Edebiyat Ortamı, Sayı:91
Edebiyat Ortamı dergisi depremin yaşattığı hüznü ve acıyı paylaşan bir içtenliği kapağına taşıyarak çıktı. Nerdeyse tüm dergilerimiz kapaklarından başlayarak, yaşanan büyük acıyı tarihe not düşmüş oldular. Aycan Gürlüyer de depremde enkaz altından çıkarılan bir depremzedenin sözlerinden ilhamla “Ah, Güneş! Ah!” isimli bir yazı kaleme almış. Enkaz altından günler sonra çıkmak, hayatla ve güneşle buluşmak, yeniden hayata tutunmak… Belki de deprem görüntülerinde bizlerin yüreğine su serpen en önemli anlar bunlardı.
“Ah, Güneş! Ah!” dedi 6. günde enkaz altından çıkarılan bir kadın. Sesi kulaklarımdan hiç gitmiyor. Güneşi bir daha göremeyeceğini düşündü ve sonra yeryüzüne yeniden geldi, güneş ile yüzü birleşti zifiri karanlık ardından. Onu duyduktan ve izledikten sonra evde oturamadım, deniz kenarına gittim, ruhumu korumam gerekiyordu geride kalanlara yardım edebileyim diye.
“Karanlıklardan çıkanlar için ışık olmak, bu travmayı atlatmalarına yardımcı olmak için öncelikle bizim iyi olmamız gerektiğini biliyorum. En derin yerinden vurulmuş, bedeni yaralanmış, evsiz kalmış, sevdiklerinin cesediyle günlerce yaşamış ve sonra da güneşi görünce inanamayan insanlar… Yıkıldığımız yerden doğrulmaktan belki çok yorulduk ama bütün dünya bunun üzerine kurulu değil mi? Ne olacağı belli olmayan bir gelecek fikrinden de yıldık ama asıl bundan sonra dayanışma, yardımlaşma, psikolojik veya maddi yardım gerekiyor milyonlarca insana. Şehirlerinin nasıl yerle bir olduğunu değil yeniden inşa edileceğini ama kayıpların varlığıyla birlikte yaşamaya alışmak zorunda kalacağını sırayla, sabırla ve zamanla anlatmak gerekiyor. Asıl bundan sonra iş başa düşüyor. Hepimizin görevi yaşama ikinci kez gelen insanlar için neler yapabileceğimizi ciddiyetle düşünmek ve kendi akıl sağlığımızı da koruyarak onların ruhunu sarmak.”
Murat Güzel’den Mutlak Müzik
Edebiyat Ortamı bu sayı Murat Güzel’in yeni kitabı Mutlak Müzik’i ele alıyor. Söyleşi ve kitap üzerine yazılar var dergide. Osman Söğüt’ün sorularını cevaplamış Güzel.
“Doğrusunu isterseniz az ya da çok şiir yazmak yahut yayınlamanın kendi içinde bazı olumlu nitelikler taşıdığı kadar handikaplar da taşıdığı doğrudur. Çok yazmanın ve sık sık yayın yapmanın getirdiği olumlu nitelikler arasında elbette tanınırlığın daha çabuk gerçekleşmesi vardır. Ama kof bir tanınırlıktır bu kanaatimce. Yazmayı ve yayınlamayı kestiğiniz an unutulursunuz çünkü. Ayrıca bu durumun sanatınız açısından pek matah olmadığı da ortadadır. Zaten zayıf olan eleştiri ortamının size ve yayınladıklarınıza olumlu ya da olumsuz, ama bir biçimde bakacaklarını/göreceklerini düşünmek bir yana, siz bile kendi sanatınıza dönük özeleştirel tutumu bu tempo içinde zor tutturursunuz.”
“Şiir olma haysiyeti taşıyan her şiirin yazıldığı dilin damgasını üstünde taşıdığı malumdur. O dilin, yani yazıldığı dilin en kuvvetli, en mehabetli metinleri arasındadır şiir. O dili, o dili konuşan halkın kültürünü en dolaysız şekilde o dilde yazılan şiirlerde bulmamız bundandır. Demem o ki şiir yazıldığı dili konuşan halkın sesinin ve kültürünün izlerini taşımakla kalmaz; bir yerde o halkın atan nabzı, hayatı yaşayış ritmi de olur. Şiir hep bunu başarır, bunu bize gösterir.”
“Mutlak Müzik’te benin içsel konuşmalarında da dramatik monologlarda da ısrarla hamasilikten kaçındım. Teenni ve ihtiyat bu şiirlerin gerçekliğinin merkezindedir. Lakin bu şiirlerin gösterdiği üzere ihtiyat sadece söyleyişte değil, metinlerin kendisindedir de. Çünkü bu şiirlerde dile getirilen gerçeklikteki bir ihtiyattır bu. Gerçekliğe içkindir deyim yerindeyse bahse konu ettiğimiz ihtiyat. Şiirler sadece bu gerçekliğin bize ulaşmasını sağladıkları ölçüde sözü edilen ihtiyata da yatkın olacaklardır.”
Mutlak Müzik Üzerine
Metin Alper’in Mutlak Müzik üzerine kaleme aldığı yazı.
“Mutlak Müzik’teki epik özellikleri tema ve içerikte de görebiliyoruz. Çaresiz, ezilmiş, madun, zayıf insanların hikayeleri Güzel’în anlam dünyasında giderek daha önemli bir yer edinmeye başlamıştır. Daha açıkçası bu hikayeler karakterler üzerinden anlatılmaktan mütevellit tahkiye veya anlatı formu kazanmışlardır. “Ayyaş Yanaşmanın Yanlışı Neydi” adlı şiir bunun kitaptaki en başarılı örneklerinden biridir. Yanaşma Ali diye tabir edilen figürün ortadan kaybolmasının ardından anne-oğul bağları ve köylü çevresiyle ilişkisi dramatik kesitler halinde anlatılır. Şiirin başarısında yaşanılan gerçekliği iç ve dış dünyaya ilişkin taraflarıyla yansıtmanın önemli payı vardır. Fakat bu başarının çokseslilik gibi teknik özelliklerle de desteklenmesi şiirin gücünü artırır. Şiirde anne sesiyle (“Gideceğiz buralardan Ali gideceğiz oğul değil mi/Çekilip kapılarından büyük kapılarından ağaların”)birlikte Ali’nin sesine de (“Ali’m derdin Ali’m ana Ali’m bahtsız Ali’m babasız Ali’m/Otururdu bir yumru göğsüme ta o zaman”) yer verilmiş, en son köylü çevreye ait anonim ses (“Komşu köydendi dediler ipsiz delinin teki/Biz pek bilmeyiz bize kalsa biz bir şey bilmeyiz”) devreye girmiştir. Bu da yaşanan dramı hem içeriden hem de dışarıdan ses ve bakış açılarıyla daha somut bir düzeye getirmiştir.”
Atakan Yavuz’la “Düşerken Söylenecek Şarkılar”a Dair
Mustafa Nurullah Celep, Atakan Yavuz ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yavuz’un yeni kitabı ve şiir üzerine notları söyleşide üzerinde durulan konular.
“Şiirimde klişe sembollerden kaçındığımı söyleyebilirim. Şiirin anlam evrenimdeki yerine gelince, şiir bende bir doğrudan var oluş ve görme biçimidir. Bunun insanî, doğru ama zor bir görme biçimi olduğunu kabul ediyorum. Alışkanlıklara, ezberlere teslim olmayan bir bakış açısı ki bu aynı zamanda ahlâkî bir tercihtir de. Kurumların, alışkanlıkların gündelik dili, dünyayı olduğu gibi kabul etmemizi telkin eder. Tadımız kaçmasın diye biz de çoğu zaman bu standart var olma ve görme biçimine boyun eğeriz. Oysa şiir, şeylerin yerli yerine konulmasını ister, bu yönüyle bir adâlet talebidir.”
“Şair verili, güncel ve dünyevî huzur tekliflerini reddedendir. Modernitenin özgürlük adı altında sunduğu demir parmaklıkların arkasına geçerek elde edilen huzur, kendini özgür sanan bir kölenin huzurudur. Metropollerdeki bilbordlarda övülen ve teşvik edilen kölece bir huzurdur bu. Şair böyle bir huzurun alternatifini arar ki o da modern ölçülere göre huzursuzluk ve karamsarlık gibi görünür. Bu arayışa huzur demeyelim de Yahya Kemal’in sözleriyle şiir üzerinden “fennî ve mihanikî olmayan” bir iç ritim, bir derûnî âhenk arayışı diyelim.”
“Bir süredir yayımlanan çağdaş ve modernist bir derginin, Buzdokuz’un çeviri editörlüğünü yapıyorum. Bu bakımdan günümüz şiirini, tercih ettiğim ifadeyle güncel şiiri yakından takip etme imkânı buluyorum. Şiire başladığım yıllarla bugünü kıyaslama imkânı da buluyorum böylece. Öncelikle genç arkadaşlardan diri şiirler okuduğumu söyleyeyim. Aşırılıkları deneyenler de var, geleneği berkitenler de. Aşırılığı deneyenlerin ayakları ne kadar Türkçenin zeminine basıyor, bu soruyu sormazlarsa çizgi filmlerdeki karakterler gibi boşluktan aşağı düşebilirler. Geleneği berkiten arkadaşların ise bunun muhafazakârlıktan farkını iyi hesap etmesi lâzım. Gelenek çünkü muhafazasını kalıplarla dondurarak değil güncelleyerek, yeri geldiğinde acımadan atarak yapar. Söz konusu olan şiirin aletleri olsa bile, ayakta kalmak için bunu yapmak durumundadır şiir. (Namık Kemal’den itibaren bunu görürüz. Kemal vatan kelimesini yontabilmek için pek çok klişeyi ve tekniği tasfiye etme gereği duymuştu.) Gelenek modernitenin kazâzedesidir, su yüzünde kalması ve bizi de taşıması, bunu içinde fazlalıkları atma cesareti göstermesi lâzım.”
Mehmet Kahraman ile Kurmacanın Doğası Üzerine
Mehmet Kahraman’ın Kurmacanın Doğası, “kurmaca” kavramını ayrıntıyla ele alan bir kitap. Özellikle öykü üzerine yoğunlaşmak isteyenlerin mutlaka okuması gerek bu kitabı. Yunus Nadir Eraslan’ın sorularını cevaplamış Kahraman.
“Kurmaca insanı anlatır, yani bizi. İnsanı tanımak, kendimizi fark etmek için tutulan bir aynadır. Ayna ne kadar berrak, tutarlı, yalansız olursa o kadar inandırıcı olur. “Kurmaca yalanı barındırmadığı için güzeldir.”der Çehov. Ama yazara, bu gerçek mi diye sorduğunuzda hayır, kurmaca der. İyi de yalan değil mi o zaman. Kurmacanın uydurulmuş bir anlatı olduğunu hepimiz biliyoruz. İşin güzel tarafı şu ki, uydurmak kafadan atmak değil, bir uydurma işidir. Uydurmak birbirine denk getirmek, anlatılanların uyum içinde var olması demektir.”
“Aslında bir hikâyeyi anlatmaya niyet etmişseniz onu bütün yönleriyle biliyor, hissediyorsunuz demektir. Kadın olmuş, erkek olmuş fark etmez; cinsiyet, meslek, tema olarak deneyimlemediğimiz konularda da hikayeler anlatmak durumundayız. Yazarı ilgilendiren husus seçtiği konuyu bize hissettirmesidir. Yazar okuru ikna etmeli. Bunun için elindeki bütün enstrümanları en iyi şekilde kullanır. Ve açıkçası yazarın elindeki en büyük enstrüman da gözlem gücüdür.”
Öykü yazmak, hem de tartışmasız bir şekilde. Öykü yazarken üretkensin, özgürsün, zihnin rahat çalışıyor ama editörlük öyle değil. Orada bir metne bağlısın, yanlışı, hatayı bulmaya çalışıyorsun. Bu gerçekten zor ve bazen bıktırıcı. Öykü yazmayı çok seviyorum. Yazma anında hissettiğim mutluluğun tarifi yok. Sanki o anda bambaşka biri oluyor, dünyadan uzaklaşıyorum. Keşke o anlar daha fazla olsa.
M. Burak Çelik ile Şiire, Hayata ve Ruhsatsız’a Dair
Oğuzhan Öztürk, bu sayı M. Burak Çelik ile şiirden, hayattan, Ruhsatsız’dan bahislerin açıldığı keyifli bir söyleşi gerçekleştirmiş.
“Maddi bir beklentimiz yoktu. Tam tersi yine biz yazarız biz okuruz diyorduk. Bir iddia ve fikir üzerinden çıkartma kararı almıştık. Fakat beklediğimiz şekilde ilgi gördü ve mutlu etti bizi. Satış mutluluğu değil, demek ki derdimiz ve iddiamız muhatabını buldu mutluluğu. İlk sayımız çok sevildi. Bize hak verildi. Dergiyi bilmeyenler için açıklayayım: Sloganımız “Dinozorlar giremez!” Dinozordan kasıt kendisi yaş almış kimseler değil, şiiri yaş almış kimselerdir. Her köşeyi kapıp, sürekli tek tip yazılarıyla ya da şiirleriyle boşuna yer işgal edenlere karşı bir tavır. İsmindeki anlam ise, bir abi/ablaya, derneğe veya herhangi bir kuruma sığınmadan özgürce dergicilik yapmak, yani kimseden “ruhsat” almamak. Tabii dergide sadece dinozor olmama şartı yok, sağlam eserlere de yer vermeye çalışıyoruz. Şiir, öykü, deneme, çeviri, eleştiri. Her alanda sağlam eserlere yer vermek istiyoruz. İkinci sayımızda da “Edebiyat ve Genç Yazar Kavramı: Yaşlıları Niçin Öldürmeliyiz?” başlıklı bir dosya yaptık ve gerçekten güzel oldu. Şair ve yazarların “genç” denilerek kötü, taklit, sıradan eserler üretmeye itilmesine karşıyız. Özellikle şairler için “genç” diye bir şey olmamalı. Şair her zaman gençtir. Genç olmak zorundadır.”
“Şiir anlayışım her zaman bir duruştan ve dertten beslendi. Bunu tabii sığ bir düzlemde bırakmayıp kendi şiir sesimle bezemeye çalıştım. Türkiye’nin dertlerine yabancı kalamadığım için şiirlerimde de bu konulardan uzak duramadım. Türkiye’nin derdi yalnızca iç ve dış siyaset değildir. Akademi, ekonomi, ahlak, teknolojiyle imtihanı, taklit yaşamlar, ruhban sınıflarının bulaşıcı söylemleri gibi birçok derdi var. Ben bunları kendimden yola çıkarak topluma doğru açılan konuları olan şiirlerimde işlemeye çalıştım. Ben halktan biri olarak ne yaşıyorsam, neye seviniyorsam veya neye sövüyorsam ona yer verdim. İkinci kitabım da böyle olacak. Çünkü gerçeklikten kopuk, yaşamadıklarını yazan, artistik olsun diye dize kuran bir şair değilim.”
“Oturup anında şiir yazıyorum diyenlerin şiir yazdığına inanmıyorum. Zaten metinlerini alıp okuyunca da bu metnin şiir olmadığını görüyoruz. Buna inşa diyelim, kurgu diyelim, şiir yapmak diyelim fark etmez. Şiir çalışmadan yazılmaz. Evet, anlık çağrışımlar gelir dizeye dönüşür bunlar not alınır.”
Yelkenli mi Olmak İstersiniz Yoksa Gemi mi?
Mehmet Taştan, hayat yolculuğunu anlattığı yazısında önümüze iki sembol koyuyor; “yelkenli mi gemi mi?” Yaşamak denen yolculukta insan kendi tercihini kendi elleriyle oluşturuyor.
“Bize özgü romantik nedenlerimiz yoksa bu soruya vereceğimiz cevap her halde gemi olurdu. Çünkü gemiler yol almak ya da hızlanmak için dıştan gelecek bir enerji desteğine ihtiyaç duymazlar. İçlerinde var olan motor gücüyle giderler. O yüzden yönlerini tayin ederken, rüzgârın nereden estiğine değil, ellerindeki pusulaya bakarlar. Oysa yelkenliler öyle midir? Yalnızca rüzgârdan aldıkları güçle hareket edebildikleri için onun yönüne ve hızına göre hareket etmek zorundadırlar. “Rüzgârın yönünü değiştiremezsin, yelkenlerini ona göre ayarla” sözü tam da bunun için söylenmiştir. Pusuladan önce rüzgâra bak.”
“Her insanın hayatı, kendinin en büyük eseridir. Eğer bu eserin giriş bölümü kişinin aldığı terbiye ve eğitimse, gelişme bölümü iş hayatıdır. İş hayatındaki kalite, aileden alınan terbiyenin ve edinilen birikimin ip uçlarını verir çoğu zaman… “Helal süt emmiş, temiz süt emmiş…” deyimlerini, tam da bunun için kullanırız. Üstelik bu etki orayla da sınırlı kalmayıp, hayatın toplam kalitesine sirayet eder. Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi “testinin içinde ne varsa, dışarıya o sızar.” Ve dışa sızan o damlalar hakkımızdaki değer yargısını oluşur.”
“Trafik polisi Fethi Sekin… Antepli Şahan’ın ruh ikizi… İzmir Adliyesi önünde görev yapan ve temas ettiği her gönülde taht kuran insan… Kendisiyle barışık, mesleğine sevdalıydı… 5 Ocak 2017 günü teröristlerin bomba yüklü araç ve uzun namlulu silahlarla yaptığı saldırıyı tek başına göğüsleyen ve son kurşununa kadar çarpışıp şehit düşen; böylece bir faciayı önleyip onlarca canı kurtaran kahraman şimdi gönüllerimizin semasında…”
Fahri Tuna ile Kırklanmış Portreler Üzerine
Fahri Tuna’nın Kırklanmış Portreleri çok ses getirdi. Çünkü bizde öldükten sonra kıymetli olmak gibi bir gelenek varken o, yaşayan isimlerin portresini yazdı. Verilen emeğin bir karşılığı olarak elbette kitaptan bahsediliyor olması sevindirici bir durum. Birçok dergide Tuna ile yapılan söyleşilere, kitap hakkındaki yazılara rastladık. Edebiyat Ortamı’nda da Tuba Dere’nin sorularını cevaplamış.
“Edebiyat, diğer bir ifade ile yazarlık sayesinde yirmi üç ülke, yüz otuz şehir gezmişim. Bunların çoğunu Şehir ve Kültür Dergisinde yayımladım. İçlerinden bir kısmı Osmanlı Medeniyetinin İzinde Kırk Şehir Portresi adıyla Hayy Kitap’tan 2019’da kitaplaştı. Geri kalanları da bir kitap hacminde birikti. Kısmet diyelim, bakarsınız, dergi sayfalarında kalmaz, – tabii ki nasipleri varsa – onlar da kitaplaşır bir gün. Kimbilir…”
“Otuz beş yılda üç yüz kadar insan, yüz kadar şehir yazmışım, evet. Alanımızın en iyisi Mehmet Aycı ile beraber, ülkemizde en çok portre yazan yazar, ikimiziz herhalde. Doğrudur; meslek, statü, unvan, şöhret, zenginlik aramıyorum yazdığım kişide. Gönlümde bir kantarım var benim. Orada ağır basanları, kalbime dokunanları yazıyorum. Yazmıyorum, yaşıyorum. Yazdığım kişiler, yazıldıklarını bilmediler, yayınladığında gördüler hep. Beni yazar mısın diyen hiç kimseyi yazmadım. Özgün, farklı, iyi, çevresini iyileştiren, dünyayı (dünyamı mı desem) güzelleştiren portreleri yazdım hep. İnşaat ustası amcayı da, üç tekerlekli motorsikletli dayıyı da, emekli ormancı ağbiyi de yazdım. Yazılması gereken kişilerdi çünkü. Bir de hiç siyasetçi ve bürokrat yazmadım. (İstisnası çok çok iyi tanıdığım birkaç yakın dostumdur.) Gözlem gücüyle yazdığım söyleniyor daha çok. Yazdıklarımın en az yarısı iki veya üç kez görüştüklerimdir. Yazdıklarımdan sık görüşüp iyi tanıdığımın sayısı çok azdır.”
“Bizdekinin aksine, Batıda çok gelişmiş ve ilgi gören bir tür portre ve biyografi. Geçenlerde üşenmedim saydım, bizde yaşayan on dört portre yazarı var. Ne kadar az. Ama son yıllarda bizde de ilgi görmeye başladı. Lise ders müfredatına girdi. Üniversite sınavı yardımcı kitaplarında biz portre yazarlarından alıntılarla sorular yazılıyor artık. Ben görmesem de siz gençler, bir gün bu ülkede portre edebiyatının da ilgi gördüğü günleri göreceksiniz; buna inanıyorum ben!”
Fethi Gemuhluoğlu’nun Büyülü Dünyası
Şaban Kumcu, “ağabey, arkadaş, dost” diyerek tanımladığı Fethi Gemuhluoğlu hakkında geniş kapsamlı bir yazı kaleme almış. Tüm sıfatları hakkıyla yerine getiren bir gönül insanının dünyasına giriyoruz. Dostluk elbette tüm cümlelerin en başında duruyor. Onu anlatırken dostluktan bahsetmeden olmaz. Kumcu, Gemuhluoğlu’nun dostlarının da onun hakkındaki düşüncelerini alıyor yazısına.
Ahmet Kabaklı Hoca; Huma Kuşu, başlıklı yazısında Fethi Gemuhluoğlu’nuşöyle anlatır: “Kadın anam” diyerek sık sık yadettiği anasının Arapgir-Harput çevrelerinden kopardığı bir hikmeti tekrar ederek, “Sebep ey!” derdi. Nedir sebep? Kim oldu sebep de Gemuhluoğlu’nu kaybediverdik! İçte bu levh-i mahfuz sırrıdır.
Prof. Dr. Muharrem Erginde konuşmasına şöyle başlar:“Aziz dostlar, Fethi’nin aziz dostları, Fethi’nin aziz sevgilileri! Fethi’yi anıyoruz.Bu toplantı için, Aydınlar Ocağı Başkanı bizlere vazifeler verirken; sevgili Ahmet Kabaklı’nın, “konuşamayacağım ızdırabım buna manidir” dediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu anma toplantısını ve burada konuşulanları Fethi’yi dille anlatmak değil, Fethi’de olmak, Fethi’yi düşünmek, Fethi ile tefekküre dalmak olarak kabul ediyorum.
Şair, yazar Tahir Kutsi Makal onu; inandırıcı, samimi, yavaş yavaş konuşur diye tarif eder. Bir “ağabeyin” bütün vasıfları vardı üzerinde. “Kızmak, sinirlenmek seviye kaybetmektir”, derdi. “Davasında titizlik göstermeyen sürünmeye mahkumdur” sözünü inançlı ve kararlı olarak, Sadettin Bilgiç ve Aydın Bolak ile bir sofrada buluştuğumuzda daha çok tekrarlamıştı. Yiğitliğin, mertliğin, iyi yürekliliğin, samimiyetin kale duvarı gibi durduğu halk edebiyatını sever; “Halkçılık halka yükselmektir” der, halk türkülerimizi, can alıcı, hayat verici bulurdu.
Ziya Osman Saba Üzerine
Cemil Çaygözoğlu, Segâh isimli yazısında Ziya Osman Saba’yı eserleri eşliğinde anlatıyor.
“Hayatı boyunca çok da gülmemiş, güldüğü anlar ise nadirattan olmuş. Yahut gülmeyi/gülümsemeyi çok geç yaşlarda öğrenmiş birisi objektifin karşısındadır. Saba için bu normal bir durum olmakla beraber fotoğrafçı için yaman bir paradokstur. Öyleye ya! Fotoğrafçı nereden bilebilirdi Saba’nın kişice gerçeklerini. Oturup bunu uzun uzadıya konuşamazlardı.
Ziya Osman Saba bizim için bir sosyal endişe konusudur. O kimileri için ‘minor poet’ olabilir ama bizim için ‘major poet’ tir. “Bir Oda, Bir Saat Sesi” adlı şiiri “Eski Günlerimiz” adı altında Ezginin Günlüğü müzik topluluğunun kurucularından Nadir Göktürk imzasıyla bestelenmiştir. Ve 2010 yılında “Eski Arkadaş” albümü içinde yayımlanmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi şehir tiyatrolarında 2011-2012 tiyatro sezonunda ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ adlı hikâyesi sahneye konmuştur. Buna ilaveten bir banka tarafından “Sesli Edebiyat-Öyküler Sesleniyor” başlığı altında yayımlanan serinin ilkinde aynı hikâyeyi seslendirme sanatçısı Sezai Aydın, 2021 yılı Ocak ayında seslendirmiştir.”
Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler
Ahmet Şevki Şakalar-Mr. Muharrem, Göğsümdeki Yılan ve Dilfez
“Biz kimiz? Duyulan, bilinen, görülen ve yaşanılan bulanık geçmiş zamanların gerçek öznesi mi? İzimiz ve sözümüz arasındaki hassas terazide dengesini bulmaya çalışan bir cambaz mı? Yoksa kıyafetine göre ağırlanan ve fikirlerine göre uğurlanan atasözü kahramanları mı?”
“Biri Ahmet biri İmdat diye tanıtıyor kendini. Üçüncü konuşmuyor. İmdat, onu Muharrem! Mr. Muharrem! diye tanıtıyor. Bond! James Bond! der gibi. Muharrem, tuhaf tuhaf bakıyor. Tuhaflığım fark edilsin der gibi bakıyor. Ağzından “be,be,- beee!” gibi bir şey çıkıyor. Bu sesle hoş geldinleri onayladığını tahmin ediyoruz. Salona çalışılmış bir tebessüm yayılıyor. İki kadın hizmetli çayları tazeliyor. Ev sahibi, mekânın sahibi yani karın doyuran Jack misali göz ucuyla çalışan kadınlara talimatlar veriyor.”
“Herkes türkülerden mest olmuş, kadınlar servisi unutmuş, dünya işleri kısa süreliğine unutulmuş, muhabbetin tadı çıkarılmaya çalışılıyor. Yılan kimin göğsünden çıkacak merak ediliyor. Ya saklanan yarım peçete? Kimin kulağından, burnunun ucundan, kimin ceketinin iç cebinden?”
“Muharrem, bağlamayı kılıfına koyuyor. Yüzünde bir sakinlik. Sahneden inen bir oyuncunun rolünün hakkını vermişlik havası. Yüzünü birdenbire bize dönüp “ Be, be, beeee!” demesin mi? Salonda uzun süren bir kahkaha. Tekrar bir araya gelmek akdiyle vedalaşıp ayrılıyoruz salondan.
Yeni bir zamanda, yeni bir mekânda, göğsümüzde yılan sıcaklığı, eskimeyen türküler ve yeni kurbanlarla…”
Ramazan Kayaoğlu – Paradoks
“Bugün yine dışarı hiç çıkmadım. Evde böyle boş boş oturup, günlerimi tarihin arka çöplüğüne atıyorum. Kaç çöplük doldurdum, kaç yüzyıl geçtim inanın onu, ben de bilmiyorum. “Kaybolup giden günlerin için pişman mısın?” diye sorarsanız, onlar da umurumda değil. Ben, zaten her gün çağ açıp çağ kapatıyorum.”
“Görüşme alanı çok fazla uzak değil. Tüm yollar boşaltıldığı için kısa bir süre sonra orada oluyorum. Askeri bir tören yapılıyor. Kılıçla askerleri selamlıyorum. O sırada babam antlaşmaları imzalıyor ben de onaylıyorum. Annem biraz tedirgin, “Korkma oğlum!” diyor. Ne korkması ana, ben koskoca Sultan Antonyo’yum. Çar Ali’yim. Anladın işte diyorum. Atım şaha kalkmış, zor zapt ediyorum.”
“Balıkçı Cuma vardı, Cumalites… Büyük gemileri var tabi… Bir restoranda balık yerken soluk borusuna kılçık kaçtı ve oracıkta öldü.
Oduncu Esat, elini hızara kaptırdı. Nilgün’ün gelini tandıra düştü. Parkta oynayan çocuklara saçma isabet etti. Musa Dayı, birisine benzetildiği için yanlışlıkla vuruldu. Ahmet’in yol kenarındaki evine kamyon girdi. Buse’nin kocası, Çimşit’e kaçtı… Sen olsan dışarı çıkar mıydın?” dedim, sustu, yüzüme baktı.”
Cahit Açıkel – Salgın
Tekrar babamın arkasında sürüklenirken bu gördüklerimin kâbus olduğunu düşünmeye başladım. Rüyalarımda hiç kendimi görmezken hem çocuk halimi görüyor, hem de yaşlı, bir başka benin film seyreden hayâlet gibi bizi izlediğini biliyordum: Yaşlı olan ben hiç acı çekmiyordu. Çocuk olan ben bütün acıyı yüklenmiş, babamın peşi sıra ağlayarak koşturuyordu. Bükü geçip, Tuzla Çayı’nın sığ bir yerinden karşıya geçiyorduk. Sular ısınmış, neredeyse fokurdayıp kaynayacaktı. Babam feryadıma dayanamadı beni kucağına aldı, karşıya geçtik. Soluk soluğa koşar adımlarla Köroğlu Dağı’nın eteğindeki yeşil alanı geçip, göğe uzanan kayalıklarına vardık. Babam artık tükenmişti; kayanın birine oturduğunda ben de yanına oturdum. Oturmamla ayağa fırlamam bir oldu. Kayalar ateşte pişmiş tuğla gibiydi. Babam eliyle Tercan’ı işaret etti. Tercan kızıl renkli bir fanusun içine hapsolmuştu; “ Oğlum ne günah işlediğimizi bilmiyorum ama Allah bizleri Lut kavmini helak ettiği gibi helak edecek. Şu gördüğün kızıl kuşağı aştığımızda kurtulacağız,” dedi.
“Hemşire koluma iğne yaptı, kolumdaki kelebeğe serum bağladı. İşini yaparken başını ötelere çeviriyordu. Çok mu kötü kokuyorum diye düşündüm. Azrail ensesindeymiş gibi, bir şeylerden korkuyordu. Korku içindeki güzelliği de, yüzündeki güzelliği de maske gibi örtmüştü. İşi biter bitmez koşar adımlarla kapı aralığında bekleyen doktor ve diğer hemşirelerin yanına gitti. Astronotlar gibi giyinmiş doktor kapı aralığından bana bir şeyler söyledi. Ne söylediğini de ne cevap verdiğimi de bilemiyorum. Saatli bombaymışım gibi bu insanların benden neden korkup, kaçtıklarını düşündüm. Hiçbirinin yüzünde, birilerine bir yumdum su verecek merhamet yoktu. Kapıyı çekip, kaçar gibi uzaklaştılar. Ölüm döşeğinde bana yardım edecek, bir yudum su verecek kimse yoktu.”
Rümeysa Oğuz -Bu Rüya Ömrümün Neresine Düşer
Sen kapıların ardında bir bekleyendin. Ben kapıların önünde çırptıkça kanatlarımı. Tüylerim her kapının önünde dökülüyordu. Böylelikle kapıların önü tüy dolmuştu. Kuş tüyünden bir döşek serilmişti kırk kapının önünde. O döşeği görünce karşıdaki duvara çıkıp gerisin geriye kendimi bırakmıştım tüylerin üzerine. Annem kızmış, söylenmişti. Kocaman oldun. Yeni yıkadım yatakları. Kurutuyorum! Ben pabuçlarımı aramıştım o vakit. Annem elinde tüyleri dövdüğü sopa. Beni kovalayacaktı ya. O yeltenmeden kaçayım diye. Koşmuştum. Ayaklarım çıplak. Okulun köşesindeki sokak lambasının altında. Soluk soluğa durmuştum. Ders zili çalmıştı o esnada. Sen çıkmıştın arkadaşlarınla kahkaha ata ata. Ellerim dizlerimde. Nefes nefese. İlk o zaman görmüştüm seni. Bıyıklarım yeni terliyordu o sıralar. Okuldan kaçıp da bilardoya gidecektik arkadaşlarla güya. Bütün oyunları tam da o gün terk etmiştim işte. Siz gidin benim işim var, deyip. Peşinden sizin sokağa. Sizin eve. Sizin kapıya geldiğim gün.
Fatma Nur Uysal Pınar- Son Durak
Bu köyden çıkış yok mu? diye sordu kadın. Var, dedi beriki. El üstünde tutulunca var.
Cihat Barış – Çîrok
Uzun kış geceleri elektriksiz hiç çekilmiyordu. Üstelik elektrik kesintileri sık sık yaşanıyordu bu coğrafyada. Bazı geceler kesinti yaşandığında “çîrok”lara sığınıyorlardı. Sobanın üzerinde mis gibi demlenen çay servis edilir, evin büyüğü, babası, aksakallısı, altında yünden yapılmış minderi, sırtını kamışlardan örülü sırt yastığına dayar sırtını başlardı anlatmaya. Bazen nefeslenip dinlenmek için ara verirdi. Boğazındaki ve sesindeki pürüzleri gidermek için çayını yudumlartekrar devam ederdi. Çîrok anlatmak, onca hikâyeyi hafızasında tutmak, sonraki nesillere aktarmak her babayiğidin harcı değildi. Bir sanatçı nazarıyla bakılıyordu çîrokvanlara.
Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler
Kelime, mağarasından çıktı
Vakit, yelkovanını Arş’a sabitledi
Mana, gurbetinden göç edip kalbe sığındı
Şifa, Hacer-i Esved’e yüz sürüp hamdini tamamladı
Zamanın fatihi geldi insanı hatmetti
Vaktin hâkimi geldi insanı fethetti
İçime bir kuş sürüsü kondu
Ya Fettâh
Ya Hakîm
Cibril geldi söze aşk hırkası giydirdi
‘Sebep’i bir yel alıp götürdü
Ahiret göz kırpınca, dünya ‘tövbe estağfirullah’ dedi
İnsanın inzalinden Efendim Muhammed hasıl oldu
Sözün inzalinden ayet
Var mı sarhoşluğumu te’vil edecek deyince,
Kalem boynunu büküp secdeye kapandı
Erdal Çakır
mezar kapatılıp omurga çürüdüğü zaman
rüzgârla ve havayla beslenen
taklit eder hemen tabiatını
hangi renge dokunursan meskenleri
zevk ü sefa edecek tabiatı gereği
semaya sırtını dönenin sonu olacak sema
sular yarılacak havaya yükselince
koyu bir sis bulutu fırlatınca önüne tabiat
güzel kokulu ateşler yatıştırır belki
yeşil çimenden yapılan sunakları
Ali Sali
Soydum kurşun kalemi rica ettim beyaza
Kanatlı bir şiir bu konsun yar ellerine
Ruhumun harareti ve gençliğim ve mazim
Değmiyor parmak ucum hasret kar ellerine
Aziz Kağan Güneş
Fiziği öğretseniz de
Öğretmediğiniz için
Fizik nedir
Öğretilmezse
Ayar tutmaz
Yolları birleştiren metafizik
Beklemekten umudu kesmeyen
Çarpıntılı bir yürek gibi
Metafizik denizlere açılmalı insan
Böylece daha yaklaşır gelecek yaz
Mustafa Ruhi Şirin
Bildiğim başka dağ sevdiğim başka
Ahır dağı bildiğin kahır dağı
Söndü tebessümleri şehrin sabaha karşı
Hüzün doldurdu sokağı.
Karıştı birbirine gün gece saat
Şaşırdı takvimi insan şaşırdı kuş
Karıştı zaman korkuları kişneyen at
Kat kat toprakta kıyamet uyumuş.
Ersin Özarslan
insan, uçmayı bilmez
ancak taşır ya göğsünde bir uçurum
ayna, çeşmeden akan tufana katiyen şemsiye açmaz ve
göz kapakları pirüpak uyur, kuyu dibine uzatarak ayaklarını
kopan ipi yârin boynuna dolayarak köprüyü aşar artık
çünkü insan, doğar ve ölür
bir şemsiyeyi yerli yersiz açarak
mesela bulut da uyur, koynunda yıldızıyla
ve arar kolye, mahşerde dağılan boncuklarını
nasıl bir sabinin ilk adımında toprağa düştüyse çiğ
öyle kaldırılır tabutundan ceset
alzheimer hastasının kolundaki saat gibi
bakilik vaadiyle tarazlanarak
yani mezarlıkta büyüyen
mezarlık büyüten o melek, cüretle yırtınarak
tırtılın yaprakta bıraktığı iz gibi
çünkü dağların yamacındadır
rüzgara âh eden çiçek
derede sıyrılan etek
ve bulanıyor midesi aynanın
kayboluyor labirent
ne odanın yankısı
ne de sudaki dışbükeyin yansıması değil
istifra ettiği; yalnızca
aynayı çatlatınca
yansımayı kanatmayan
bir taş
bir taş ki o, kırılgan
Kadir Tepe
yine de ikimizin aklında hep cezayir var biliyorum
nedense adı güzel bir coğrafyadır nihayet ve dahi atları
horasanlı bir derviş gibi gemilerin nasıl yüzdüğünün sırrına ermeden
geçip giden işte bir rüzgâr kıvrılışıyla
abası keçi kılından abası kül abası bulut
bana bir tas süt verdi hangi devedense sağıp getirmiş türkistanlı
verilmeyecek hesabımız var mı tarlakuşu kimi sevdikse
kimi arzuladıksa eteğini öpmek içindi bırak rüzgârın yakasını
ikimiz de yırtılmış bir göğe bağırıyoruz biçilmiş bir kumaşa
ölçüsü alınmamış mezurasız sabunsuz
hikâyeler de yazdım biliyorsun sadi gibi rumi gibi
miladi takvime göre hesaplanıyor yaşım
öyleyse altmış üç hicri midir cemal abiye sormalı değil mi
bir sabah koşarak nasıl uyanır insan ve kim tutar buğuda saklı yılanı
öyleyse türkistantürkistan bak bana öyleyse yeseviyesevi
Bahtiyar Aslan
Ne eksilir bilmezsin sesinin sularında
Bir hicran korkusuyla okunmazsa o mektup
İki yay arasında salınanlara selam
Kendine mihrap yapan kendi kalbini yontup
Esma Polat
vakitlerden sere serpe ay vakti
avuç külle uğursuz bunca yangın
gecenin gerdanında gayya olup
anka kanadını yakmıştır
taş atıp uyandırma denizi, pirim
uzaklara gitmelerin vaktidir
kalbimi kanar yarasından öpebilirsin
ağıtların uykusu derindir
dünya tuhaf bir deniz, pirim
biraz uzansam musallaya
hangi yüzün benimle üşür?
Mustafa Işık
Ruhsatız 3- Korkma!
Ruhsatız dergi, mart ayına yakışan bir seslenişle selamladı okurlarını; Korkma! Dergi kendi havasını yakalamış durumda. Ne yaptığını bilen ve neyin karşısında olduğunun tam anlamıyla idrakinde olan bir ekip olduğunu, derginin her halinden hissetmek mümkün. Ayrı bir evren olarak görüyorum ben Ruhsatsız’ı. Şairleri de kendi rengine bulayan bir evren. Ruhsatsız’da yazarken derginin sesine göre ses veriyor şiirler, yazılar. Belki de olması gereken bu, göreceğiz.
M. Burak Çelik’in Giriş yazısından…
Maalesef birçok ilimizi etkileyen bir afet yaşadık ve bu afet az uz bir zarar vermedi. Hepimizin gördüğü yıkımı tekrar anlatmayacağım. Peygamberin, Sıddık’a söylediği ve İstiklal Marşı’nda tüm Türk milletine hitaben söylenen o sözcüğü hatırlatmak istiyorum: “Korkma!”
Türk milleti yine “Hızır” bir millet olduğunu gösterdi. Asırlardır yaptığımız gibi yine kendi yaralarımızı sarmaya çalıştık. Depremzedeler dahi korkmazlığıyla hadis-i şerifin umumiyetine nail oldu. Bir yandan da tüm varlığıyla gerek sahada gerek saha dışından yardıma koşan Türk milleti umudumuzu arttırdı.”
Hakikatin Mitleştirilmesi
Nafiye Yüksel, mit ve hakikat kavramlarını ele alıyor Hakikatin Mitleştirilmesi yazısında. Bu çağın bize armağanlarından biridir bu kavramsal karmaşa. Kendisine daha cazip gelene tevessül etmenin bir sonucu da diyebiliriz. Bir yerde mitlerin cezbeden albesi varken hakikatin üstünün örtülmesi gibi bir savrulmadır bu yaşadığımız.
“Modern çağın bize ördüğü mit aklı her şeye ulaşabilirsin ama bütünün parçasına vakıf olamazsın algısıyla yanılmamıza neden oluyor. Bu yanılgı bizde ölçüsüz sevmekle destek buluyor. Ölçüsüz sevmeği en net gördüğümüz şahıs Hz. Ali’dir. Hz. Ali’nin günden güne efsanevi bir karakter olarak ele alınması bizi birçok çıkmaza sürüklüyor fakat en bariz çıkmaz hakikatin ulaşılabilirliğini sekteye uğratmasıdır. Yalnızca Hz. Ali’nin değil asrı saadetin de efsaneleştirilerek anlatılması bizimle aramıza zamansal bir mesafe koymakla kalmaz aynı zamanda asrı saadette yaşayan insanlarla aramıza akli ve hissi mesafeler de koyar. Haliyle bu yanılsama hakikate ulaşabilme arzumuzu da engeller. Tekrarların bol olması hakikati pekiştiren bir unsur olarak ele alınsa da benzer olayların defaatle geçmişten referans alınarak tekrar edilmesi günümüzde bir karşılığının olmadığı paniğini yaratır. Oysa kıssaların mesel özelliği taşıması içimizi rahatlamalıydı. Nitekim Kur’an-ı Kerim meselle ilgili sınırlamaya girmez bu kolaylık bize hem hakikatin çok yönlü olmasını hem de her çağda çeşitli insanların yeni bir okuyuşla kıssalardan yeni bir pencere açılacağını da söyler.”
Hallac-ı Mansur Üzerinden Şeriat ve Şeriat-Ötesi Yorumu
Hayatın anlamlandırılamayan karanlık noktasında yaşanan gizem, biraz daha uç noktalara gidince insanı içine çeken bir girdaba dönüşebiliyor. Özellikle tasavvufun mertebelerinde yaşanan bocalamalar da işte bu noktada başlıyor. Hallacı Mansur’un anlamla anlamsızlık çizgisindeki hassas dengesi de insanın algılarını zorlayan bir konumdadır. Yasin Tacar, “Tevhid” kavramından hareketle bir Mansur çözümlemesi yapıyor yazısında.
“Bugün ne yazık ki birçok tarihçinin de düştüğü vahim hatalardan biridir Kalenderilerin ve Bektaşilerin şeriat dışı bir tasavvuf anlayışını benimsemesi ve yaşaması. Kalenderi ve Bektaşilerin içinde elbette şeriat dışı yaşayan insanlar olmuştur, üstelik bu sadece bu iki tarikat koluna mensup dervişere has değildir, neredeyse her tarikatta böyle insanlar zaman zaman çıkmıştır. Ancak bu Kalenderiliğin ve Bektaşiliğin şeriat dışı anlayışa sahip tarikatlar olduğunu göstermez. İki grupta da yolun esası şeriat üzerine kuruludur, iki grupta da şeriat dışı yaşayanlar olduğu gibi şeriata uygun yaşayanlar da olmuştur. Biz bugün de şeriata uygun ve yolun has halini yaşayan, sürdüren Bektaşilerin varlığından haberdarız.”
“Hakikatte Allah’tan başka Varlık olmadığı için, şehadet getirdiğini iddia eden kimse kendisine Varlık atfetmiş olacaktır. Bu durumda da şirke düşer. Tasavvufi literatürde Ben demek şirktir çünkü Ben’in sahibi ancak ve ancak Allah’tır. Nitekim İblis secde etmediğinde kovulmamış, sorguya tutulmuş, sorgu esnasında “Ben” deyince huzurdan kovulmuştur.”
Tanrı Edebiyatın Neresinde?
M. Burak Çelik’in yazısını okuduktan sonra aklıma gelen soru bu; “Tanrı Edebiyatın Neresinde?” Çelik’in yazısının başlığı Tanrısal İstismar. Elbette edebiyat dünyasındaki istismardan bahsediyor Çelik. Yazdığı metinlerde, şiirlerde Tanrı kavramını hoyratça kullananlara sözü var Çelik’in.
“Bana göre bir fikir, karşıtıyla anlam kazanır. Karşıtı olmayan fikrin bir anlamı yoktur. Fikir, çeşitli kombinasyonlarla ortaya çıkmıyorsa, tarafsız bir sorgulamanın sonucu olarak tarafsız bir sorgulatmaya yönlendirmiyorsa edebiyata leke sürüyor demektir. İyi hesaplanmış ihtimaller, tarafsız bir düşünsellik, Gerçek’in Söz ile uyumlu buluşması bizi karşılamıyorsa nasıl bir Tanrıyı kabul ya da ret istenebilir okurdan? Kabul ya da ret istemek demişken, zaten misyonerlik derdi olmayan edebiyatçıların böyle bir isteği de olamaz, olmamalıdır.”
“Edebiyatın Tanrı’dan ya da tanrısallıktan soyutlanmasını kastetmiyorum. Zaten böyle bir şey de imkânsızdır bana göre. Klişe metinler okumaktan, yapış yapış cümlelerin tiksinçliğinden, popülerlik uğruna misyonerliğe soyunmuş güruhtan galiba kaçamayacağız. Gerçek’in ve Söz’ün olduğu bir edebiyat ideolojilerden, misyonerlikten ve istismardan kurtulmuştur bana göre. Sonuç olarak edebiyat bir inandırma aracı değildir.”
Brutal Vokal Vs Müzik Kuramcısı: “Derin Sessizlik”
Sesin sınırları var mıdır bilmem ama ses ile gürültü arasındaki farkı anlamak çok da zor olmasa gerek. Bir sesin gürültüye dönüşmesi, daha çok anlamsızlık ve temelsizlikle ilişkilendirilebilir. Edebiyat dünyamızda yaşadığımız bir kaos ortamı var. Pek dillendirilmeyen ama alttan alta insanı huzursuz eden bir silikleşme yaşıyoruz gürültünün tam da ortasında. Herkesin sesini denediği ve son ses haykırdığı bir meydan yerinin tam ortasındayız.
Kadir Tepe, brutal vokalden yola çıkarak yaşadığımız bu kendini kaybetme ortamını derin sessizliğe davet ediyor. Tabi ki bu gürültüde duyan olursa…
“ Bariz ortadadır ki herkes “şair” olma trafiğinde, araba markası gibi yeni bir korno sesi üretmeyi arzular, Derin Sessizlik gibi olmak ister. Lakin Derin Sessizlik kuru korno gürültüsü değil, evrenin kusursuz sessizliğidir. Meleğidir! Yahya Kemal’in Sessiz Gemisidir. Aslında şair, Derin Sessizlik’tir. Müteşairin zevki ise hep Brutal Vokal’den yanadır. Zaten bağrışıp çağrışmak toplumun -klişeningenel tavrıdır. İşte o çeperli yol ayrımı burada başlar. [Edebi niteliğe ağzı sulanan romancılar ve başka şahıslar da bu yolu izler. Derin Sessizlik’e hayranlık besleyen, o bitimsiz imza kuyruğundaki kişilerdir.]”
“Belki de belli şairler ya da belirli şiirler dışında şiirin sesinden söz etmek pek akıl kârı değildir çünkü esas ses taklit aşamasından sonra vuku bulur. Tabii, bazı durumlarda taklit evresi yeterlilik gösteremeyebilir ya da özenme biçimleri hiç belirti de vermeyebilir. Genel kanıdan uzaklaşarak alışılmışın dışında dublaja, playback’e meyil etmeyen sesler de mevcuttur. Şiir yolculuğunun ilk evresinde taklit etmemesi de bir kişiyi direkt büyük şair kılmaz, kılamaz. [Kayan yıldızlar nereye düşüyor?] Her oluşum aşamasında muhakkak yıldızın düştüğü, belirdiği ilk konum farklıdır veya o yıldızın nasıl, ne hâlde bir düşüş yaşadığı benzersizdir. Maŗanne Moore’un dediği gibi: “Yaşam enerjisi ve enerji yaratıcılıktır. Ve bireyler ölseler bile enerji sanat yapıtında muhafaza edilir, içinde sımsıkı kilitli kalır ve birisi zaman ve ilgi gösterinceye dek orada serbest kalmayı bekler.” Yani bir yıldız, yeryüzüne iz bırakacak şekilde düşüyorsa muhakkak ileride karşılık bulacaktır, düşerken çıkardığı ses yankılanacaktır ve ortama saçtığı ışık kadar aydınlanacaktır.”
Üç Güneş ve Sezai Karakoç
Dergilerimizde Sezai Karakoç üzerine yazılar görmek beni hep mutlu eder. Çünkü ne kadar yazsak, anlatsak, konuşsak azdır Karakoç’u. Ahmet Furkan Balta, Üç Güneş Ve Sezai Karakoç isimli yazısında doğu-batı kavramları eşliğinde ele alıyor ve Karakoç’un gözüyle bakıyoruz doğuya ve batıya.
“Sezai Karakoç şiiri Doğu-Batı bağlamında ele alındığında, ortaya birden fazla Doğu ve Batı fikri çıkacaktır. Bu yazıda, bu Doğu fikirlerinin birbirleri ile olan ilişkileri, Batı’dan geri kalıp kalmadıkları, kaldılarsa bunun hangi açılardan gerçekleştiği incelenecektir. Batı incelenirken ayırılan iki farklı Batı arasındaki ilişkiye ve Doğu’da bunun yansımasının nasıl olduğuna da bakılacaktır. Karakoç şiirinde ötekileştirme, arzulama, üstünlük; hangi fikirde nasıl açığa çıkıyor; yer yer peygamber figürlerine, bir başlıkta kadın figürüne değinerek açıklanacaktır. Bu yazının asıl amacı da, Sezai Karakoç’un Doğu’ya ve Batı’ya olan bakışını kavrayıp, günümüzdeki karşılıklarını daha net bir şekilde anlamlandırmak olacaktır.”
“Karakoç’un şiirlerinde, Peygamberler tarafından inşa edilmiş olan Eski Doğu, Günümüzdeki Batı ve Günümüzdeki Doğu’nun kurtuluşunu kendinde barındırmaktadır. Yeni Doğu medeniyeti Günümüzdeki Doğu’nun bir devamı olan artçı bir medeniyet değildir. Aksine günümüzde yaşanılan Doğu’nun yerini tamamen, dirilecek olan Yeni Doğu’ya bırakması gerekmektedir. Bu değişim sadece Doğu’nun değil, aynı zamanda Günümüzdeki Batı’nın da, yani tüm dünyanın kurtuluşu olacaktır. Günümüzdeki Doğu’nun bu kadar aşağı çekilmiş olmasının sebebi ve Günümüzdeki Batı’nın bunun aksine aşağı çekilmemiş olmasının sebebi, bu iki fikrin geçmişinde yatan gerçekliklerdir. Doğu kendi özünden kopup kötüleşmiş iken, Batı, kendi özünü devam ettirmiş ve bunun doğal sonucu olarak da kötü olmayı sürdürmüştür. Bu durum Günümüzdeki Doğu’yu asıl aşağı çeken noktadır, denilebilir.”
Ruhsatsız’dan Öyküler
Arif Semih Sulubulut- Saint One Bir Dinozor Hikâyesi
“1995: İnternetten sipariş ettiğim dinozor, doksan beş yılının şubatında kraft kartonlara sıkıca sarmalanmış, boşlukları baloncuklu plastik kılıfla doyurulmuş, deliksiz bir kutuda elime ulaştı. O gün okul çıkışı eve geldiğimde, paketin çarşıdaki evimize getirildiği fakat adreste bulunmadığımız için postaneye götürüldüğü bilgisini içeren ihbar kâğıdını korkudan kasılmış ellerimle apartman kapısından güç bela sökerek, doğruca Cacabey Camiinin arka sokağındaki postaneye koşmuştum. Diğer aktivitelerde akranlarımdan geri kalsam da, koşmada üstüme yoktur; hedefi zihnimde tartıp rotamı belirlerken fitili tutuşturulmuş kızkaçıranlar gibi sağa sola neşesizce kıpırdanıp, sonra birden fırlarım.”
“1999: Onu bıraktığım yere dört yıldır ne gidip bakıyor ne de rüyalarımda olsun varlığını hatırlıyorum. Doksan beşin şubatında ve takip eden aylarda aklımdan bir an dahi çıkmıyordu oysa. Yumurtadan yeni çıktığı için ayakları, başı, kuyruğu bütünüyle gövdesine yumulmuş, kaskatı bir oyuncağa benzeyen yeşil şey, daha ülkemin hudutlarına girmeden ismini Stone (taş) koyduğum dinozor; insanın başından böyle bir olay geçip de onu neredeyse bütünüyle unutabilmesi mümkün mü? Deri- altı solunumu yaptıklarından nefese ihtiyaç duymadıklarını, ciğerleri açılana değin zerre kadar hava olmadan yaşadıklarını okumuş, bilmediklerimin noksanlığına verdiğim bir acemilik içinde bu yeşil şeyin canlılık taşıyan bir organizma olduğuna inanmıştım.”
“2013: Hadisatın topları mümkünler âleminde tepişir dururken, insanın cüz-i iradesi bunlardan birinin imkânlar âlemine yuvarlanması için ufacık itekler ayağının ucuyla. Çok garip ki, bazen mümkünler âleminden iki top birden yuvarlanır, biri gözümüzün önüne, öteki zihnimizin kıvrımlarına. Zihne düşen bu top rüyalarda gösterir kendini, bizim hissikablelvuku dediğimiz olayların meydana gelmeden önce kalbe doğması da bundan ibarettir işte. Dört yıl geçmiş üstünden, tam bu pencereden baktığımın. Göbek kordonu küçük Hamza’nın boynuna dolanıp sık Allah sık boğduğunun üstünden. Sena’nın bağır Allah bağır bir çılgına döndüğünün ve daha tövbe ettiğinin üstünden. Yüz yılını doldurmamış ilim (psikoloji) eşimin kalbini ferahlatıp yeniden gebe kaldığının üstündense tam dokuz ay sûdur edip gitmiş ki bu bir insan kuluçkasının miktarıdır. İkinci küçük Hamza bekleniyor aile apartmanında, bu kez nefes alabilirse.”
Mustafa Bilgülü – İki Kule
“Kule, kırmızı renkteydi; temeli 2117 yılında atılmıştı. İkizi soluk gri renkte, camları çatlak, duvarları kendisine çevrilen namluların hiçbirini reddetmeyecek kadar çaresizdi. Gri kulenin delik deşik duvarlarının arkasında kâğıt mendil satan, akşama kadar dilenen, kırmızı etin mutfaklarına girmediği fakir insanlar yaşardı. Kırmızı kulenin çelik kapılı kalın duvarlarının arkasındaysa, o yapının mimarı olan mimarın emirlerine karşı gelmekten çekinmedikleri halde, sırf elde ettikleri yüksek refahı kaybetmemek adına ulu karakterli, güçlü tabiatlı ve vazgeçilemez ölçüde kibirli olduklarını bilen, buna göre adımlarını atan adamlar vardı.”
“Dünya eskiden mavi renkli görünüyordu. Gök, beyazla mavinin kırma tonlarıyla boyanmış, mutluluk verici bir tablo gibiydi. İnsanlar damlayan yağmurun uğultusunda iç açıcı hayallere kapılırlardı. Güzelliğin bezendiği doğadaki asimetrik düzeni kendi emellerine alet etmek isteyen insanlar, maviyi gökten ve uzayın incisi gibi görünen atmosferden çekip aldıklarında duvağı zorla çekilip çıkarılmış bir gelin gibi kötü hissetti kendini dünya. Dünya, gökyüzü, atmosfer, tıpkı bu kule gibi kırmızıydı.”
“Gri kulenin bir sakini olacağını o zaman hissetmişti. Duvarlardaki delikler, çatlaklar, yıkıklar dikkatini çekti. Merdiven boşluğundan aşağı baktığında bağırmak istedi. Sesini duyurmak istiyordu. Gri kulede yaşayan insanlar olmalıydı. Boş mermi kovanlarının, üzerinden silindir geçmişçesine dümdüz olmuş boş kola kutularının, yırtık A4 kâğıtlarının olduğu koridorlarda yürümeye başladı. Oda numaralarını inceliyordu. Z1, Z2, Z3, Z4… Z19 önünde durakladı. İçeriden seslerin geldiğini duyuyordu. İçeride mırıldanan, fısıldayan, kıkır kırır gülen, içten içe ağlayan birileri varmış gibi bir duyguya kapıldı ve tüm bu çelişen sonuçların üzerine doğduğu ve içine düştüğü kaderi bire bir karşıladığını aklına getirdi. İçeri girme isteği de tam bu düşüncenin sonrasında oluştu. Kapıyı çalmadan teklifsizce içeri girdi.”
“Kırmızı kulenin parlak mermerden zemini üzerinde herkes başı eğik yürüyordu. Padivun emir vermişti. Kimse kimsenin yüzüne mesai saatleri dışında bakmayacaktı. Yerdeki cam gibi parlak ve pürüzsüz İtalyan mermerinden yansıyan kendi yüzlerine bakmaları gerekiyordu personelin. Bu, itaatsizlik ve başkaldırıya karşı alınmış korkakça bir önlemdi. Yemek vakitleri mesai saatleri dışındaydı.”
“Talha Muhammed boşuna konuşuyor gibiydi. Yemekçi kadın bile bir iki dakika sonra işine geri döndü. Boş tabakları toplayıp masaları silmeye başladı. Masadaki boş biberlikleri dolduruyordu. Bir musluk sesi, bir masa ayağı gıcırtısı, bir geğirme, bir kahkaha ve bir de silah sesi duydu Talha Muhammed. Yemekçi kadın başından vurulmuştu. Onu vuran gri kulenin duvarlarını her ayın on beşinde, tam maaş günü tarayan kulenin güvenlik subayından başka biri değildi.”
Ruhsatsız’dan Şiirler
Ayakların, bir sonu geciktiren aynalar
Hep düşündüm bunu kilometreler boyunca
Kırık dal, örselenmiş ağız, milyarlarca ihtimal
İhtimal değil bir hilal, şu göğsünde sıyrıklar
Kirpiklerindir batan betona, kimse dargın değil
İyi arkadaşlar ve kedin o mezardan çıkınca
Hep düşündüm bunu kilometreler boyunca.
Bilmiyorsun ve ötedesin burası nasıl cehennem
Karanfillerin soracağı bir soru: Şubat neydi sahiden?
Akdeniz güneşi kurutmayacak şu demirin tavını
Saçlarından geriye buzdan keder damlarken
Bir daha düşünmeyeceksin yarını
Güzel başının değdiği kirişlerde bir soru
Tabut neydi sahiden?
Durmuş Ongun
Üstümdeki verniks kurudu
Saçlarım ıslak
Kanatlarımı çıkartmak için akordeon sesi
Bunca yağmura rağmen arayan yok
Annemin uyuduğu
Babamın öldüğü ne kadar belli
Saraybosna’da bir tüfek dolduruluyor
Annem uyuyor
Carigrad’da bomba patlıyor
Kaşlar eksik
Bir küfrün kuvözde öleceği belli
Süleyman Emre Bayrak
Belli saatler arasında ahşap fiskos, bulmayacak
onları bulmayacak kadar tavanda asılışım, o da ahşap
soğuk tavan iklimleri kıskandırıyor sanılmamalı
gövdeleştim başta, çizik attığım en erkek gözden
gövdeleştim, gözlerinin karasına al bir ilmek!
gövdeleşmek sabahlara sızdırmıyor açıkta bırakılanı
sabahlar işte diyor burası olamaz senin yerin
neye varamadıysan, geceleri daha çok varama
ama yedi dakika on beş saniye
bu satır daha kabarık seninle yan yana
iki aynı evi yaşayacak an kadar yan yana
Neslihan Magunacı
tespihim plastikse efendim ne gam!
çağrılayım diye çağrıyor değil miyim?
yeni bir romana başlar gibi
sürdüreceğim düşme taklitlerimi
olur a, yakalarsınız ensemden
değil mi ki göz yukarı maildir de
aşağı doğrudur saçımızın ıslanması
aşk işi tehlikeli sular
zincir arıyorum yahu, yok mu zincirleyecek
kaçıracaklar ha kölenizi
tanımayacak halim yok ya soyunduğum urbayı
kul pazarında çıkmışız satılığa
günahım ağır çekti, sandığımdan pahalıymışım
Kadir Daniş
türlü türlü kocakarılar meydanda her şey. çeşme bu kadar büyük sevildiği için tanrı turşusu kusuyorsu. çeşitliyor aldanmak beni çeşniliyor ıslak mendille atmık silmek. bilerek aldanmak baba mesleği leblebi. güvercinlere eğer takmışsam kafayı eğer. bak sürrealizmi gördün mü? uğrayıp geçecekken herkes hayran bıraktım sigarayı. mezarlarda uzun gölgeler var fotoğraf çekesim. fatima ananın eteğin tuttum fırlattım yaygarayı söğüte. yezid ordusuyla hayli vuruştum topla gergedan ölüleri sevmeye gittim. adım çıkmış dokuza bas biraz imge için. ben şimdi nasıl allah demeyeyim bunca çarşı kurmuş cracksiz tam sürüm.
M. Burak Çelik
ben hangi cebimin boşluğunu babayla dikebilirim Burak ağabey
çeperlerim güneşin çişini tutmakta sadece
bu genleşen sokaklar gitgide aya vurduruyor kaportasını
öz ağabeyim sabahlara kadar fön makinesiyle yatarken
beynimin içinde yeni düşüncelere yer tutan valeler
gördüğüm her kabustan alırken tip box
önce ampulü kapattım sonra vanayı
voltajı düşük yağmur durdu
ama bu boşluk hangi kanamanın adamıydı
Can Ülgen
ŞUAN EBUBEKİR BEKLİYOR BENİ !
kassamın demirden ordularına yön gösteriyor
kırık hücrelerine donyağlarının ADH, STH, ACTH
gibi kandırılan yaralı kelebeklerin kanatlarına bir alçı çekebilme görevini kendime görev
kendime görev çekebilme görevini bu gözlerden.
izlemeliyim dünya televizyonundan her şeye vakıf olarak
bir durak kokluyor şeker tozlarını omuzlarımdan, adelelerimden sarkan şiveden, kardan
bestekar ebuishakzade mehmed esad efendi besteleri belki ismi kadar zor
bir bakire şiirin bestesini alarak başları dönmeli dolaplara taş çıkartan cinsten
beşinci beyitten çeken bu kasideyi bir masal
gözlerinin bebeğine koyacağı bir masalı kardelen gelinliklerin içerisinde
yusufun kanlı gömleğinden alarak içimize çekeceğiz derin derin kokusunu
dallı budaklı bir şiir efsanesi kulağında küpe, dalak katmaları, böbrek taşları, diyaliz
kemoterapi ki muhafaza canlarından ishak inan bana
Cüneyd Ensari
Osmanbey’den 30M geçer eflatun ve damalı
Binersin ayakların yerden kesilir, kinayesiz
Binmek, sağlı sollu ilerlemenin ilk şartıdır apolitik
Aristokratlar ve botokslular bunu bilmez Allah var
Allah var bunu sen de bilirsin, mesai var
Bunu sen de bilirsin Allah bir, mesai dokuz – on yedi
İsimleri öğrenmekle başlamıştı ilk mesaisine Âdem, bunu bilmelisin
Senin adın Havva, burası cennet, bu elma, bu da cehennem
Bunlar öğrenci, bunlar asgarî ücretliler, DEVLET memurları
-Devlet büyük yazılmalı, memurlar küçük gerisi teferruattırİçeride metre kareye düşen insan sayısı; iki erkek, üç kadın
Dışarıda sıraya girmiş insanların telaşı ve araya kaynak fikri
Kapıyı kapatmak ister Bitlisli Fahrettin, halk direnir konjonktürel
Direnmek, sımsıkı tutunmaktır dişsiz damakla bir memenin ucuna
Hakkını almaktır damardaki sütten, annenin canı yansa da
Dikiz aynasından homurtulu bir komut yükselir halk için:
İlerleyin beyler ilerleyin!
Çünkü Türkiye çağdaştır, Türk kadını çağdaş
Sağlı sollu ilerleyin beyler, ilerde boş yer var!
Sami Uluğ
artık o da bende kalsın diyeceğimiz ne varsa gayret edip söyledik
aferin, şimdi ne sırrımız kaldı ne bir yere vardı taş
yürütürken bu denli ağır değildi galiba
durup düşününce düştü boşluk kuyumuza, kuyu kendi duvarına çarparak derinleşti
avunamayız artık çünkü ağlamam çoktan biĨi.
onlar giĨi sen de gitmeseydin. bari sen…
kalktım ayağa dedim vakit var hala, başka dedim bir savaş çıkacaktır mutlaka
Kürşat Küçük
babam artık jeans giyiyor, bacadan çıkıyor ancak siperler işe yaramıyor
çünkü siperler böyledir işe yaramazlar
siper olduğumu öğreniyorum o anda
takutsobo kardiyomiyopatim azalıyor
bunu artık hocam öğretmiyor
onu geçen hafta kaybediyoruz
zaman git gide bükülüyor
gangster kurşununa kurban gidiyor
tüm sınıf tekbir getiriyor
saçlarını son kez topluyor
ceketiniyse dekana giydiriyor
sonra geliyor ve beni ilk defa öpüyor
kelime-i şehadet nasıl getirilir diye soruyor
bense tevhidi tedrisati yürürlükten kaldırıyorum
özelleştikçe kekeliyorum
cenaze evine lahmacunlar geliyor
belediye başkanı dekana şahitlik ediyor
Burak Akgedik
Ağzımda yaktığım ağıtların yırtık tadı… Gözlerimde her girenin elbet düşürüldüğü bir çukur… Kulaklarımda, yakarışlarıma küpe olmaksızın Bana doğduğumdan beri üflenmiş Doksan dokuz ismi fısıldadıktan sonra açığa çıkan Ayağın kayma ayrıcalığı, usulca çoluk çocuğa karışıyor. Bakışlarımda boğucu bir nehrin nergisleri, Saçlarımda yürekleri taşa çeviren bir yılanın zehri Ve ellerimde, gökyüzüne dek uzanan iki çivi asılı duruyor. Ağzımda yaktığım ağıtların yırtık tadı…
Gözlerimde her girenin elbet düşürüldüğü bir çukur…
Kulaklarımda, yakarışlarıma küpe olmaksızın
Bana doğduğumdan beri üflenmiş
Doksan dokuz ismi fısıldadıktan sonra açığa çıkan
Ayağın kayma ayrıcalığı, usulca çoluk çocuğa karışıyor.
Bakışlarımda boğucu bir nehrin nergisleri,
Saçlarımda yürekleri taşa çeviren bir yılanın zehri
Ve ellerimde, gökyüzüne dek uzanan iki çivi asılı duruyor.
Taha Ömer Bilik
Şiar, Sayı 45
Şiar dergisi de depremde yaşadığımız acıyı; kapağına, sayfalarına taşıyarak çıkardı 45. sayısını. Yaşadığımız acı çok büyük. Ne kadar anlatsak, ne kadar büyük cümleler kursak da acılara tam anlamıyla tercüman olmamız mümkün değil. Dua niyetine içimizdeki duyguları ifade etmeye devam edeceğiz.
Serap Kadıoğlu’nun “Taşınacak Su, Kırılacak Odun, Yaşatacak İnsan” yazısı da depremi anlatıyor içimizdeki kardeşlik duygusuna vurgu yaparak.
“Daha dün yürüdüğün yerlerde yol bulamamak. Enkaz üstünde günlerdir yakınlarını arayan, canından umudu kesmiş cenazesini bekleyen insanlara derman olamamak. Birbirine karılmış yıkıntılar arasında bir şehrin kaybolan kokusunu duymak. Bebeklerin çakmak gibi bakan gözlerinde, havaya kalkan şehadet parmaklarında, dil birliği eden tekbirlerde çaresizliği ümide boğmak. Bir depremin şiddeti çok farklı şekillerde anlatılabilir ancak acının şiddetini ifade etmek mümkün değil. Yaşanmadan bilinmez, duyulsa da anlaşılmaz. Bu yüzden acı üzerine konuşmak zordur; acı anlatılmaz, o kendini yaşatır.”
“Depremde birçoğumuz yakınlarını kaybetti. Kimi vatandaşımız günler sonra enkaz altından sağ çıkarak sevindirdi bizi, kimi ise acıya boğdu. Edebiyat dünyasından da kayıplarımız oldu. Kaybettiğimiz her can, yüreğimizde kapanmaz bir yara olsa da Rabbim birbirimizin yarasını hafifletecek imkân versin bizlere. Kaybettiğimiz bütün o güzel insanların cennetin en güzel köşelerinde ağırlanmasını niyaz ediyor, yakınlarına sabır diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun.”
Şerif Mardin Perspektifinden Modernleşme Sürecimizi Anlamak
Selim Ömeroğlu, modernleşme sürecini Şerif Mardin perspektifinden ele alıyor yazısında. Yazıda dikkat çekilen nokta; modernleşme ve kültürel medeniyet.
”Şerif Mardin büyük ve küçük kültürel medeniyet kavramlarında olduğu gibi merkez-çevre kavramları ile de batı deneyimli dikatomilerle Osmanlı-Türk modernleşmesini tahlil etmeye çalışmıştır. Makalesinde geçen merkez-çevre kavramlarını toplum analizinde ilk kez kullanan Edward Shils’e göre her toplum merkezî bir alana sahiptir ve bu alanın belirli bir kutsiyete sahip olduğunu belirtir. Ona göre merkez sahip olduğu gücü, varlık sebebi olan değerler ve inançlar dünyasından almaktadır. Dolayısıyla bu merkez aynı zamanda toplumu yöneten semboller, değerler ve inançların da merkezini teşkil etmektedir. Ancak bütünlüklü yapıda olan bu değer ve inançları, toplumun üyelerinin tamamı benimsemeyebilir. Ona göre merkezi değer sisteminin en büyük taşıyıcısı devlettir ve devlet sahip olduğu otoriteyi yayma eğilimi içindedir. Karşılıklı bağımlı bir ekonomik sistem, kentleşmenin ve eğitim imkânlarının toplumun geniş kesimlerine yayılması, toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle daha fazla temasa geçmesi, merkezin değer sisteminin çevre tarafından daha fazla benimsenmesini sağlayacaktır. Bunu başarabilmiş toplumlarda merkezi değer sistemi çevre tarafından daha kolay kabul görmüş, böylece toplumsal karşı karşıya gelmeler, toplumsal ilerlemenin dinamik unsuru olabilmiştir. Batı toplumlarında belirtilen durumlar nedeniyle merkez ve çevre çeşitli karşı karşıya gelmelerle bütünleşik bir hal almış ve halk vatandaş haline gelmiştir.”
“Sonuç olarak merkez ile çevreyi birbirinden ayıran en önemli nokta birbirlerinden farklı değer sistemlerine ve üsluplara sahip olmalıdır. Türk siyaseti açısından merkez, otoriter, merkeziyetçi, batıcı, laikçi, bütüncül, milliyetçi ve inşacı bir değerler sistemi ve siyaset yapma üslûbuna sahipken; çevre merkezin bu özelliklerinin tam aksine, liberal, âdem-i merkeziyetçi, uzlaşmacı, din ve inanç özgürlüklerine daha değer veren ve gelenekçi bir yapıya sahip olmuştur. Bu temel karakteristikler aralarındaki ilişkinin de temel belirleyicileri olmuştur. Merkez-çevre arasındaki ilişkiler Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde önemli sorunlara kaynaklık etmemiştir.”
Divan Şairleri Bugünün Şairlerine Ne Söyler?
Esma Polat, Divan şairlerini ele alıyor yazısında. Onların şiirlerinden hareketle şiir adına tavırlarını bugünün şiiri ve şairine verilen mesajlar bağlamında konuyu detaylandırıyor. Poetik metinlerin olmadığı Divan Edebiyatı’nda en önemli kaynak elbette şiirlerdi. Şairlerin şiir üzerine düşüncelerini anlatan beyitlerine örnekler var yazıda.
“Klasik dönemde bugünkü gibi mensur poetikalara rastlanmaz. Şairler poetik düşüncelerini genellikle manzum metinlerin içinde, şiirin şiir içinde anlatılmasıyla sunmuştur. Divan şairleri mesnevilerin müstakil bölümlerinde, fahriyelerinde, gazellerin mahlas beyitlerinde şiir ve şairle ilgili eleştirilerde bulunup poetik düşüncelerini ifade ederler. Özellikle gazel formundaki şiirlerde ve beyitlerde poetik nitelikli ifadeleri bulmak mümkündür. Divanların dîbâceleri (önsöz) de şairlerin, şiir ve söz hakkındaki düşüncelerini aktardıkları mühim kaynaklardır. Edebiyat tarihine hizmet eden tezkireler de şairlere dair yapılan bazı değerlendirmeler bakımından divan şiiri poetikası için hususi kaynaklar mahiyetindedir. “Şiir” ve “gazel” redifli gazeller, özellikle bu konuya hasredilmiş şiirlerdir.”
“Şiirde boş ve yersiz sözlere değil hikmete yer verilmelidir. Fuzûlî, Türkçe Divanı’ının mukaddimesinde ilimsiz şiirin temelsiz duvar gibi olduğunu beyan eder. Nâbî de bu konuda kendi kendine seslenerek şöyle der:
Şimden girü düşmez sana vasf-ı mey ü mahbûb
Nâbî dehen-i hâmeni kıl hikmete mu‘tâd
(Ey Nabî, bundan sonar sana sevgiliyi veya şarabı methetmek yakışmaz. Kaleminin ağzını hikmetli sözler söylemeye alıştır.)”
“Divan şairlerine göre gerçek şiirler, etkisiyle insanların aklını başından alabilecek ve onları yönlendirebilecek özelliğe sahip olan adeta sihirli sözlerdir. Bu konuda Zâtî şöyle der:
Mârdur sahhâr tab‘umdan toğar dâ’im benüm
Âdemün ‘aklın uğurlar Zâtîyâ ‘ayyâr-ı şi‘r”
Emrah Tahiroğlu ile İlk Eserler Söyleşisi
Vahdettin Oktay Beyazlı, ilkeserler söyleşilerine devam ediyor. Bu ayın konuğu; Emrah Tahiroğlu. Şairin, Çaputların Yakılışı kitabı hakkında bir değerlendirme yazısından sonra söyleşiye geçiliyor. Fakat bu söyleşi biraz farklı. Sebebini de açıklıyor Beyazlı.
“İlk Eserler Söyleşisi”nin birinci bölümünü oluşturan bu yazı, 06 Şubat Pazartesi günü meydana gelen ve binlerce kardeşimizin vefat ettiği depremden çok önce yazıldı. Ancak söyleşinin ikinci kısmını oluşturan soruları cevaplarken depreme Hatay’da yakalanan ve şimdilik durumu iyi olan Şair Kardeşim Sevgili Emrah Tahiroğlu’nu, hayatının bu acı gününde tekrardan yormak istemedim. Bu bağlamda söyleşimizi -bu sayıya mahsus olarak- ona yönelttiğim sorulara, “Çaputların Yakılışı”ndan seçtiğim sessiz ve acı mısralarla devam ettirmek istedim. Sevgili Emrah Tahiroğlu’na ve bütün depremzede kardeşlerimize bu vesileyle Şiar dergisi olarak tekrar geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyoruz.
Bu özgün söyleşiden birkaç bölümüTahiroğlu’na geçmiş olsun dileklerimle burayaalıyorum.
Vahdettin Oktay Beyazlı: Sevgili Emrah, şiirin dost sesiyle merhaba! İlk şiir kitabın “Çaputların Yakılışı” tekrar hayırlı olsun. Şiir yazma uğraşı/ sevdası nasıl başladı sende veya ne zaman farkına vardın şiir yazabildiğinin? (Bunu şunun için önemsiyorum: İnsan farkına vardığı bir şeye daha ciddi bir şekilde yaklaşıyor.)
yakına çağrıldı âdem
yakına çağrıldı çocuklar
meleklerin boş bulunduğu bir günde
başından ayaklarına
israf edildi kan
kalubeladan
taşıdıkları mutlu son emanetlere
şahit olduk, onlara durduk
oracıkta yere (s.16)
VOB: Şiirlerinde serbest bir formu esas alıyorsun. Büyük harf ve noktalama gibi dil bilgisi kurallarına pek uymuyorsun. Bunlar senin tercihin tabii ki. Ancak şiirlerini, nedense hep beklenmedik bir biçimde sonlandırıyorsun. Bununla okura bir sorumluluk mu yüklüyorsun?
boyasız evlerden geçip yerin altına yerleşenim
yıllardır yıkanmamış elbiselerim duruyor
yaşamakla aşklarımın arasında
kalbim kırılmaların en güzel eylemi
ne feci. (s. 23)
Şiar’dan Öyküler
Kuddusi Demir – Bir Acı Rüzgâr Esince
“O gece Keno’dan kalan gri Opel’de sabahladım. Dinleyip durdum şarkıları. Söylediği parçayı bir türlü bulamadım. Arabanın kapısını açıp dışarı çıktım. Günün ilk ışıkları vuruyordu dağın yamacına. Evlerin bacaları, kurtlar mahalleye inmesin diye, sinirli bir ejderha misali dumanlı alevler salıyordu gökyüzüne. Gerçi sis ve duman kaybolsa dahi kurtlar ve çakallar mahalleyi terk etmezdi ya. Sınavı kazanıp bu şehirden gittiğimde dört yıl boyunca ardıma dönüp bakmamıştım. Yıllar sonra üniversiteyi bitirip geri döndüğümde adeta ardımda silmeye çalıştığım ne varsa hepsini sil baştan yaşıyorum.”
“Keno’yu yiyip bitiren bir aşk vardı bu çöplükte. İlkay’ın aşkı. Çöplük dediğime aldanmayın, üniversitenin dibindeydi mahalle. Bir derenin içinde unutulmuş gibiydi. Halihazırda akan bir dere de yoktu ortada. Evvelden varmış. Biz asfal – ta doğduk. Asfalta doğmak yazgını değiştirmiyordu. Yazgını değiştirmek buralarda tehlikeli bir oyundu. Kurşun atmak veya yemek misaliydi. Genelde atmaya kalmaz yerdiniz o kurşunu. Rus ruletini zil takarak oynardınız.”
“İlkay’ın tayini hangi şehre çıkarsa oraya yerleşir, kendi gibi bitirim arkadaşlar ediniverirdi. Onunla aynı şehirde olduğunu bilmek yeterdi Keno’ya. İhtimalleri seviyordu. Aynı yıldıza bakma, aynı yollardan geçme, aynı fırından çıkan sıcacık ekmekten alma, aynı belediyenin mesajla göndereceği ölüm ilanlarını okuma, bir yağmur sonrası aynı patikaya ayak izi bırakma, semt minibüsünde çalan aynı şarkılara hüzünlenme, aynı sokaktan geçme, o sokaklardaki köpeklere yiyecek verme.”
“Bir gün Keno’dan dolayı aşina olduğu kamyoncu muavinlerinden biriyle bir taşınır bellek gönderdi. Kendinin değil ama Keno’nun izi bulunsun istedi.”
Musa Yaşaroğlu – Gökyüzü Bedava
Mavi gökyüzü kayboluverdi önünden. Dayandığı balkon demirinden zoraki çekti vücudunu geri. Kapının girişinden bakan hanımına çevirdi bakışlarını. Elini “tamam” anlamında havaya kaldırıp hiçbir şey söylemeden dördüncü kattaki balkondan aşağı baktı. Birbiri üzerine kurulmuş gibi sık duran beton binalara, dar sokaklara ve o sokaklarda hiç bitmeyen koşuşturmacaya burun kıvırdı. Göğe bakma durağından çok hızlı bir şekilde kayıp yürekler minibüsüne binmişçesine yüzü asıldı, rengi soldu. Daralan ruhunun ayırt ediciliğinden midir bilinmez evinin bulunduğu sokağın başından gelen sese takıldı kulağı: “Hayat bana yine yalan söyledi.”
Onlarca soru birikti zihninde. Bir kovanı saran arıların vızıltısı gibi onlarca cırtlak ses ilişti kulağına. Evet, minibüs yolundaydı artık. Sağlı sollu park etmiş arabalara çalım ata ata yürüyordu. Yahu kardeşim yollar da sizin kaldırımlar da, biz hangi cehenneme gidelim be! Lanet olsun sizin insanlığınıza, kalabalığınıza, gelmişinize geç… Eyvah, işte yine bozuyordu ağzını. La havle vela kuvvete… İyi ki arada da olsa bir iman etmişliğimiz işe yarıyor. Bak sustum çok şükür.”
Şehriban Yaman – Katre
“İnsanın dünyaya gelişi ve bu dünyadan göçüşü bir kez değildir” derdi Ammar dedem. O pos bıyıkları altında gülerek bunu söylerken ben ne dediğini henüz idrak edemeyecek olan bir yaşın küçüklüğü altında ezilirdim. Büyüyünce nasıl olsa anlarım deyip annemin dedem gelince yaptığı çikolatalı pastayı yemeye odaklanırdım sadece. Büyümeye her ne kadar hevesli olmasam da bir yanım, onun günleri çuvala dolduran bilgeliğinden bir tutam alabilme büyüklüğüne erişmek isterdi. Yaşını ne zaman sorsam, kirazlar çiçek açtığı bir zamanda doğmuşum diye söze girse de her seferinde elime farklı rakamlar tutuştururdu.
“Sen çok zeki bir kızsın” dedi. “Avuçlarımda hayattan kopardığım hiçbir şey yok demiştin ya bana, kopardığın şeyler sadece avuçlarındadır demiş miydim ki? Kimi seninki kadar uzun ve gür saçlarının uçlarına asar yükünü kimisi sırtında bir kambur olarak taşır. Kimisinin taşırken kopmuştur bir bacağı kimisi ise eni içinde kalsa da kırar kolunu. Bedenin her bir uzvu bu yük gemisinin birer limanıdır. Peki sen hiç gözlerine baktın mı? Bir kuyuya demir atmış yükün. Yoksa bunca büyüklüğü ve karalığı nedendir sanırsın.”
“Bu artı Zühre’mle beni yeniden toplayacak da derdi ama bu sefer de bizden eksilteceğini hesaba katmayarak. Dedemi çok seviyordum ama sevdiğimiz insanları sevdiği diğer insanlardan ayırıp sadece kendimize saklamak da koca bir bencillik değil miydi? Ama sonra annemin ıslak kirpikleri ok olup saplanırdı göğsümdeki kuşlara. Daha fazla kuş düşmeden sustururdum içimdeki göğün sesini.”
Şiar’dan Şiirler
Eskir ölüm de biliyorum tanrım eskir sokakları yakan şarkılar
Beyaz bir tarih başlar senin adını andıkça
Ben gider yine kurulurum Şar Dağı’nın eteğine
Pirim bana gülümser yine okşar yetiminin saçlarını
Sonra nalınlar yontar bana
Topuklarım yer kabuğu gibi çatladı koşmaktan
Bir kez daha yenildim bir kez daha geçtim Azrail’i
O gök bir daha öyle görmedi beni ben bir daha görmedim öyle o göğü
Bahtiyar Aslan
Günler gelip geçiyor güller ve kelimeler
Lanetli değilse de büyülü ve işveli
Hüzün yakışır en çok yüzün yüzümde saklı
Şairin ellerinde yoksul dağ çiçekleri
Hasan Nalçacı
Ben elimdeki mürekkebi kurutmaya gelmedim
Bu çok dilli yontuların kaygı bilmez atlasına
Yaralı taylar görünce hükümlerle vurulan
Ruhumun bozmaya çabaladım istifini
Kaç seherin kargışını ödünç aldım da
Kıramadım kanamaya dirençli kalelere
Kalemimden kayıtsız akan geceyi
Ne de tuvalleri iç bükey resimlerle şenlenen
Esma Polat
Beni kışa gömseler alnımdan silinir mi kar
Çocuklar azalır annelerin üşür avazı
İnsan nasıl toplasın bir dolu ısırganı
Bahçeler tenha iken ayakta duruyor yalan
Yaşamak yalan çünkü zor rüyaları dağıtmak
Yok konuşacak kimse, dağlara çıkılmıyor
Neye yarar okumak, tütün, kristal odalar
Tuttuğun el bir baktın sırtında patlıyor
Kalsaydın kalırdım seve seve yanında
Geçti, kaçırdım geniş kanatlı kapıları
Ahmet Yılmaz
Göğüs kafesimi aşiyan bildi kanatsız sözcükler
Pencere demirlerindeki saksıların hikâyesindeyim
Geç kalmışlıklarımı sorma
Şuramda bir yara büyür
Demindeyiz zamanın;
Ihlamurun, çayın ve sevdanın
Kuşların sesinden mamûr bir ülkedir gözlerin;
Şuramda bir bahar yürür
Cihat Barış
Bir ömür kazanılan anlıkmış meğer
Bir bina sayfa sayfa açılırken
Çocuk seslerinde
Bir bina sayha sayha inlerken
Babaların omuzlarında…
Kıyametten geliyorum
Gri dünyanın uçurumuna
Binlerce evlat bıraktım
Sözün deliren sesi kesti bıçak gibi
Lime lime taşları
Soğuk bir yazgıda dağılırken
Nilüfer Zontul Aktaş
Serinin diğer yazıları için:
Mart 2023 dergilerine genel bir bakış-1: https://l24.im/mf2xsMF
Mart 2023 dergilerine genel bir bakış-2: https://l24.im/bOB
https://www.mustafaucurum.com/