Gezmeyi, görmeyi, okumayı, dokunmayı, dinlemeyi, düşünmeyi fuzuli olarak görmüyorsanız buyurun başlıyoruz bıraktığımız yerden ‘Surların İzinde Suriçi Yürüyüşlerimize.’ Hava güzel... Havanın kötü olduğu zamanlarda mı var? Bu da çok dikkat etmediğimiz bir alışkanlığımız sanırım. Genelde hava kapalı yağışlı ve soğuksa hemen hava bugün kötü deriz çıkarız işin içinden. Asıl mânâ elverişsiz oluşudur havanın. Yani faaliyetlerimizi icra etmemize uygun değilse kötü, uygunsa iyi. Allah iyiliğimizi versin bizim. Yılmaz Erdoğan’ın şu şiirini çok manidar bulurum.

Bugün hava kötü!
Şehirde türettik bu saçma, bu nankör lafı...
Yağmura kötü hava diyeni kuraklıkla terbiye eder Allah!
Şairin bir yakıtı varsa; o da yağmurdur!
Ruhsallaşır gökyüzü,
Kelimeler ıslanır
Her aşk bir yağmurlu günle hatırlanır
İşler yolunda demektir köyde bulut...
Çünkü köyün mal sahibidir topraktır
Ve toprak, Yaradan’ın hamuru biraz ıslak olmalıdır!
Su ve toprak bitmeyecek en büyük aşktır...

Bu mevzuya fazla dalmadan geçelim, baksanıza Pazartekke’ye gelmişiz bile. Önce Kaleiçi’ni temaşa edelim, fetih ruhuyla girilen kapıdan şehre girelim ve ilk durağımız Gazi Ahmet Paşa Camii olsun. Bu cami benim dar vakitli zamanlarımda uğrak yerlerimden. Bu camileri yapan aklın aynı zamanda ruh mimarı olduklarını düşünürüm. Asırlar sonrasının insanına bile iyi geliyor kelimeleri dökülüyor dilimden. Burayı Sokullu Mehmed Paşa Camii’ne benzetirim. Sonra bu düşüncemi İslâm ansiklopedisinin teyit ettiğini gördüm. “Caminin iç avlusu aynı zamanda burayı üç taraftan saran medresenin de avlusudur. Böylece burada, Kadırga’daki Sokullu Mehmed Paşa Camii ile Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nde de rastlanan cami-medrese birleşiminin bir örneği ile daha karşılaşılmaktadır.” Avlusunda, haziresinde ulu Selvilerin gölgesinde ve ruhumu okşayan o iç mekânında huzur bulduğum duraklardan biri. Şadırvanını bile seyretmek insanın içini ısıtıyor. Bana yakın ve canayakın olması hasebiyle cumaları uğrak yerlerimden olan cami için İslâm Ansiklopedisi’ne müracaat edip kısa bilgi alalım. Kanûnî Sultan Süleyman devrinde sadrazamlığa kadar yükselen Kara Ahmed Paşa tarafından yaptırılmasına başlanmış, ancak Hürrem Sultan ile kızı Mihrimah Sultan ve Rüstem Paşa’nın entrikaları sonunda Ahmed Paşa’nın 13 Zilkade 962’de (29 Eylül 1555) idam edilmesi üzerine inşaatı bir süre durmuştur. Topkapı’nın iç tarafında medrese, sıbyan mektebi, çeşme ve türbeden ibaret bir külliyenin merkezi olan Ahmed Paşa Camii Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.” Ahmet Paşa’nın, Yavuz Sultan Selim’in kızı Fatma Sultan’la evli olduğunu not olarak ekleyelim ve geniş malumat için İslâm Ansiklopedisi’ni adres gösterelim.

Gazi Ahmet Paşa Cami ve Külliyesi, Beyazıt Ağa Camii, restorasyonu yakın zamanda biten iç mekânı ahşap ağırlıklı, Kürkçübaşı Ahmet Şemsettin Camii ve başka camilerin yanında, Ermeni ve Rum Ortodoks Kilisesi gibi anıt eserler var burada. Topkapı Şehir Parkı dahilinde, E5 Yolu üzerinde bulunan Takkeci İbrahim Ağa Camii’ni de ekleyelim surların dışında da olsa. Bu caminin ilginç de bir hikâyesi var. 1500’lü yıllarda Topkapı’da küçük bir evde yaşayan ve geçimini takke örerek sağlayan İbrahim Ağa’nın bir cami yaptırma hayali varmış. Fakir olduğu için bu arzusuyla dalga geçenlere aldırmaz sürekli dua edermiş. Bir gün İbrahim Ağa rüyasında bir zat görmüş. Zat İbrahim Efendi’ye: “Bağdat’a git! Rızkın iki üzüm arasında.” demiş. Bu rüyayı üç gün üst üste görünce, İbrahim Ağa bu rüyada bir hikmet var diyerek Bağdat’a giden kervanlardan birine katılmış. Bağdat’a varınca bir hana girip karnını doyururken buradaki hancı ona iki salkım üzüm uzatmış. İbrahim Ağa üzümü yiyip kalktığı sırada hancı kim olduğunu ve nereden geldiğini sormuş. Takkeci İbrahim de İstanbul/Topkapı’dan geliyorum. Rüyamda; “Rızkın Bağdat’ta iki salkım üzümdedir dedi bir zat bana.” diyerek durumu anlatır. Bunun üzerine hancı şaşırmış bir vaziyette; Benim de rüyamda gördüğüm bir zât İstanbul Topkapı’da Takkeci İbrahim Efendi diye birinin evinin ocağının altında iki küp altın olduğunu söyledi. Ben iki küp altın için gitmezken sen iki salkım üzüm için bunca yolu mu teptin?” der. Bunun üzerine Takkeci İbrahim Ağa mesajı alır ve evine döner. Ocağının altındaki iki küp altını çıkarıp camiyi yaptırır.” Hikâye böyle. İç mekânın zengin çinilerle tezyin edildiği cami yerleşim alanının uzağında kalması hasebiyle vakit namazlarında öksüz. E5 Karayolu bir kılıç darbesiyle kesip geçmiş dibinden, meskûn mahal’le bağını koparmış. İstanbul otogarının burada oluşunu ve buradan otobüse bindiğimi bütün o hengâmeyi hatırlıyor ve Ulubatlı’ya kadar inip bütün o arka sokakları geziyorum. Gazi Ahmet Paşa Camii’nin Ulubatlı’ya açılan kapısından çıktığınızda caminin kıble yönündeki ahşap evi görmeniz tavsiyemdir. Bu satırları caminin ön tarafında bulunan çınarın altında, Çınaraltı kahvede yazıyorum. Çayınızı burada yudumlayarak tarihi izleğin izinde yüzyıllar öncesine yolculuk yapabilirsiniz. Eğer daldığınız rüyadan uyanabilirseniz Oruç Baba’ya selam verip caddeyi karşıya geçerek Mevlanakapı’ya doğru yol alabilirsiniz.

Mevlanakapı’ya kadar mahalle ile surların arasına sac duvar çekmişler. Uzanıp baktığımda surlar ile mahalle arasında kalan çöp yığını haline gelmiş boşluklar İBB tarafından temizlenip park haline getiriliyor. Ara sokaklardan Mevlanakapı’ya geliyorum. Yine o adam, o daracık kapıdan araçların geçişine yardımcı oluyor. Birini durdurup diğerine yol veriyor, sonra diğerine. Arzu eden camdan birkaç kuruş sıkıştırıyor eline. Günde kaç kazayı önlüyordur kim bilir, hatta kaç kavgayı. “On altı yıldır bu işi yapıyormuş. “Evim zaten hemen surların dibinde, balkondan burada meydana gelecek kargaşayı izleyeceğime gelip sürücülere yardımcı oluyorum” diyor. Verilmiş görev değil bu, üç beş kuruş, ekmek parası çıkıyor diyor. Bana da rehberlik ediyor, surlar hakkında, nereleri nasıl gezmem konusunda bilgilendiriyor. Bu bilgilendirmenin de bir karşılığı olsun deyip eline bir miktar sıkıştırıyorum. İBB Mevlanakapı’ya surların dibine bir kitap kafe açmış, çok da güzel olmuş, Kafa dinleyip okuyup yazmak için güzel bir imkân. Kara surlarının bir kısmı restore edilmiş, çalışmalar devam ediyor. Dolayısıyla surların bir kısmı ziyarete açılmış. Burçlara çıkıyorum, Marmara görüş alanımda, sağlı sollu surların devamı fareler tarafından kemirilmiş peynir dilimlerine benziyor. Surların dışını Yedikule bostanları süslüyor, iç tarafını camiler, dantel gibi işlenmiş. Hep bu bostanlara özenmişimdir, yeşilin farklı tonları, çeşitli zerzevat bahçeleri bir yapbozun parçaları gibi.

Bizans’tan günümüze Tarihi Yedikule Bostanları 1500 yıllık tarihi bir miras. Yaklaşık 900 yıla yakın Bizans tarımına ev sahipliği yapmış, fetihten sonra da bostan olarak kullanılmaya devam etmiş. Osmanlı, devletin en küçük unsuru olan mahalleyi oluştururken, mahallenin içindeki birimler kendisine yetecek şekilde planlanmış. Her mahalle ihtiyacını kendi içinde karşılayacak şekilde. Her mahallenin kendine yetmesi ne kadar akıllıca bir düşünce. Hemen hemen her mahallede bostancılık yapılmaktaymış. Hatta semtler bostanlarına özgü zerzevatıyla anılmaktaymış. Bunun örneklerini bugün bile görmekteyiz. Çengelköy bademi halen geçerliliğini sürdürmekte. 1950’li yıllara kadar bostancılık kültürünü etkileyen ciddi bir hareket olmamış. Ancak 50’li yıllarda göçün artmasıyla beraber bostanlar imara açılmış. 1980’lerin başına gelindiğinde ise pek çok bostanın yerinde beton yapılar yükselmeye başlamış. Mahalleliden aldığım bilgiye göre Yedikule Bostanlarının bir kısmının üzerine konaklar inşa edilmiş, geriye kalanının da park alanına dönüştürülmesi tepkiler üzerine askıya alınmış. Bir piske toprak bırakmayın ulan, şehrin ortasında bu güzelliğe nasıl kıyıyorsunuz. Bostan etrafında geziniyorum, sulama araçları üzerime su atıyor. Güneşle birlikte bir ışık oyunun içinde buluyorum kendimi. Çalışanlarla konuşuyorum, gidip yardım edesim geliyor. Yedikule bostanlarıyla, Yedikule surları bir bütün. Bostanlar yoksa surlar da yok. Beton yığınlarının arasında kalacağından eminim surların. Yani bostan yoksa tarih de yok. Günümüze gelebilen tarihi bir bostanın da Kasımpaşa’da buluna Piyale Paşa bostanı olduğunu öğreniyorum. 573 yılında yapılan Mimar Sinan eseri olan Piyale Paşa Camii’nin yanında. Caminin giderleri için cami vakfına vakfedilmiş sanırım. Gidip görmeliyim. Bu yazıyı siz okumadan umarım gidip görmüş olurum. Bostana girdik mi çıkmak zor.

Burçların birinden inip diğerine çıkıyorum, şehri temaşa ediyorum. Uzaklarda gökyüzüne uzanan kalem gibi minareler, şehrin ufkunu saran çirkin kibir kuleleri. Yakınlarda surları takip eden şiir gibi bodur minareli küçük camiler… Değerli bir eşyayı örten güzel bir örtünün eteğindeki işlemeler gibi. Orada o mavi gökyüzünün altında aklıma geliyor: Şu camilerin her birinde ayrı bir gün geçireyim diyorum. Her birinin küçük avlusunda çeşitli çiçekler, asmalar, sarmaşıklar ve nar ağaçlarının gölgesinde, musalla taşının yanında bir bankın üzerinde gün boyu oturayım. Gelen geçen çocuklarla konuşayım, konuşmaya meraklı yaşlıları konuşturayım bakalım neler çıkacak ve bunları yazayım diye aklımdan geçiriyorum. Bunu zihnimin bir köşesine not etmiştim ki, geçen gün bir akşam namazı Üsküdar Ayazma Camii’nde namaz çıkışı, bazı camilerde sadece gündüzleri değil, geceleri sabahlamak da gerekiyor diye düşündüm. Neyse Üsküdar’a ayazma camiine girmeyelim, müstakil bir konuyu parçalamayalım. Çayımı içip surları takip ediyorum, ancak gördüğüm her bodur minareye yürüyorum. Bir hayli zikzak çizerek ilerliyorum. Hangisini yazayım yukarıda bahsettiğim gibi her biri ayrı yazının konusu. Bir tanesinin bahçesinde otururken meczup tipli biri gelip iki nar kalmış nar ağacından birini koparıp alıyor. Göz göze geliyoruz, “diğerini size bırakıyorum” diyor. Küçük güzel bir nar, sırf bir meyveyi dalından toplama saadetini yaşamak için alıyorum. Nasıl olsa cami avlusu deyip çantama koyuyorum. Umarım yanlış bir davranış olmamıştır. Issız sokaklardan ilerlerken bir esnafa selam veriyorum, selama mukabele edip çaya davet ediyor beni. Israrcı olunca bir mazeret bulamıyorum, bir mazeret de aramıyorum zaten. Şunun şurasında yoldan geçeni çaya davet eden kaç esnaf kaldı. Babam aklıma geliyor, yoldan geçeni eve yemeğe davet ederdi köyde. Bir eskici dükkânı, eski namına her şey var. Biraz hurda, biraz antika ne ararsan. Niğde Çamardı’ndanmış. İki oğluyla yapıyorlar bu işi. Çay içiyoruz muhabbeti koyulaştırıyoruz Anadolu insanı, birden samimiyeti ilerletiyoruz. Aladağ’dan, Bolkar’dan konuşuyoruz. Ne çok ortak derdimiz var. Derken evden kahvelerimiz geliyor. Eskinin insanları böyledir işte, kaşla göz arasında bir işaretle sipariş edilir ikramlar. Hangi aralık üst kata haber edildi de kahveler geldi. Ayrılırken de iki Niğde elmasını diş kirası olarak çantama koydu. Bu günkü zuhuratım diyorum. İşte, size bütün gün mutlu olmaya yetecek kadar bir hikâye. İnsan insanın mutluluğudur.

Silivrikapı’ya doğru ilerliyorum. Ne çok kapısı var bu şehrin, her biri başka hikâye. Bâlâ Süleyman Ağa Camii’nin avlusundayım. Küçük bir zeytin bahçesinin içerisine düşüyorum. Cami imamı zeytin topluyor, biraz yardım ediyorum. Dalından zeytin toplamak da nasip oluyor. Güzel şeyler üst üste geliyor bugün. Üç beş zeytin tanesini hatıra olarak çantama koyuyorum. Üç beş zeytin, iki elma ve bir tane de nar oluyor çantamda. Üç ayrı nimet, üç ayrı hikâye. Genişçe bir bahçe beş altı ağaç zeytin ve başka meyveler. Yine bir zerzevat bahçesi. Bir de sakız ağacı var bahçede, anıt ağaç. İmamla hem zeytin topluyoruz, hem sohbet ediyoruz. Sanırım namazı burada kılacağım. Etrafı geziyorum, Külliye nimel ceyş’den Topçubaşı Bala Süleyman Ağa tarafından yaptırılmış. Hazirede yatanlar Bala Süleyman Ağa ve diğer nimel ceyş için fatiha okuyup namazı bekliyorum. Zeytinburnu’yla sınır burası, Kocamustafapaşa’ya bağlı ama biz Zeytinburnu’nda zeytin bahçesi diyelim. Cami küçük, tekkesiyle, çeşmesiyle bir külliye burası. Bu güzel mekândan habersiziz. Harun hoca namazı kıldırmamı teklif ediyor, beş yüz yıllık mihraba geçip namazı eda ediyoruz. Bir süre cemaatle sohbet edip, bir daha geleceğimi zihnime not edip vedalaşıyoruz. Bu da bugün ikinci zuhuratım oluyor. Sağımda surlar, kimi yerler yıkık, arkada beyaz atlı bulutlar. İleride kalem gibi bir minare. Ara sokaklardan minareye doğru ilerliyorum Silivrikapı ve Kapının önünde Hadım İbrahim Paşa Camii. Avlusunda oturup dinleniyorum. Yarın buradan başlamak üzere Silivrikapı’dan dışarı çıkıyorum. Kapıda araçlara kumanda eden bir engelli vatandaş; “on sekiz yıldır bu kapıdayım tarihi surların dibindeyim bu kapıyı bekliyorum, insanlara yardımcı oluyorum, onlar da bana ufak tefek yardımcı oluyorlar” diyor. Bostanlar tarafına geçip bu sefer surların bostanlar tarafından Topkapı’ya doğru yürüyorum, tramvaya binip eve döneceğim, burada bekleyin beni sözüm var sizi Yedikule zindanlarına götüreceğim.

Günlerden çok davetkâr bir gün, Topkapı’da inip güne Merkez Efendi’de başlıyorum. Sabahın erken saatlerinde Merkez Efendi’yi selamlayıp, diğer efendilerden Mehmet Şevket Eygi, Allame Müfessir Muhammed Ali es-Sabuni ve Tanburi Cemil Bey gibi daha nice zevata selam verip fatiha okuyorum. Selvi ağaçlarının arasından süzülen sabah güneşinin turuncu ışıkları altında zihinsel bir yolculuğa çıkıp mezar taşlarının arasından Merhum Erbakan Hocamıza ulaşıyorum. Selam verip zihinsel yolculuğumu yakın geçmiş turuyla tamamlıyorum. Dava arkadaşları Merhum Osman Yumakoğulları ve Efsane başkan Lüti Kibiroğlu hemen yanı başında. Kalben, ruhen ve mezarları yan yana… Daha her şey dün gibi… Siz ne düşünürsünüz bilemem ama ben bir süre Kozlu Mezarlığı’nda yürüdüm. Taze mezar başında yakınlarına gözyaşı dökenleri, mezarların üzerine yaprakların hazin hazin düşüşünü seyrettim. Nasıl da nazlı nazlı bir süre havada gezinerek gelip bir mezarın üzerine düşüyorlardı. Nasıl bütün yapraklar ölüme hazırlanmış, mum gibi sararmışlardı. Silivrikapı’dan geçiyorum karşımda Hadım İbrahim Paşa Camii, nur gibi bir hava. Hadım İbrahim Paşa’yı ve diğer zevatı selamlıyorum. Cami Hadım İbrahim Paşa tarafından 1551’de Mimar Sinan’a yaptırılmış. Bir külliye olarak inşa edilmiş ama birçok camide olduğu gibi günümüze sadece cami kalmış. Bu camiyi Eğrikapı’daki İvaz Efendi Camii’ne benzettim, İkisi de kara surların ortasına denk geliyor. İvaz Efendi Camii Edirnekapı ile haliç arasında orta bir yerde, Hadım İbrahim Paşa Camii ise Topkapı ile Yedikule, Marmara arasında orta bir yerde. İkisi de Mimar Sinan eseri. Bazı Cumalar geleyim buraya, avlusu, caminin içi pek güzel. Bugün yol uzun, Merkez Efendi’de başlayan yolculuğu Samatya’da bitirmeyi planlıyorum, haydi bismillah. Ben Samatya’ya kadar yürüsem de sizi Yedikule Zindanlarında bırakacağım. Sonra bir gün alırım. Güneşli bir sonbaharın kuşluk vakti Yedikule’ye doğru yıkık surların dibinden yürüyorum. Gördüğüm her tarihi camiye uğrayıp selam veriyorum. İşte bir ara sokak, birkaç eski ahşap ev ve devamında tarihi bir cami. Nasıl da güzel sıcak bir sokak.

Nihayet Yedikule kapısına geliyorum, bir Afganlı çocuk kapı dibinde zerzevat satıyor, ardında bostan. Yedikule hisarının yanındayım. Tarihi duvarların dibinde evler, evlerin önünde, bin yıllık tarihin dibinde oynayan çocuklar. Ne kadar şanslılar diyorum, ne güzel hikâyeler biriktiriyorlardır. Küçük bir caminin avlusunda sararmış bir asmanın altında soluklanıyorum.  Üzerimde sararmış üzüm yaprakları güneşle birlikte yanan birer lambaya benziyor. Mahalleden birkaç kişiyle sohbet ediyoruz, mahalle ve uğradığı değişim hakkında bana bilgi aktarıyorlar. Eski komşuluklardan ve mahallenin eski sakinlerinden filan. Özlem…

Öğlen namazını bu camide kılıp Yedikule zindanlarına geçiyorum. Sur içi yürüyüşlerini bu yazıda yürüyüp bitirecektik, hikâye uzadı, sabrınızı zorlamayayım. Umarım bir dahaki sefere bitiririz.

Sizler avluda çay içip, burçlara çıkabilir, sonbahar güneşiyle oynaşan Marmara’yı seyredebilirsiniz, hatta geceyi burada, Genç Osman’ın kaldığı hücrede geçirebilirsiniz.

Siz, siz olun, yine de geç kalmayın evlerinize dönün, sonra yine burada buluşuruz. Ben Samatya’ya yürüyeceğim, oradan Çapa Şehremini durağına varıp eve döneceğim.

Serinin önceki yazıları için:

Şehir yürüyüşleri I: https://l24.im/8m2SdQ

Şehir yürüyüşleri II: https://l24.im/5MS

Şehir yürüyüşleri III: https://l24.im/ANHjPr