketli topraklarda pek çok sera var, seralardan şehir kurulmuş sanki. Başta İstanbul olmak üzere çevredeki şehirleri bu topraklar doyuruyor. Sebze kamyonları birbir peşine sebze taşıyorlar büyükşehirlere.
İnhisar’a doğru ilerlerken Karaoğlan Köyü’nde duraklıyoruz. Köylünün biri cama yanaşıp "Kırıkçı mı aradınız çıkıkçı mı?" diye soruyor. Başka ne var, biraz kırıldık deyince, "psikolog da var, tam teşekkül çalışıyoruz” diye sıcak bir karşılamada bulunuyor. Köy kahvesinde ağaçların gölgesinde ihtiyar heyeti kurulmuş, muhabbet koyu, çaylar demli. Bir Manav köyüymüş Karaoğlan, gözler çekik. Çay iki lira, ahaliye bizden birer çay diyoruz garsona. Ezanla birlikte bütün masalar bir anda boşalıveriyor.
Yörükler, Tatarlar, Çerkezler, Manavlar yurt edinmişler buraları. Bu güzel insanlara veda ederek yol alıyoruz İnhisar'a doğru. Sakarya bizi bırakmıyor tekrar tekrar karşılaşıyoruz, bu bereketli topraklar onun eseri.
İnhisar'ın merkezinde asırlık bir çınar, etrafında kahvehaneler. Buralarda kasabaların, köylerin meydanlarında ulu çınarlar olur hep. Bir kasabanın, bir köyün meydanında ulu çınar varsa o köy, o kasaba güzeldir. Çınar altında misafiriyle çay içen muhtar Mehmet Bey sıcak karşılıyor bizi. İlk defa bu kadar samimi bir arzuyla çay ısmarlama isteğine olumsuz cevap verdiğim için üzgünüm. Bir yerlere belli saatlerde ulaşma ve geri dönme kaygısı yok mu? Çay ısmarlama arzusuna olumlu cevap alamayınca, "O halde ekim sonu gelin, buranın narı meşhurdur, size nar ikram edelim” diyor. Nasip, tekrar gelelim dediğimiz yerlere yıllar var ki uğrayamıyoruz. Mehmet beye bu nazik misafirperverliği için teşekkür ederek İnhisar'ı da dâhil ediyoruz hikâyemize. Öylesine bereketli topraklar üzerinden geçiyoruz ki anlatmaya lisanımız yetmez.
Osmanlı’nın tarih sahnesine çıktığı topraklara, Söğüt’e doğru yol alıyoruz. Hikâyemiz; Söğüt, Bilecik ve ‘Osmanlıyı Kuran Şehir Bursa’ ya devam edecek. Ancak bize ayrılan bin altı yüz kelimelik sürenin sonuna geldik. Akşama Bursa’da olacağız.