Bunca köyden meydana gelen bir şehir var mı yeryüzünde. Bunca köy bir araya gelmiş ama bir şehir olamamış. Bir akıl tutulması köyleri de, şehri de yutmuş. Köy olarak kalaydı, kendi içinde şehirleşerek güzelleşseydi, güzelleşerek şehirleşseydi, bağlardan, bahçelerden sümbüller arasından bülbül sesleriyle bir köyden diğerine ya da bir kasabadan öbürüne geçilseydi nasıl güzel olurdu İstanbul.

Hasköy’deyim bir zamandır, ne köy var ortada ne kasaba. Haftanın dört günü vaktimin bir kısmı burada geçiyor. Çocukları okçular tekkesine getiriyorum. Onları beklerken Oblomov gibi tembellik yapacak değilim ya, geziyorum Kasımpaşa’yı Hasköy’ü Okmeydanı’nı. Her gelişimde Kulaksız Mezarlığının ara sokaklarında, çıkmazlarında selvilerin arasında dolaşıyorum. Ölülerle sohbet ediyorum, onlarla konuşuyorum. Hepsi son vaazlarını verip gitmişler, hapsi son mitinglerini yapmışlar ve göçmüşler bu âlemden. Ne çok şey söylüyorlar, ne çok konuşuyorlar. Elimdeki kitabın yüzüne bile bakamadan dönüyorum.

Dağlarda hayvanlardan değil insanlardan, mezarlıklarda ölülerden değil dirilerden korkarım. Korkmuyorum desem doğru söylemiş olmam. Şimdilik meczup kılıklı bir adam geziyor mezarlıkta, selamlaşıyoruz, kendinden bir hal arıyor bende. Uzun uzun bakıyor, sonra gözünü kaçırıp uzakta bir noktaya takılıyor gözü. İnsan dediğin kilitli bir kutu, açmayınca ne bilirsin ne var içinde.

İstanbul mezarlıklar şehri aynı zamanda. Şehrin uluları, ulu camilerin hazirelerinde yaşıyorlar. Ben de her fırsatta tarihi bir camiyi ziyaret ettiğimde caminin haziresinde bir miktar vait geçiririm. Süleymaniye Camii, Fatih Camiini ve daha birçoğunu sayabilirim. Arandığımda mezarlıktayım diyorum bazen, ses bir an kesiliyor. Örneğin Yahya Efendi Kabristanlığında dolaşmayı sonra da abdesthanenin yanındaki banklara oturup boğazın serin mavi sularını, gemileri, boğaz köprüsünden karınca gibi akan arabaları seyretmeyi, seyrederken elimdeki kitabın sayfaları arsında kaybolmayı severim. Ya da bir şeyler karalamayı. Sahi, hayli zaman oldu Yahya Efendi’yi ziyaret etmeyeli.

Baharın gelişine Kulaksız Mezarlığında şahit oluyorum bu yıl. Mezarlığın en kuytu yerinde işaret verdi bir erik ağacı, çiçek açtı. Tıpkı bir işaret fişeğiydi bu, bir muştuydu baharı müjdeleyen. Böyledir, kış boyu yanından geçersiniz, orada garip bir ağaç vardır, kimse dönüp bakmaz. Baharla birlikte beyaz çiçeklerle donanınca nazar edersiniz. Mayısta taşlanır zarif dalları mahallenin afacan çocukları tarafından. Buruk bir tat bırakır belleklere, buruk bir hikâyesi vardır erik ağacının.

En son gidişimde diriltici bir yağmura yakalandım ölüler diyarında, beraber ıslandık, paltom ağırlaştı, ensemden sırtıma süzüldü bereketli bahar yağmuru. Ve bütün yağmur hatıralarım depreşti yeniden. Mezarların kuru toprağı meğer neler saklıyormuş rahminde. Güller, gelincikler, papatyalar, sardunyalar… Adeta taştılar döküldüler mezarlardan. Durdum ve düşündüm ölüler diyarında. Üzerlerinde bir mevsim diriliyor, tomurcuklar beliriyor, kuru dallar yaprağa, çiçeğe duruyor, bahar yeniden diriliyor. Bir yanda okul çocuklarının cıvıltısı kuşların cıvıltısına karışıp gri gökyüzüne yükseliyor, yağmur sicim gibi iplik iplik yağıyor. Bunca tezadın arasında bir çift papağanın muhabbetine tanık oluyorum bir akasyanın dalında…

Cılga’nın kenarına, mezarların arasına muska kadar yere bir defin yapıldı iki büklüm bir kat. Uzanıp yatacağı bir mezarı bile olmuyor insanın yeryüzünde. Başına ve ayağına iki tahta dikildi. Küçük bir not bırakılmıştı başı yanına, bir ilkokul çocuğu sanırım, “dedeciğim seni çok seviyorum.” yazıyordu. O bir cümlede bir ilkokul çocuğunun hıçkırığını duydum her geçişimde, rüyalarını gördüm. O not orada bir süre durdu, bir köşesi ıslanmış toprağa tutunmuştu. Sonra onu bir karga alıp uçurdu gökyüzüne. Kim bilir belki dedesine götürmüştür. Geçerken sonra bir gün oradan gözüme ilişti yeniden, bu sefer bir taşa yazmıştı “dedeciğim seni çok seviyorum” bir de hüzün dolu kalp çizmişti taşa. Bir torunun dedesine olan sevgisini, muhabbetini bağlılığını görüyorum o taşta her geçişimde. O çocuğun, içinde dedesi olan çok kıymetli bir hikâyesi var, o hikâyeyi yeşertecek büyütecek, o hikâyeyle büyüyecek.

Gökyüzüne minare gibi uzanan Selvi ağaçlarının arasında ilerliyorum, vapur düdükleri geliyor uzaktan. Mezarlığın sessizliğine karşı homurdanıyor şehir. Yağmur beni Kasımpaşa’nın, Hasköy’ün ara sokaklarına çekiyor, nasıl bir ahenk içinde iniyor damlalar şakaklarıma. Yüksek bir setin üzerinden Haliç’e bakıyorum, karşımda Yavuz Selim Camii, Fatih Camii. Yavuz Selimden baktığımda beton yığınlarının arasında Kulaksız Mezarlığı, (ölüler diyarı) canlı gözüküyordu. Keşke daha mı çok ölseydik diyesim geliyordu içimden. Bir yokuşu tırmanıyorum, karşımda Bahriye Hastanesi, restorasyonda, yoluna ne olarak devam edecek bilemiyorum. Yanında,  Babadağ yokuşu ile Bahriye Hastanesi sokağının kesiştiği noktada bodur minareli bir cami. Yeldeğirmeni Camii. 1591’de inşa edilen bu camiye neden yeldeğirmeni camii denilmiş, bir hikâyesine rastlamadım ama yer olarak tam da yeldeğirmeni kurulacak bir yer. Bir ikindi vakti bu camiyi de hikâyemize eklemiş olduk. Bu bodur minareler ne kadar sevimliler böyle. Köylere abuk subuk üç şerefeli minareler dikiyorlar. Hâlbuki kiremit çatılı şirin bir camiye böyle bodur bir minare ne kadar yakışıyor.

Aslında Kasımpaşa/Hasköy izlerimi, izlenimlerimi bir çırpıda yazacaktım, bir yazıya sığdıracaktım. Ama yürümeye başlayınca ayaklarıma acımak gelmiyor aklıma. Yolu uzattık yine, hikâye uzadı. Sabrınızı zorlamamak, sizi çok fazla yormamak adına burada kısa bir mola verelim. Nasip olursa devamını başka bir hikâyede okuyalım. Yürümeye, hikâye biriktirmeye devam edelim. Siz Hasköy yokuşlarında bir sokaktan, bir evin penceresinden, Yavuz Selim’i, Fatih’i bütün bir Tarihi Yarımada’yı seyretmeye devam edin. Buradaki evlerin pencerelerinden, karanlığın saltanatının sona erişini ve sabahın oluşunu bu ulu camilerin gökyüzüne uzanan minarelerinden yükselen ezanlarla karşılamak nasıl bir bahtiyarlık. Kabri bu mezarlıkta olan Cemal Süreyya’nın şu sözüyle son verelim: “Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk”…

Kısa bir tefekkür molası...