Cins’ten Zarifoğlu’na Selam

“Cahit Zarifoğlu var. Şair. Sadece kendinden sonrakileri değil, kendinden öncekileri de etkiledi. O kadar yani… ‘Haydi mesafeleri topla’ diyor şimdi Satır’da. Sözü olanın devam edeceği yer burası. Çünkü “Bir oyun bulmalı / Yepyeni kelimeler…’ de diyor. Bize.”

Cahit Zarifoğlu vurgusuyla çıktı Cins dergisinin Haziran 2023 sayısı. 7 Haziran 1987, Zarifoğlu’nun aramızdan ayrıldığı tarih. Onun her sözü ruha işleyen derin bir darbe gibi bugün de tazeliğini koruyor. Zarifoğlu’nu rahmetle anarken; en gür seda ile tekrarlıyoruz şairin sözünü; “Oğlum sen artık/Şarapnel gibi yağmalısın/düşmanı güzelce vurmalısın”

Milletin Sesi ve Arabı Beyaz

Uzun süredir Hüseyin Atlansoy ile açıyor sayfalarını Cins. Bu, tarihe düşülen bir not kadar kıymetli. Atlansoy’u bilen bilir. Sözü öz ve durudur. Durgunluğunun içindeki fırtınayı çok da dışa yansıtmaz. Şimdi bizler bu yazılar sayesinde onun şiirin dışındaki dünyasının sesini de duymaya başladık. Kopan fırtına bizi de içine alabilir.

“Ben her insanın bir müziği olduğunu hep düşünmüşümdür. Bu müziği ya genişletirler ömürleri boyunca ya büzüştürerek tanınmaz hale getirirler ya da müziklerine düpedüz ihanet ederler. İnsanlar için yapılabilecek bu hüküm milletler içinde geçerli olabilir. Hatta medeniyetler için bile. Dünyada klasikleşmiş iki müzikten bahsedilebilir. Klasik Türk Musikisi ve Klasik Batı Müziği. Türk musikisi Abdülkadir Meragi, Dede Efendi ve Itri’nin müthiş açılımlarıyla genişlemiş; Hacı Arif Bey ve Şevki Bey’in şarkı formuna yönelmeleri ile deyim yerinde ise büzüşmüş, hatta sonrasında Asaf Halet’in deyimiyle Togo müziği sakilliğine kadar gerilemiştir. Ancak Aka Gündüz Kutbay, Niyazi Sayın, Çinuçen Tanrıkorur ve Okay Temiz ile – ortak özellikleri neyzenlikleri galiba – biraz nefes alabilmiştir. Bu müziğin bir sesi ve ses aralıkları vardır. Nota ile ölçülebilen bir durum değildir. Bir milletin kritik eşiklerde çıkardığı ölçülemeyen sesini andırır. Bir kederi, bir neşesi, hadi söyleyelim bir asabiyeti vardır. Ölçüsü ve tartımı ölçüye ve tartıma gelmez. Koma sesler en büyük zenginliğidir ve asla melezleşmez. Ya cennettir ya cehennem; ya galiptir ya mağlup.”

Paylaşılan Ama Bölüşülmeyen Yeni Ekonomi

Ahmet Melih Karauğuz, yeni ekonomi modelleri üzerinden paylaşım konusunu ele almış. Paylaşmak ve bölüşmek kavramlarının ekonomik düzende uğradığı kayıplar ve dünyanın kapitalist sistemin çarkındaki savruluşu aslında hepimizi içine alan düzen. Kâr gütmek ya da düzene boyun eğmek arasında kalan sistemin can çekişi…

“Kapitalist ekonomiye içeriden ve dışarıdan çeşitli eleştiriler tarih boyunca gelmeye devam etse de, sistem bir şekilde kendi eksiklerini yamayarak hâkimiyetini sürdürmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte iktisadi faaliyet kendisine yeni arz/talep sahaları oluşturmakta, oluşacak finansal daralmayı yeni iş kolları ve arz sahaları ile zenginleştirerek, küresel ekonomide büyümeyi ve lokomotifin durmadan ilerlemesini sürdürme gayretini devam ettirmektedir.”

“Günün sonunda paylaşım ekonomisi, bir grubun daha zengin olduğu, mülkiyetine sahip olmadığı araçlara/odalara kısa süreli kullanım ücreti ödeyerek günün sonunda yine evsiz ve araçsız kalacak milyonların olmaya devam edeceği, mülk sahiplerininse günün sonunda her türlü gideri (benzin/onarım/tamir vb.) belli indirimlerle de olsa kendisinin karşıladığı ve sahip olduğu şeylerin bir süre sonra yıpranacağı bir gerçeklikte, eşitsiz bir ortamda ticaret sürmeye devam edecektir.”

Ölümsüzler Dekatlonu

Ölümsüzlük diye bir şey var mı ya da böyle bir şey olacak mı? Dünya nereye gidiyor ve gittiği yer ölümsüzlük ülkesi mi? Bu sorular kafaları her dönem kurcalamıştır. Çünkü ölüm var ve bu yok oluş insanın elindeki imkânlar düşünülünce ruha dar gelen bir kisveye bürünüyor. Sadık Yemni, ölümsüzlüğün ardına düşmüş, ölümler arasındaki ölümsüzleri sıralıyor yazısında.

“İnsanların ömrünün uzadığı, genç kaldığı, hiç hastalanmadığı, mutlu mesut gezdiği, savaşsız, çekişmesiz bir dünyayı hayal etmek kolay değil. Teknoloji belli bir planla dünya savaşlarını çıkartan, üretim şekliyle dünyayı kirleten, gıdayı doğallıktan çıkartıp insan fıtratını değiştiren, kitlesel açlıklara, göçlere neden olanların elinde. Bu kimselerden bir dünya cenneti kurmaları beklenemez.”

“Çiçeği burnunda ölümsüzler arasında da kaçınılmaz olarak hiyerarşi olacak. Maddenin yapısına uygun olarak çatışma da hiç eksik olmayacak. Yapay zekâ füzyonlu bu süper zatlar bir çeşit dekatlonda bulacak kendilerini. Çeşitli alanlarda en üstün kim mücadelesi sürüp gidecek. Her biri eski şatolar misali sanal âlem filler tepişirken çimenlerin ezilmesi misali nüfusları iyice seyrelmiş olan ölümlüler canlarını kurtarmaya çalışacak.”

Bize Bıçak İşliyor Artık

İsmail Kılıçarslan’dan keskin bıçak kıvamında bir yazı. Bıçağın keskinliğinden şüphe yok. Önemli olan kesip kesmeyeceği… Uzatılan boynun itaat kıvamına göre belli olacak her şey. Ateşe giderken mi yoksa kurban olurken mi değişir her şey? Kabul etmek, itaat etmek arasında kalınca işlemeye başlıyor bıçak.

“İnsan için aslolan, kendisinin kurban olmaya değer bir şey olup olmadığını tespit etmesidir. İnsanın kurban olma süreci öncelikle bu tespitle başlar. Halk arasında ‘yazık kendini kurban etti’ deriz bazı kimseler için. Mesela “ailesi için kendini kurban etti” derken bir övme payı çıkarırız. “Uyuşturucuya kendini kurban etti” derken bir eleştiri, sızlanma; bir yanlışlık vurgusu yaparız. Dolayısıyla kurban önce uğruna kurban olacağın şeyi seçmekle başlar. Yani ‘bıçağını seçmekle’ başlar. Biz, hangi bıçağı seçeceğimizi tespit edebilen insanlar haline gelirsek o bıçağın bizi kesmeme garantisi vardır.”

“Dünyada bıçağın kesebileceğine dair inancı engelleyebilecek tek gücün, -öyle bir keskinlik ki bu, aynı zamanda hem kesiyor hem kesmiyor- Allah olduğunu düşünmeye başladığın andan itibaren, hadi Anadolu deyimiyle söyleyelim, sana bıçak işlemiyor artık. “

Dijital Kurban

Kurban Bayramı yaklaşıyor. Gündemimizde elbette kurban var. Kurban olmak, kurban etmek, kurban adamak hepsi de Yaratıcı ile arada bir yol bulmak için insanın elindeki vasıtalardan. Dijital çağ, her şeyi olduğu gibi kurbanı de kendine benzetiyor. Artık kimler kurban oluyor, kurban ediliyor takip etmek bile mesele haline geldi. Serdar Bilir’den kurbanlık bir yazı.

“Ne olursak olalım, ne kadar nitelikleri haiz olursak olalım vaktimizi modern tanrıların emrinde yok etmekten başka şansımızın olmadığı bir tek tipler dünyasına icbar ediliyoruz. Kimisi evrak imzalıyor, kimisi kod yazıyor kimisi de yerleri siliyor. Günün sonunda hepsi vaktini başkaları için harcıyor. Böyle bir hayatta neşe arıyoruz, mutluluk arıyoruz heyhat! Bu insanlara vadedilen tek şeyse satın alma gücü. Daha çok pizza, daha gösterişli bir kıyafet, daha lüks otomobil. Orta çağ köylüsünden hallice bir tav olma biçimi. İşte ellere tutuşturulan dijital ekranlar, bu modern kurban ayinlerinin yapıldığı tapınaklardır artık onlar. Yine bununla beraber sosyal medya linçlerini de unutmamak gerek. Her gün bir başka isim gündeme giriyor ve her gün bir başkası kendi tanrılarının beğenisini kazanmak isteyenlerce kurban ediliyor. Görmüyor musunuz oradan insanlığı seyreden tanrılara her gün binlerce insan kurban edilmekte.”

Cemal Aydın ile Söyleşi

Tam anlamıyla bir Roger Garaudy uzmanı olan Cemal Aydın ile bir söyleşi gerçekleştirmiş Gülsena Afra Ersan. Mücadeleci kimliği, İslam’la olan münasebeti, yanında durdukları ve karşısına aldıkları ile Garaudy var karşımızda.

“Garaudy, Batı standartları içine hapsolup kalmış, lise ve üniversitede kendisine öğretilenleri körü körüne kabullenmiş biri değildir. Tam aksine bütün dünya medeniyetlerine ve bütün insanlığa geniş bir açıdan bakmasını bilmiş biridir. İnsanlığın Medeniyet Destanı kitabı, Garaudy’nin bütün yeryüzü insanlığına nasıl baktığını apaçık gözler önüne serer.”

“Garaudy’nin İslâm’a geçişi, zihnindeki insanlık dervişliğini bir adım daha ileriyi götürmüştür. Bütün gayesi, insanlığın barış, huzur ve refah içinde yaşaması olduğu için evrensel çapta bunu en iyi İslâm’ın gerçekleştirebileceğine inanmıştır. Pazar veya piyasa tektanrıcılığına, yani ekonominin ilâhlaştırılmasına yönelmiş olan Batı’nın ancak İslâm bilgeliği ve İslâm’ın hiç zedelemeden ve tahrif etmeden taşıdığı ilâhî vahiyle yola getirilebileceğine umut bağlamıştır. O yüzden önceki hayatında var olan bütün iyi ve güzel şeyleri İslâm’da çok daha etkili ve geniş çerçeveli bir şekilde devam etmiştir.”

“Roger Garaudy, gerek Kafka, gerekse onun gibi diğer edebiyatçı ve şairler hakkında da eserler kaleme almış ve onları kapitalizme bakış açılarından ziyade, sanat ve fikir dünyaları açısından değerlendirmiştir. Çünkü Garaudy filozofluğunun, düşünürlüğünün yanında şiir kitabı da yazmış olan bir şair, bütün eserlerini güçlü bir edebî üslûpla kaleme almış bir edebiyatçı ve sanatçıdır.”

Ekolü Hoparlör

Savaş Ş. Barkçink’in anılar eşliğinde ince göndermeleri olan, muhatabını yer yer sarsan yazılarını büyük bir keyifle okuyorum. Yaşantının içinden kendine kalan payı bizimle muhabbet ikliminde paylaşıyor Barkçin. Bu sayı ekolü hoparlörlerin kulakları tırmalayan sesinden başlayıp konuyu yine insanın ruhunun aldığı yaralara kadar götürüyoruz.

“Ekolu hoparlör mevzunun beni rahatsız eden yanı şu: Maneviyat kendi başına zaten büyük ve etkileyici bir şeydir. Onu abartmaya, süslemeye, göze sokmaya, bağıra-çağıra ilan etmeye gerek yoktur. İnsan değerli bir şeyi daha da değerli veya önemli göstermek için fazladan bir şeyler eklemeye başlayınca o şey altta kalır, ezilir. Eskiler bu abartıya “tekellüf” derlerdi. “Bir şeyi külfetli yapmak” demektir. Güzel ve hayırlı bir şeyi, meselâ bir namazı, bir ezanı, bir sadakayı, bir kitabı tekellüfe sokarsanız daha maneviyatlı, muhabbetli ve faydalı hâle gelmez. Aksine gerçeği ile abartılan hâli arasında bir mesafe açılır. Abartıya devam ettikçe o mesafe giderek uçurum hâline gelir.”

“Kişinin olduğu ile gösterdiği arasında bir mesafenin olması, bunun giderek kalıcı hâle gelmesi, hele onun meşru görülmesi insanı giderek ikiyüzlü yapar. Mümin bundan çok korkar. Ama anlaşılıyor ki bizde bu korku kalmıyor. Siyasette, ticarette, günlük hayatta ucunda çıkar olan her yerde yalan-dolan, ikiyüzlülük, sahtekârlık, çarpıtma neredeyse ahlâkımız hâline geliyor. Samimi bir insana rastlarsanız şaşırıyor, seviniyorsunuz.”

Fırtına Öncesi Anıtları

Ömer Erdem, Günler Çözüldükçe’de bu ay Sezai Karakoç’un “Fırtına” şiirinden hareketle Üstad’ın çizdiği yolun izini sürüyor.

“Fırtına şiiri ile açığa çıkan saf şuuraltı mıdır elbette bilemeyiz fakat bağımsız olarak şiirin şuuraltına baktığımızda geleceğin ipuçlarını rahatlıkla görebiliriz. Çoşkun bir yazma ve ifade etme sağanağı, kültürel, inançsal ve güncel yargı ve sınırlamaları ırgalamadan ilerler. ‘Artık ışık ateşin kemiğidir yalnız’ mısraının rehberliğinde, Rilke ile Eliot arası bir alanda (Pound değil) Karakoç’un evrensel bir şiir yasası çatmasına şahit oluruz. ‘Savrulma’ bir ruhsal gelgit değil, verim kanunu olacaktır bundan sonra. Bu sebepten de daha çok dünyaya bağlanacaktır. ‘Savrulabilirim/ Ben yeryüzü harmanı’ demesi anlamlıdır şairin.”

Alınganlığın Faydaları

Ömer Yalçınova, 6 Şubat depremini birebir yaşayan dostlarımızdan. Yaşanan bir yıkım var. Sadece binalarda değil bu yıkım, ruhlar da derin yaralar aldı. “Alınganlık” kavramı üzerinden işliyor depremi Yalçınova.

“Farkındayım; depremi yaşamış herkeste alınganlık hat safhada. Bence biraz da bu yüzden depremin ilk günü veya sonraki günler Maraş’tan çıkan ve başka bir şehirde evladının, arkadaşının veya bir yardımseverin evinde kalan insanlar, orada çok duramadılar ve her tarafı enkaz yığını haline gelen Maraş’a geri döndüler. Bunu Maraşlının fazla gururlu oluşuyla açıklayanlar da oldu. “Maraş’ı terk etmeyeceğiz, yıkılsa da burası bizim memleketimiz,” şeklinde hamasi söylemlerle yorumlayanlar da. Ya da şöyle: “Maraş’ı yeniden Maraşlılar kuracak.” Tabii ki bir de alıştığın, büyüdüğün, evinin olduğu, aile kurduğun çevreden, şehirden uzakta kalamamak, başka bir yerde nefes dahi alamamak da söz konusudur.”

“Ne zaman Maraş merkezden geçsem ya da bir işim olduğunda oraya insem, bir harabe olarak dönüyorum evime. İş yerimin çevresinde devam eden yıkımları gördüğümde, kafamı toparlamak ve kendi işime yoğunlaşmak için en az dört beş saatin geçmesi gerekiyor. Çünkü o evler benim Müslümanlıkta buluştuğum insanların evleridir.”

Selahattin Yusuf ile Umudun Göğe Yükselişi Üzerine Söyleşi

Selahattin Yusuf ile yeni romanı Umudun Göğe Yükselişi üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Yazma serüveni, romana dair notlar var söyleşinin satır aralarında. Sorular; Gülsena Afra Ersan’dan.

“Çocukluğu elbette kayıp cennet olarak hissediyorum. Geceleri uykudan önce bir tur atıp geliyorum çocukluğa. Çocukluğumun geçtiği mekanlar özgün. Benzersiz yerler. Bunu bir önceki romanımı okuyanlar hatırlarlar. Dolayısıyla mekan, zaman ve çocukluk aynı anda sızlatır burnumun direğini benim. Bu daima böyle. Öte yandan, çocukluğu düşünce biçimi olarak budalalık, şairlik, dervişlik gibi kategorilerin içinde sayarım. Bir düşüncesizlik biçimidir çocukluk.”

“Öğrenmek bilinç düzeyinde gerçekleşir. Bir duygunun ‘öğrenilmesi’ diye bir şey varsa, bu ancak bilinç düzeyinde bir tasarımdır. Ondan öteye gidemez. Ancak kısmi bir tatmindir. O duygu ‘öğrenilse’ bile bilinçaltındaki yeri hala boştur. Boşluk hayata yayılır. O insanın hayat yolculuğuna eşlik eder. Bir kara deliğe dönüşür. Benim asıl ifade etmek istediğim şey buydu. Yetişkin insanların hayatlarındaki bütün anomaliler, arzunun sahte gerçekleşmesi sonucu oluşan bu bilinçaltı boşluklarında yuvalanır.”

Eski İki Dost

Tevfik Furkan Akbuğa, Nazım Hikmet ve Peyami Safa dostluğu üzerine yazmış. İki ismin dostlukları, ayrılıkları, kavgaları yazıda dönemin edebiyat olayları, gazeteleri, tartışmaları üzerinden veriliyor.

“Peyâmi Safa ve Nazım Hikmet’in dostluğu 1928 yılında başlamış, birbirlerinin siyasi fikirlerinden ziyade ürettikleri edebi eserler bu dostluğun pekişmesine neden olmuştur. Hatta Peyâmi Safa, Cumhuriyet gazetesinde çalıştığı günlerde Nazım Hikmet’in yazdığı bir şiiri gazetenin sütunlarında yayımlamasından ötürü gazeteden ayrılmak durumunda bile kalmıştır.”

“Peyâmi Safa ve Nazım Hikmet’in asıl kopuşunun başladığı, aralarının açıldığı olay ise, Peyâmi’nin Cumhuriyet gazetesinde 27 Ekim 1932 yılında yayımladığı “Bugünkü Türk Şiiri” başlıklı yazısıdır. Bu yazıda dönemin Türk şiirini değerlendiren Peyâmi Safa, hem Nazım Hikmet’in adını zikretmemiş hem de onun şiir düşüncesini eleştirmiştir. Bu yazının bir diğer önemli kısmı ise “bize bu yolda bir şiirin ümidini veren ve kendisinde bir deha tomurcuğu sezdiğimiz genç ve yeni bir imzadan gelecek makalemde bahsedeceğim… Cep defterinize kaydetmeniz için bu ismi şimdiden söyleyebilirim: Cahit Sıtkı.” diyerek Cahit Sıtkı’yı edebiyat dünyasına tanıtmasıdır. Bu olaylardan sonra Peyâmi ve Nazım’ın arasının açıldığı muhakkaktır.”

Siz Maraş’ın Neyini Gördünüz Dostlar!

Musa Yaşaroğlu, 23-31 Mart Maraş notlarından… derlediği yazısı ile Cins’te. Uzaktan görmekle birebir yaşamak farkını bu yazıda açıkça görüyoruz. Yaşaroğlu, yıkılan bir şehri yazar bakışıyla gözlemlemiş. Acılar, acılar ve daralan yürekler…

“Bizler Gebze Bilsem’den 8 arkadaş işte o hazin türkülerin peşine takılıp vicdanlarımızda kanayan Maraş için yola çıktık. 23 Mart Perşembe yani Ramazan’ın ilk günü depremin acılı çocuklarına bir haftalığına da olsun moral vermek için gönüllü olarak oraya vardık. Daha yolculuğun başında o hüzün gelip oturdu göğsümüze. Depremin üzerinden epey geçmiş olmasına rağmen Maraş’ın kahrı bizi sardı.”

“Askerlerimizin, sağlıkçılarımızın ve öğretmenlerimizin görev aldığı farklı birimlere hizmet veren çadırlar yan yana kurulmuştu. Bizi karşılayan meslektaşlarımızdan görevimizi devraldıktan sonra yavaş yavaş bu bambaşka ortamı keşfetmeye çalıştık. Yan yana kümelenmiş, adeta birbirine yaslanmış dar alanlarda belki beş veya altı hatta daha fazla sayıda kişi kalıyordu. Oldukça geniş evlerden bir oda kadar alanlara geçmiş olmanın acemiliği her şekliyle fark ediliyordu. Buna rağmen buraya da ayak uydurmuştu herkes. Aşevleri, mescit, lavabolar ve çamaşırhaneden tutun da berber ve terziye kadar birçok çadır göze çarpıyordu.”

Türk Modernleşmesini Gazetelerden Okumak

Muharrem Dayanç, modernleşmeyi gazeteler üzerinden okuyan bir yazısı ile Cins’te. İlk gazetelerden başlayarak bu gazetelerin ülkenin modernleşmesine yaptıkları katkılar anlatılıyor yazıda.

“Genel modernleşme alanlarından özele doğru inildikçe modernleşme sürecinin lokomotifi olarak düşünülebilecek unsurlar ağırlıklı olarak devlet kurumları ve görevlileri ile gazeteler ve gazetecilerdir (iki tarafın da devlet memuru olduğu veya bir patronun emrinde görev yaptığı gözden kaçırılmasın). Osmanlı coğrafyasında boy gösteren ilk gazetelerin hemen hepsinin bir şekilde resmî (veya yarı resmî) hüviyet taşıdığı göz önünde bulundurulduğunda modernleşme hareketlerinin büyük oranda devlet eliyle yapıldığı görülür. Daha açık ifadeyle söylemek gerekirse sivil halkın pasif olarak dahi müdahil olamadığı yenileşme çalışmalarında fail her zaman ve durumda devlet ve devletin siyasal aygıtları olmuştur.”

“Dil, kültür ve edebiyat penceresiyle birlikte gazetecilik bağlamında bakıldığında Türk modernleşmesinin merkezinde ağırlıklı olarak Türkçe ve Türkçenin sadeleşmesi -işlek bir nesir diline dönüştürülmesi- yer alır. Bilhassa Tanzimat’tan sonra yazarların büyük çoğunluğunun verdikleri eserlerde önceledikleri en temel husus, özellikle nesir dilinin insanı, ülkedeki ve dünyadaki gelişmeleri (kültürden sanata, dinden bilime kadar) bütün yönleriyle ifade edebilecek zenginliğe ulaştırma çabası olmuştur. Yukarıda adını zikrettiğimiz tüm gazete ve gazetecilerin hemen hepsinin temel amacı, devletle halk arasında dilden/düşünceden bir köprü kurmak olmuştur ki başta tiyatro, roman, makale ve çeviri olmak üzere öne çıkan edebî türler bunu gösterir. Bütün bu modernleşme çabaları, içteki ve dıştaki gelişmeleri dil aracılığıyla Türk insanına aktarmak şeklinde de okunabilir.”

Cins’ten İki Hikâye

Mustafa Çiftci Koyu Füme Renkli ‘Cip’

“Mahallemize ilk cipi Doktor Oktay Sandalcı getirdiydi. Kendisi dahiliye uzmanıydı. “Uzman” demek yerine “Mütehassıs” demeyi tercih edenleri ayrı bir severdi. Eski şiire meraklıymış. Ama biz bir şiir yazdığını hiç görmedik. Demek ki okumayı seviyor ama yazması yok diye düşündüydük. Bizim milletimiz okuyanı sever. Zaten hem doktor hem okuyan adam olduğu için ve eşi hanımefendi yani herkesin Zerrin ablası da melek gibi bir kadın olduğundan, doktor bey ve ailesi bizim için bir örnek aileydiler. Bir oğul iki kızları vardı. Kızlardan büyüğü Ebru evliydi. Doktor bey ve ailesi torun bekliyorlardı da Ebru’nun kocası maden mühendisi Talat abimiz; “…henüz erken Ebru hele evliliğimiz otursun…” demiş diye duymuştuk. Babam da anneme takılarak; “…bizim evliliğimiz ne zaman oturacak Gülten?” dediydi. Hep beraber gülüştüydük ama ben bu soruyu kafaya takmış idim. Evlilik nasıl oturur acaba diye. Evliliğe o yaştan meraklıydım. Bir de sevdiğim vardı. Doktor beyin ikinci kızı ve benim kara sevdam, Burcu.”

“Cip ne renktir diye merak ederken çocuklar dediler ki oğlum bu doktorun kızı Burcu bizim yengemiz sayılır. Bu iş sana düşer. Sen sevdiğin kıza soramaz mısın babasının cipi ne renktir.

İşin bana kalacağını biliyordum. Şimdi ben cesur bir erkek olarak Burcuyla konuşmalı ve cipin rengini sormalıydım. Görev bana kalınca. Rezil olmamak için sıkı bir kahvaltı yaptım. Sonra Burcu dışarı çıksın diye bekledim. Sonunda elinde reçelli ekmekle geldi. O yerken ben konuştum. “Cipiniz hayırlı olsun kız Burcu. Baban bize emanet etti. Zibidilere karşı arabayı biz koruyoruz. Ha bu arada cip ne renk diye merak ettik. Sen biliyor musun acaba kız Burcu?”

Burcu elindeki ekmeği bitirene kadar konuşmayıp beni deli etti. Sonra reçel bulaşan parmaklarını yaladı. “Cipin rengini ben nereden bileyim deli. Cipin başında bekleyen sizsiniz daha anlamadınız mı…?” dedi ve hemen dil çıkarıp kaçtı gitti Burcu.”

Arslan Karadayı – Göğe Değen Zeytin Ağacı

Melih, caminin avlusunda bir iskemlede oturuyordu. “Bağdatlııı! Gel gel! Çay ısmarlayayım!” diye bağırdı caminin önündeki meydanda yürüyen arkadaşını gördüğünde. ‘Bağdatlı’, Halid’in lakabıydı. Halid’in dedeleri Bağdat’tan bu tarafa göçmüştü evvel zaman içinde. Halid de asabiyesini inkâr etmekten sakınmış ve çıkmamıştı ahir zamanın sirk avlusuna. “Vay! Melikşah!” diye karşılık verdi Halid. Melih’in yanına gelip oturdu. Melih de Karamanlı bir ailenin oğluydu. Dedelerinin dedeleri, malûm olan sergüzeşte göre Semerkand tarafından gelmişti memlekete.

Melih “Ben değil, sen ettin be kardeşim! Ne güzel gelmiş deden Bağdat’tan!“ dedi ve elini omzuna attı Halid’in, devamını da getirdi: “Ne güzel de gelmiş dedem Semerkand’dan!”

Halid de ikrar eder gibi tekrar etti: “Ne güzel gelmiş dedem Bağdat’tan! Ne güzel de gelmiş deden Semerkand’dan! Ne güzel gelmişler Belh’ten Murcia’dan…”

Hece Öykü, Emin Gürdamur’un Ön Yazı’sı ile açılıyor. “Yazmak aldanmak mıdır?” sorusuna cevap arıyor Gürdamur. Öykücü kimliği ile okuyucuyu derginin öykü dünyasına böylelikle hazırlamış oluyor. Gerçek hayat, kurgu, yazarın anlatı evreni ve ortaya çıkan edebî eserin gerçekle olan mesafesi…

“Soruyu yekten soralım: Edebiyat gerçeklerden kaçış mıdır? Öyle ya, yazar hayatla arasına kelimeleri alır ve varlıkla ilişkisini imgelere hasreder. Peter Bichsel, Goethe Üniversitesinin organize ettiği Frankfurt Dersleri’nde, “Ben kendi kendimin kurbanıyım, kendimi yazarak kandırdım ve esir ettim. Tıpkı bir okurun kendisini okuyarak kandıracağı gibi.” demişti. Bu kışkırtıcı tespit kurmaca bir metnin, okur ile yazar arasında “gerçeği askıya alan” bir uzlaşıya yaslandığını da hatırlatır bize.

Bu uzlaşı gerçeklikle bir başka açıdan ilişki kurmak, onu gündelik hayatın, genel geçer kabullerin, popülizmin baskısından korumak için müracaat edilen bir sığınak, bir kuluçkadır aynı zamanda. Edebiyatçılar, hayata dokunmaktan korktukları için değil, onun dokunulması imkânsız özüne nüfuz etmek amacıyla kelimelere, imgelere ve kurguya başvururlar. Bu, yaşamdakine benzemeyen bir titizlenmeyi gerekli kılar ve hâliyle hayattan beslenen ama aslında hayat olmayan bir evrenin ortaya çıkmasına sebep olur. O kahramanlar gerçek değildirler ama kimse onların yaşamadığını da iddia edemez.”

Necati Mert Dosyası

Necati Mert hakkında bir dosya yer alıyor dergide. Benim edebiyat dünyamda çok önemli bir isimdir Mert. 1987’den bu yana tanıdığım, Adapazarı’nda postanenin arkasındaki pasajın içinde bulunan Gelişim Kitabevi’nde uzun soluklu sohbetler ettiğimiz, bulunduğu şehre ve içinde yer aldığı edebiyat dünyasına değer katan bir isim olan yazar, öykünün ve Türkçenin bir ustasıdır. Ömer Seyfettin, Sait Faik, Adapazarı, Çark, kitap kokusu demektir Necati Mert.

Dosya editörü Safiye Gölbaşı’nın giriş yazısından;

“Kitap, daha doğru bir ifadeyle hikâye, Necati Mert’in dünyasına ilkin, mutluluk veren bir nesne olarak girer. Yazar, ortaokuldayken arkadaşlarının bir kitabı okuyup güldüklerini görür ve kitaba dair, kitaptaki hikâyeye dair derin bir merak duyar. Kitaba ilişkin, yazar nezdinde oluşmuş bu ilk imajın, onun edebî üslubunu; dil zevki/okuma lezzeti veren bir nitelik taşıyor olması bakımından etkilediği söylenebilir.”

“Necati Mert, aynı zamanda güçlü bir kişilik ve karizmatik bir aydın örneğidir. Yolu Adapazarı’ndan dolayısıyla Gelişim Kitabevi’nden geçmiş öğrencilerin, edebiyatseverlerin, her meslek ve her görüşten insanın ısrarlı ziyaretleriyle yazar; sert görüntüsünün ardındaki nezaketi, zengin fikrî birikimi, hayat tecrübesi ve bunları aktarışındaki insancıl diliyle taşrada bir merkez hâline gelmiştir.”

Necati Mert Dosyası’ndan

Erdem Dönmez – Necati Mert’in Elli Yılı Aşan Yazarlık Serüveni

“Necati Mert’in yazarlık serüvenindeki en önemli kırılma 1982’de gerçekleşir. İl Halk Kütüphanesinde düzenlenen Sait Faik Anma Toplantısına Adapazarı’ndan hiçbir yazarın davet edilmemesi üzerine Necati Mert, iki hemşehrisi Kerim Korcan ve Faik Baysal’la birlikte toplantıya katılır. Burada sunduğu bildirisinde İstanbul-taşra kutuplaşmasına eleştirilerini yöneltir. Hem toplantıya katılım şekli hem de bildirisinin içeriği Necati Mert’in edebiyat çevrelerinden uzaklaştırılmasıyla sonuçlanır. Söz konusu durum yeni bir tutukluluk hâlidir âdeta.”

Sema BayarKendine Ait Bir Ada: Necati Mert Öykücülüğü

Necati Mert öykülerinden bahsederken onun “Ada’lı Bir Yazar” kişiliğini de dikkate almak gerekir. “Ada’msın! Hikâyemsin!”in girişinde öyküleri doğuran şehrini tanıtır: “Adapazarı! Hikâyeli şehir!” O, şehrin seslerine kulak vermiş bir gezgindir ancak yersiz yurtsuz da değildir. “Yürümek düşünmektir.” der Spinoza, Mert de öyküleri vasıtasıyla bizi yola çıkarır, şehrin sokaklarında dolaştırır, insanı ve hayatı düşündürür. Kökleri Adapazarı’na tutunmuştur fakat dalı budağı, ille de gölgesi İstanbul’dan Anadolu’ya tüm Türkiye’yi kuşatmıştır.

Ercan Yılmaz – Gönülden Taşra Yâr Olduğun Necati Mert

“Necati Mert için deneme yazmak sahih bir duruş sergilemek anlamına geliyordu hiç şüphesiz. Hem yazdıkları hem de yaşadıkları itibariyle bunun en yakın tanıklarından biriyim. Hem “Merkezin, taşrayı dışlamasına karşı bir refleks” hem de taşra lumpenliğine karşı bir duruş olarak okunabilecek denemeleriyle Necati Mert bilhassa son yıllarda artan taşra romantizminden uzak bir yerde konumlanır. Deneme onun serbest kürsüsüdür deyiş yerindeyse.”

Necati Mert’le Öykü ve Hayat Üzerine Söyleşi

Necati Mert ile dosya kapsamında bir de söyleşi yapılmış. Öykümüz, Ömer Seyfettin, Sait Faik, Memduh Şevket ve elbette Adapazarı gibi konular üzerine gerçekleşmiş bu söyleşinin soruları Safiye Gölbaşı’ndan.

“Dil ve edebiyat, kahramanlık alanlarından değil. Bugün olmaz dediğimiz yarın karşımıza olmuş çıkabilir. Böyle olmasaydı şiir, öykü, roman… ilk günlerinden dışarı adım atamazlardı. İyi bir öykü kendini hemen belli eder mi? Sanırım belli eder. Ama emin değilim. Arızayı, arızalıyı hemen görüyorum ama iyi öyküyü hemen görür müyüm, bilmiyorum.”

“Gelişim Kitabevi, normalde bir araya gelmesi imkânsız insanların bir araya gelebildiği, konuşup sohbet edebildiği bir yerdi, bir mekândı. Nasıl ki tekkeler de kavgasız, gürültüsüz buluşmaların mekânları idiler.”

“Benim yazarım, Esendal. Fakat en çok okuduğum kitaplar öykü kitapları değil, edebiyat kuramları, estetik, toplum psikolojisi, sanat tarihi, biyografi, deneme vb. inceleme ve araştırmalar. Benim baş ucu kitabım, dönüp dönüp okuduğum iki kitap da bunlardan: Kagan’ın Estetik ve Sanat’ı ile Hikmet Dizdaroğlu’nun Tümce bilgisi.”

Rasim Özdenören Söyleşisi

Ustaların kurduğu her cümle bu topraklarda yaşayanlar için bir yol rehberi kıymetindedir. Yazdıkları kadar değerlidir onlarla yapılan söyleşiler. Onların düşünce dünyalarına girmenin yolunu açan sorular ve alınan cevaplar satır satır not edilmeyi hak ediyor. Hece Öykü bizleri bu sayıda, geçen yıl aramızdan ayrılan Rasim Özdenören ile yapılan bir söyleşi ile buluşturuyor. Rüveyda Durmaz Kılıç’ın Özdenören’i bir ziyaretinde gerçekleştirdiği söyleşi yer alıyor dergide. Edebiyat dergisi, dostları, eserleri gibi birçok konu ele alınmış bu sohbette.

“1969 yılının Şubat ayı, Edebiyat dergisinin yayımlanma tarihidir. Bir an karar verilip başlamadı, bunun bir ön safahatı vardı. Bir dergi ihtiyacından bahsediliyordu, Ankara’dan dergi çıkarmamız hususunda telkinler vardı. O sıralarda Diriliş dergisi de çıkarılıyordu ama dergi tatile girmişti. Biz Nuri Abi’ye “Abi, Sezai Abi’yle konuşursan güzel olur, onun da desteğini alalım; eğer Diriliş dergisi çıkacaksa, Edebiyat dergisinin çıkması gerekir mi gerekmez mi, bunun müzakeresi yapmak iyi olur.” dedik. Pakdil, görüşmek üzere İstanbul’a gitti ama Sezai Bey, evet ya da hayır demedi.”

“Kendi meramımızı yeni bir dille anlatmadıkça, o fikre dikkat çekmek kolay kolay mümkün olmuyor. Edebiyat’ın seçtiği konular, Müslüman’ın olması gereken ufka da bir işaretti ve biraz daha evrensel konumlanmamızı sağlıyordu.”

“Laiklik, kiliseyle devlet otoritesinin ayrışmasıdır; dinle devletin değil. Biz laikliği, dinle devlet ayrışması olarak gördüğümüz için, insanlar kendi dinleri ile kavgalı hâle geliyor.”

“Heidegger de köy kökenlidir, fotoğrafına baktığında her tarafından köylülük hâli belli olur. Ama köylü kalmış mıdır? Hayır. İslam, kentlinin dinidir. Muhatabı da kentlidir ve insanları da kentlileştirir. Bu burjuva da değildir. Bizde sınıf zaten yoktur. Köylülük bir sınıf değil, bir anlayış, telakki tarzıdır. Adam şehirde doğsa da, büyüse de dediğim davranışı gösteriyorsa, köylü kalmıştır. Köylülük; yavaşlık, vurdumduymazlık, kavramakta zorluktur yani dikkatsizlikle eş anlamlıdır.”

Ethem Baran’ın Üç Anahtarı

Derginin Üç Anahtar bölümü, yazarların dünyalarına giriş kapısını sunuyor okuyuculara. Üç anahtar var ve açıldıkça kapılar cümleler dağılıyor dünyanın her yerine. Bu sayının konuğu; Ethem Baran. Bu bölümdeki notlar, genç yazarlar için paha biçilmez değerde bilgiler sunuyor. Takip etmekte fayda var. Bir bölümü buraya alıyorum. Devamı dergide.

“Ben notlar alarak çalışırım. Defter tutmayı, defterleri ve dolma kalemleri severim. Defterlerimi açıp bilgisayar başına geçtiğimde, yazdığım konuya, oluşturduğum atmosfere uygun müzikler açarım. Her tür müziği dinlerim ama önceliğim halk müziği ve özellikle bozlak ile uzun havalardır. Yazı ilerlemediğinde, tıkandığımda kitap okurum.”

İlk Kitap Söyleşisinde Zeynep Sayman Var

Zeynep Sayman’ın ilk öykü kitabı, içtenliğinin ve yazarın verdiği emeğin karşılığı olarak güzel bir karşılık buldu. Hece Öykü’nün İlk Kitap Söyleşilerinde de Sayman, derginin sorularını cevaplamış.

“Çocukluğumdan bu yana yazma isteğim ve ihtiyacım her zaman var olageldi, hep yazmaya çalıştım. Ama üniversite yıllarımın sonuna kadar ne yazmam ve nasıl yamam gerektiği konusunda büyük bir tecrübesizlik yaşıyordum. Bir arkadaşımın teşvikiyle bir öykü yazmıştım ve benim aradığım, kendimi bulduğum dünyanın öykü olduğunu o zaman hissetmiştim.”

“Okuma sürecini belirli yazarlarla sınırlandıramıyorum. Hem edebiyatın kilometre taşı olmuş yazarlarını hem de çağımızın genç yazarlarını elimden geldiğince okumaya gayret ediyorum. Hepsinden de alacağım çok şey var. Örnek vermek gerekirse; daha çok Anadolu insanının öykülerini yazdığım için sanırım Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören gibi isimlerin öykülerini yakın buluyorum.”

Hece Öykü’den Öyküler

Hâle Sert – Söğüdün Karnı

“Ulu söğüdün karnı kanıyor. Dikilmemiş sezaryen kesiği suluyor köklerini. Upuzun ağacın alt bedeninde içi boşalmış bir oyuk. Yüzlerce hikâyenin gizlendiği, zamanı gelince içinden çıkarak özgürleştiği. Ağaç göğe yakın dallarıyla, parmak parmak yapraklarıyla eğilip kendine sarılmak istiyor ama nafile. Köpekler şaşkın havlıyor, kediler pısmış. Güvercinler çekingen dolanıyor, kargalar yandaki çamlara tünemiş, kabarmış iştahlarıyla izliyorlar. Ormanda duyulan çığlıklar kesilmiş. Ateş böcekleri bu sefer tehlikeye değil sevince yanıp sönmedeler.”

“Söğüt kabarmaya devam ediyormuş. Genişleyen bedeni çatladıkça çatlıyor, kabuğundan hoş rayihalar salınıyormuş. Ağacın bedeni balık sırtı saç örgüsünü andırıyormuş. Bazı anlarda çözülmüş ama yeniden örülmüş. Toprağı öyle tutuyormuş, öyle güçlüymüş ki sanki ayakları gerçekten cennete varıyormuş. Cehennemse karnındaymış.”

Tuba Dere- Sisli Bir Orman Yürüyüşü

“Çay ve sigara molası vermek üzere oturduğum lakin oturup kaldığım fuar kafesinde ressamın profiline şöyle bir göz gezdiriyorum. Eserlerini paylaşmamış, sadece bir otoportre çalışması var. Sancılı biri olduğu yüzünden belli.”

“Herkesi dışarı döken döner kapı bizi ağır hareketlerle içeri buyur ediyor. Kalabalık biraz azalmış. Heykellerin yanında Veroni’yi bulamıyoruz. “Bir arkadaşı geldi, çıktılar.” diyor stanttaki çocuk. Anna üzülüyor. Bu defa daha ayrıntılı inceliyorum el ve baş figürlerini. Bütün figürler kadın, hepsinin gözleri kapalı, bir ikisinin göz çukuru boş. Eller sanki bir bedeni kucaklar gibi birbirine bakıyor. Ortalarında boşluk.”

“Çeşme başında, mağara kuytusunda, kuru bir ağacın altında başka başka tekeler. Hikâyeyi öğrenmek istiyor muyum gerçekten? Tablonun üzerimde bıraktığı o gizemli hüznü eve taşımak istiyor muyum? Dayanamam, diyorum. Herkes hikâyesinde kalsın.”

Hüseyin Hakan – Dünün Aynısı

“Radyoyu susturuyor. Oda parfümünden pıst diye bir ses. Kahvesinden ilk yudumu alıp yayılıyor koltuğa. Mutlu olmanın mutlaka ulaşılması gereken bir şeymiş gibi görülmesine anlam veremiyor. Üstelik gelip geçici bazı hazların felakete yol açacağına adı gibi eminken. Mesleği bu olduğundan değil pek tabii, işin doğrusu buydu. Yaptığı işe kalsa kitabi cümlelerle her şeyin mutlaka hallolacağından, insanın mutluluğu araması gerektiğinden falan söz etmesi gerekirdi.”

“Yüreği ağzında uyandığı bir gündü. Yurt dışına gitmesi gerekiyordu. Davet aldığı bir konferansta kendisinden konuşması istenmiş, kariyeri için altın tepside sunulan bu daveti elbette geri çevirmemişti. Canını sıkan şeyin sevdiği adamdan kısa bir süre de olsa ayrılmak olduğu barizdi. Yine de gitmek, es verdiği ilişkisine birkaç hafta sonra devam etmek zorundaydı. O vakte kadar Alper’in evde kendisini hasretle bekleyeceğinden, onsuz bir çiçeği bile koklamaktan imtina edeceğinden emindi. Bilimsel ahkâmların değil ama duygularının verdiği yetkiye dayanarak sevgisine iyice yenilmişti.”

“Aynı gün yine bir vakaya çağrıldı. Acılı bir ailenin yatıştırılması görevi ona verilmişti. Dayanacak gücü kalmamıştı. Alper’in ve talihinin kötülüğüne defalarca yenildiği yetmişti. Bir gün daha yenilemezdi. Bir yerde denk gelmişti, kendi kazdığı kuyuya düşenlerin kendilerini Yusuf zannettiklerine dair bir söz. Uzunca düşündü. Hak verdi. Üzüntüler, hatalar, pişmanlıklar vesairesi.

Masadaki ilaçlara ilişti gözü. Oda parfümü son kez pıstladı.”

Buket Uçar – Sobe

“Ocak ayındayız. Havalar bir garip. Garip demek de garip oldu şimdi. Ne kar var yeryüzünde ne de gökten bir damla yağmur düşüyor yere. Korkunç bir durum. Korkacak çok şeyim var ama bundan da korkuyorum. Yaşlılarda merhamet, bebeklerde masumiyet, hastalarda teslimiyet mi kalmadı Nünü? Hani derler ya; bu üçünün yüzü suyu hürmetine dönüyor dünya.”

“Yerdeyim. Başımın altında kaynana yumruğu kanaviçe işlemeli yastık var. Bu yastıklar imha edileli çok oldu. Karı kocanın bir yastıkta kocamalarını temenni ettikleri yastık. Yüksek… Onlar bir yastıkta kocamadan yastıklar kocadı. Deyimlerin sözcükleri değiştirilemez değil mi Nünü? Bu dileği, yenisiyle değiştirmeli. Hoşuma gitti bu.”

“Ocağı açık bırakacaklar diye korkuyorum. Ütüyü prizde unutacaklar diye ödüm kopuyor. Deprem olursa diye aklım çıkıyor Nünü. Yangında ilk kurtarılacaklar arasında değilim. Yangın ya da deprem ya da bilmem ne çeşit bir felakette kurtulacaklar benden. O anda herkes kendi derdine düşecek. Şerrin ardındaki hayır benim sonum.”

Esra Adalı – Kelime Tüccarı

“Kelimelerimi, züccaciyeden aldığım bardağın etrafına sarılan gazete sayfasında gördüğüm bir ilan yüzünden kaybettim. Bana kalan kelimeler, kaybolanların hikâyesini anlatmaya yetecek mi emin değilim. O günden beri kitap sayfalarında gezip yitirdiklerimi geri kazanmaya çalışsam da nafile. Bir tanesine bile rastlayamadım.”

“Birkaç saat sürdü alışverişimiz. Aklıma başka şiir gelmeyince ve yanımda getirdiğim sırt çantası para ile dolunca aklıma bu işi neden yaptığını sormak geldi. Bir elinin parmaklarıyla sakalını tararken diğer eli kapalı dolma kalemi kelimeler üzerinde sektiriyordu; kazancının hesabını yaptığı ve sonuçtan memnun olduğunu gösteriyordu gülümsemesi. Soruma cevap vermeden kalkıp gidecek sandım doğrulunca. Ama o, uzaklara dalan bakışı ve tebessümü solan uzun yüzünün takındığı ciddiyetle tane tane konuşarak anlattı hikâyesini.”

Ay Vakti dergisi 204. sayısına Seçme İradesi isimli Giriş yazısı ile başlıyor. Yaşadığımız seçim sürecine aklı selim bir bakış açısı bu. Tam da olması gerektiği gibi.

“Bir yerde “seçme” eylemi varsa orada “seçenekler” de vardır. Seçenekler arasında iyiyi, doğruyu ve güzel olanı -yani hakikati- seçme iradesi faile bırakılmıştır. Fail, her şeyden evvel kendisine sunulan tercihleri akıl süzgecinden geçirir; tecrübesi, inancı ve ahlaki değerleriyle meseleyi muhakeme eder ve bir karara varır. Alınan karar, failin sorumluluğudur.”

“Hayat, akıl sahipleri için sayısız misaller sunar. Her bir yaşantı, göz önünde tutulması gereken birer kılavuzdur. Öyleyse seçimlerimizi yaparken dönüp geriye bakmak, bir mecburiyettir. Yanlışı görmek, aynı hataya ikinci kez düşmemek akıl sahipleri için bir mükellefiyettir.”

Kötülük ve İyilik Üzerine

Necmettin Evci, iyilik ve kötülük üzerine yazmış. Günlük hayatta n kadar çok kullanırız iyilik ve kötülüğü. Peki, roller değişince ne çıkar ortaya? İyiliklerin kötülüğe dönüşmesi ya da kötülüğün ödüllendirilmesi… Yaşadığımız çağ ne yazık ki kavramların ve zihinlerin allak bullak olduğu zamanlar sunuyor bizlere. Çıkış yolunu bulmak da büyük mesele.

“Günümüz dünyasının, bu dünyanın insanının, bu insanın zihin ve ruh yapısının gerçeklik ve doğruluk adına üzerine oturduğu temel, iğrenç, aşağılık bir yalandır. Niçin böyle söylediğimi, iğrenç olmayan yalanın da mı olduğunu şimdilik sormayın. Yalan olmayan onun ruhunda alerji meydana getirmektedir. Yalan olmayan onu tıkamakta, nefessiz bırakmaktadır. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, askerî manada ve her alanda insanlık birikimini yıkmaktan, ona düşman olmaktan, saldırmaktan başka bir şey düşünmemeyi ideolojiye dönüştürmüş örgütlü kötülüğün veya kötülük örgütünün egemenliği altında insanlık perme perişandır, inim inim inlemektedir.”

“Nesillerle birlikte bütün bir insanlık kültür ve medeniyeti şeytanî bir saldırının tahrip ve tehdidi altındadır. Bu süreçte yolsuzluktan yoksulluğa, fuhuştan bütün zararlı alışkanlıklara, terörden, insan soyunu hedef alan yıkım, kıyım ve katliama kadar en acımasız, en iğrenç, aşağılık fiil ve faaliyetler, ultra liberalizmin yeni üretim ve pazar alanına dönüşmüştür. Bütün bu cürüm ve cinayetlerin faillerinde en ufak bir vicdani sızı ve sorumluluk emaresi görülmemektedir.”

Âşık Veysel’de Metafizik Duyarlılık

2023, Âşık Veysel Yılı. Ölümünün 50. yılında Veysel’i çeşitli vesilelerle hatırlamak bu toprağın en sahih sesine kulak vermektir. Mustafa Özçelik de Âşık Veysel’in şiirlerindeki metafizik duyarlılık konulu kaleme aldığı yazısı ile Ay Vakti’nde.

“Âşık Veysel için söyleyeceğimiz ilk söz, onun yaşadığımız yüzyılın en güçlü halk ozanı oluşudur. Bu başarısı her şeyden önce geleneğe bağlı olarak söylediği şiirlere bir yenilik de katmasıdır. Bu yüzden yaşadığı sürece değer görmüş, önemsenmiş bir isimdir. Ama onu geleneksel halk ozanlarından tekke şairlerine yaklaştıran bir tarafı da vardır. Çünkü şiirlerinde özellikle kırk yaşından sonra söylediklerinde dini-tasavvufi temalar/konular da yer almaktadır. En temel konuları yaratılış, Allah fikri,Vahdet-i Vücut anlayışı, bilgi-varlık-ahlak, aşk, gönül-akıl, nefis ve ölüm gibi metafizik/mistik konulardır.”

“Âşık Veysel’in bence asıl önemi işte bu yazıda kısaca ve genel bir yaklaşımla ele aldığımız bu yönüdür. Arifliğidir. Derviş edasıdır. Dünyaya derviş gözüyle bakışıdır. Gönül gözüne sahipliğidir. Hem kendi içindeki hem de dışındaki dünyada hak hakikat merkezli, aşkı, inanmayı, barışı esas alan sufice yaklaşımıdır. Ne yazık ki bir zamanlar kılığı kıyafeti dolayısıyla Ankara’ya sokulmayan bu garip ozan, o zamanlar için haklı görülebilecek bazı çekincelerle şiirin bu asli dünyasıyla uyuşmayan şiirler de söylemek zorunda kaldıysa bile onu var eden, bugüne getiren, önemli, değerli kılan işte bu dini mistimetafizik tarafıdır.”

İrezlüğün Peşinde Birkaç Gün

Erol Erdoğan, “irezlük” kelimesinden hareketle bizleri çocukluğuna, duru vakitlere, şiirin has sesine götürüyor. Yazının kaynağı; Erdoğan’ın şiirinde geçen irezlük kelimesi… “Ben köylü çocuğuyum / Arkadaşlarımı irezlükte beklerdim / Şehirdekiler bilmez bunu.”

Zamanın Savurduğudur

İnsanlığın yaşadığı büyük savrulmayı yazmış Salih Uçak. İnsan savruldukça en çok da kendinden uzaklaşıyor. Hakikati kaybediyor. Her şeyin sorumlusu zaman gibi görünse de zamanın içinde savrulan insan da her şeyin başlangıç noktası olarak zamanın ucundan tutmaya devam ediyor.

“Hakikati seçme ihtiyarı elinden alınmış kalabalıkların tercihi, varsayımlar mağarasının gölgelerine karıştığından beri, bütün renkler solgun paletimde. Ne mavinin albenisi ne beyazın masumiyeti cezbediyor beni. Kolektif bir gölge imparatorluğuna göz kırpan teslimiyetim, Hızır’ın bengisu kılçığına muhtaçtır şimdi…”

“Çürümüş bir hayal üzerine dikilmiş fidan çınar olsa ne çıkar… Varlık nedenini sorgulamadıkça ne Osman’a yorumlanır bu ne Edebali’ye… Kalbin salasına okunan Fatiha’dan sonra akla verilen bir kuruş sadakanın hükmü nedir ki? Gönül mabedine özenle yerleştirdiğimiz “heykelleri” devirmedikçe İbrahim olma imkânı var mıdır? İçimiz, dışımız konfor putunun kaprisleriyle dolu!”

“Hakikate ram olan çileye müptela olur. Aslî olana rücu etmedikçe belli ki savrulacağız…”

Sosyal Medya Afyon mudur?

Sosyal medyanın yeri hayatımızın tam ortası. Artık bu yadırganmıyor da. Tam tersi, kendini sosyal medyadan uzak tutanlar yadırganıyor. Günün büyük bir bölümü sanal alemi kovalamakla geçiyor. Hatta arada bir; “Sosyal medya yokken biz ne yapıyorduk?” bile deniyor. Cevap çok basit; gözlerimizin içine bakarak hasbıhal ediyorduk.

Ömer Eski, sosyal medya hastalığı üzerine yazmış.

“Sosyal medya bir bakıma gündelik yaşamın psikopatolojisi durumundadır. Yapısı ve işleyiş mantığı gereği hastalıklar üretir. Bunalım, çöküntü (depresyon) kaygı (anksiyete), narsistik kişilik bozuklukları bunlardan bazılarıdır. Bu hastalıklara duçar olan kişiler kurtuluşu çevrim içinin, mobil verinin, ağın kollarında arar. Bu bir döngüdür. Bu yönüyle soysal medya hem patoloji üretme hem de şifacı/sağaltıcı rolünü üstlenir. Eski zamanlarda olduğu gibi hekim, büyücü, şair ve din adamı rolünü üstlenen bir şaman gibidir. Görüntü, veri, algoritma ve yapay zekâ ile insan ruhunun derinliklerine iner, orada gezinir. Kullanıcıların hikmetinden sual etmedikleri akışkan döngüsel ayinler yapar, çevrim içi törenleri düzenler. Medya küreselleşmenin tekerleği görevindedir. Hızla dönmektedir. Bu dijital/sanal santral, döndükçe veri üretir. Sonu-kaderi; patlama, soğuma, yok olmadır. Bu bakımdan Jean Baudrillard’ın Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi? sorusu manidardır. Şeyleştirdiği her şey gibi medyanın da bir ömrü vardır.”

Can Sıkıntısı

Can sıkıntısı diye bir şey var. Artık yaş sınırlamasının da ortadan kalktığı, 7’den 77’ye herkesi kuşatan bir sıkıntı bu. Her ne kadar “Sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz.” diyerek geçiştirilmeye çalışılsa da bu sıkıntı, insanların feraha çıkması çok da kolay görünmüyor. Ayhan Sağmak, can sıkıntısı üzerine yazmış.

“Can sıkıntısı nereden bakılırsa bakılsın ya bohem bir kaynaktan ya da varoluş sancısından doğuyor. Evlere kapandığımız mevcut hali can sıkıntısının dayanılmaz seviyeye yükselmesine neden teşkil ettiğini söylemek, tek kelimeyle gaflet gayyası olarak nitelemektir.”

“Can sıkıntısı Sartre’ın “bulantı”sına dönüştüğünde tehlikeli bir durum arz ediyor. Çünkü yoksunluk duygusuna neden olanların tefe konulması gibi bir riski de beraberinde getiriyor. Bu yüzden kimse bu riski göze alamaz.”

İnsanın Varlık Sebebi

Şeref Akbaba, okuyucuları kul olma bilincine çağıran bir yazısı ile Ay Vakti’nde. Farkında olarak yaşamak da insanlığın bir gereğidir. En çok da Yaratıcı’nın farkında olmak insanın varlık sebebidir.

“Geçmiş pişmanlık, gelecekte tereddütlerle zaman zaman yolumuzu kesiyor. Kimi zaman şeridi geriye sardığımızda olumlu yaşanmışlıklar değil, olumsuzluk sarmalı galebe çalıyor. İnsanı rahatsız eden ve geçmişte kalması gerekenler travmalar oluşturmuşsa kolay kolay hafızalardan silinmiyor.”

“İnsanın dünü olduğu gibi yarını da vardır. Yarınlar daha önemlidir. Ümit var olmalı, kem söz sahibine, çirkin davranış sergileyenin kişiliğine aittir ilkesinden hareketle zihni berrak bir şekilde bu günü, yarınlarını, zaman bana emanettir şuuru ve idrakiyle değerlendirmelidir. Yarını olan insanlar; hem ekonomik, hem sosyal çevre, akraba, eş-dost ve arkadaşlarından oluşan bir birikim sahibi olurlar. Hırçın, egoist, bencil, tepeden bakan insanların bu tür bir sermayesi olmaz.”

Ay Vakti’nden Bir Hikâye

Züleyha Kayaoğlu Eker – Nefes

“Neyzen üfledi kamışa. Derinden çektiği nefesini topladı, döktü. Parmakları kimi gümüş kimi şimşir boğumlar arasında gidip geldi. Nefes, uzun sarı kamışı inletti acı acı. Taze yaradan akan kan gibi sızdı etrafa ve duyan kulakları acıttı, gözleri sızlattı.”

“Minareden inmedi adam. Kilometrelerce, kıvrıla kıvrıla, yokuş yukarı, bayır aşağı uzayıp giden toprak yolu izledi durdu. İkindi, akşam, yatsı derken yıldızlar döküldü ortaya. O ise bıkmadan, usanmadan, nefesi yettiğince her gün beş defa Allah’a çağırdı metruk şehrin kayıp insanlarını. Güzel işler yapan ve “ben Müslümanlardanım” diyen bu adamı sadece, başlarındaki kavuklarla kenti mühürleyen taşlar dinledi. Kabir sakinleri yerlerinden fırlamak için İsrafil’in “kalk” nefesini bekliyordu. Onlar bu dünyadaki hoş sedalarını, ses ve soluklarını uzun servilerin pul yapraklı kozalaklarına emanet edip gitmişlerdi.”

“Merhaba ey can-ı canan merhaba
Merhaba ey derde derman merhaba…
Bir ferahlık yayıldı etrafa, bir genişlik peyda oldu ve geceler aydınlandı.
Neyzen üfledi kamışa.
Derinden çektiği nefesini topladı, döktü.”

Ay Vakti’nden Şiirler

Beni bırakın ve hayata dönün şimdi; Huu!
Büyük fırtınaları içinde saklayan o kanlı kozaya!
Tamam, işi uzatmadan! Ve gelmiş gibi yaparak çok uzaklardan
İçinizde fokurdayıp duran ne varsa, kurtulun hepsinden döne döne
Ve dökün kurtlarınızı bir güzel, bu size iyi gelecek
Bir avuç kalsanız şurada ve bir damla da şurada!
Sonsuz bir huzura kavuşabilmeniz için hep bunlar
Paslı kulenizde bir ömür döne döne, hiç ara vermeden!
Yalancı baharlara aldanıp da açmayın kapınızı öyle vakitli vakitsiz
Gömülüp gitmeyin dünya kuyusuna, şunun şurasında zaten kaç kişiyiz!

Adem Turan

yaralanmak da öyle bakışlarıyla sevgilinin penceresi âh çiçekli
avcılar neden ceylanların peşinde anladım şimdi güzeller aynaların
yetimlerin feryadı önce arş’a yükselir sonra annelere ve yeryüzüne

anladım melek sesi bebek sesi kuş sesi kar sesi sesi hepsi hakk’ın
hepsi hakk’ın çatlayan tohum açan çiçek meyveye duran dal
ve günde beş kere minarelerden semaya kanat çırpan ezanlar

Selami Şimşek

yığınla yitiği ilan et dellâl
daha günlük, daha ayına varamamış, al
ölü, saydam, beyaz bir bebek
ne afet, ne afet, bebek affet
insanın önüne set olmamalıydı menfaat

Semra Saraç

Tayı kör bir atın yarasına gizlenen benlik;
Savurur soğumuş küllerimin ürpertisini
Atımın yularında ay izlerini tutan mevsime

Çocukları tanelerken bahar, kırılmış vazolara
Evcil yaralarına ağlar bir kadın gecenin içinde
Ali Yaşar Bolat

sayrıyız. nedensiz gül yüklüyüz ötelerde kaldırım.
çağın eskisiyiz, yenisiyiz geçmiş takvimlerin.
aradayız yüzbinlerce suskunluk.
nice bir sevdadan kalmada sonralar
önceler ucu yanık mektuplarla bungun.
ve telvesiz kahveler, dağların ardında kuşkusuz
ve anonim acıların gölgesiyiz, omnivor.
kendine doğru çekmekler vardı kanunsuz
gene o yöreler gene bakın bu incasiye.

Ferhat Öksüz

Karanlıkta bir simidi bölen ellerle kutsandım
Yanıma birkaç şiir aldım sehven
Yıkandım kalbin kayrasından geçen ırmakta
Gözlerinin güzelliğine izafeten
Rüzgârdan kanatlarım var sandım
Kapanmadı yine de yağmurun açtığı yara
Bir ahir zaman alametidir elbet
Geceleri yaşayıp güpegündüz ölmek
Göğsüme defnettiğin kıyametten tanırsın beni
Kalbidir kuşları da uçuran mücbir sebep

Hüseyin Çolak

Türk Edebiyatı dergisi, 596. sayısı ileedebiyatın nabzını tutmaya devam ediyor. Derginin özellikle edebiyat tarihini işleyen yazılarını büyük bir keyifle okuyorum. Yaşanan zamanı daha iyi anlamak için geçmişin izini sürmek gerek. Dergide bu minvalde her sayı önemli yazılar yer alıyor. Bu sayıda da İkinci Yeni başta olmak üzere birçok konu dergi okurlarını bekliyor.

İkinci Yeni Şiirinin Kurucusu ve Temsilcisi Kimdir?

Sadece ortaya çıktığı dönemde değil günümüzde de etkisi çok büyük olan İkinci Yeni şiiri, şiirimize kattığı değerlerle şiir gündemindeki canlılığını sürdürüyor. Konuşulan, tartışılan, anlamaya çalışılan İkinci Yeni’nin şifrelerini çözmek bazen o dönemde yazılan şiirler kadar karmaşık bir hâl alabiliyor. Tam da Edip Cansever’in dediği noktaya geliyoruz;

“Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.”

Şair böyle dese de dönemi anlama ve anlamlandırma çalışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor. Türk Edebiyatı’nda Tarık Özcan; “İkinci Yeni Şiirinin Kurucusu ve Temsilcisi Kimdir?” sorusunun cevabını arıyor. Bunun bir cevabı var mı? Aslında bu da bir muamma olarak duruyor. Cevabı şiirler veriyor. Özcan da şiirler üzerinden bir değerlendirme yapıyor.

“Türk edebiyatının son yüzyıldaki en etkili şiir hareketlerinden birisi olan İkinci Yeni şiirinin kurucusu ve hareketin en sadık şairi kimdir, ibaresi cevabı verilmemiş bir sorunlar yumağıdır. İkinci Yeni şiir hareketinin en önemli özelliklerinden birisi olan belirsizlik, bu konuda da devam etmektedir. Bu soruya cevap vermek için her şeyden evvel, ilgili hareketin içerisinde yer alan şairlerin görüşlerine başvurmak gerektiğine inanmaktayız. Daha sonra mevcut şairlerin eserlerini kronolojik bir sıralamaya tabi tutarak öncelik ve sonralık açısından değerlendirmeliyiz. Bunun dışında ilgili şiir hareketinin dil ve üslup özelliklerini belirleyerek bu özelliklere uygun şiirlerin öncelikli olarak kimler tarafından yazıldığını tespit etmeliyiz.

İkinci Yeni şiir hareketi içerisinde yer alan İlhan Berk, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar ve Sezai Karakoç arasında bu konuyla ilgili herhangi bir birliktelik yoktur. İlhan Berk, İkinci Yeni şiir hareketini 1953 yılında yazdığı Saint Antoine’nın Güvercinleri isimli şiiriyle başlattığını söylerken Asım Bezirci ise İkinci Yeni Olayı isimli kitabında Cemal Süreya’nın Yüzükoyun (1954), Gül (1954), Sezai Karakoç’un Kapalı Çarşı (1955), Köşe (1955), Şahdamar (1955), Turgut Uyar’ın Meymenet Sokağına Vardım (1956), Kaçak Yaşama Yergisi (1956), Göğe Bakma Durağı (1956), Ece Ayhan’ın İbranice’den Çizmek (1956), Cambazlar Çadırı (1956), Kambiyo (1956) isimli şiirleriyle İkinci Yeni hareketini başlattıklarını belirtir (Bezirci, 1974: 84). Kısacası bu konuda şairler arasında kesin bir mutabakat yoktur. Dönemin önemli eleştirmelerinden birisi olan Nurullah Ataç’ın Garip hareketi içerisinde yer alan Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak isimli kitabının basılması üzerine yazdığı eleştirisinde konuyla ilgili önemli ve çarpıcı bilgiler vardır.”

Faruk Duman’la Söyleşi

Çağlar Sarıtaş, Faruk Duman ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Duman, Kargasabunu kitabı üzerine soruları cevaplıyor. Masallara dair notlar var söyleşide.

“Yalnızca Anadolu’nun anlatı kültürü, sözlü kültürü bile sonsuzca işlenecek, aktarılacak ölçüde büyük ve köklüdür. Bunun dışında, Türkçemizin dünyanın her yanında yarattığı sözlü edebiyat birikimi, söz birikimi ve din kökenli folklor, büyük bir zenginlik yaratıyor. Ben kültürümüzü yalnızca yerel bir zenginlik olarak görmüyorum.”

“Ben daha çok doğa sevgisi ve doğaya daha eşitlikçi bir bakış peşine düştüm. İnsanı hayvandan ya da ağaçtan ayırmadan. Bu noktada, eşitlik açısından bakılacaksa, doğayı yüceltmek, ağaca ya da hayvana tapmak da elbette konumuzun dışında kalıyor. Yazınsal dille ilgili olarak, yazdığım yazının; bir bütünlük içermesini, ta ilk öykülerden başlayarak gerekli gördüm.”

“Söz insandır. Varlığımız neredeyse dile bağlıdır. Her işimizin, başarımızın arkasında dil ve söz vardır. Yarattığımız edebiyat denen mucizenin de anası dildir, sözdür. Masallarda sözün büyüsünün, öneminin o kadar büyük yeri var ki. Halk anlatıcıları bunu ta baştan anlıyor. Benim sözle ilgili aldığım örnekler tabii, çok küçük, sembolik. Bu çok büyük, başlı başına bir konu.”

Aydil Erol’a Veda

8 Mayıs’ta aramızdan ayrılan Aydil Erol’a dosya boyutunda yazılarla veda ediyor Türk Edebiyatı. Erol’u bilen bilir. Ömrünü okumaya ve araştırmaya adamış, bu toprağın sesini sesi bilmiş bir Türk aydınıydı o. Aydil Erol’a rahmet dileklerimle yazılardan paylaşımlar yapacağım.

İsa Kocakaplan – “Türklük Hem Mefkûrem Hem de Kanımdır”

“Aydil ağabey bütün hayatını dünya Türklüğünün meselelerine adamıştı. Eli kalem tuttuğu andan itibaren ortaya koyduğu yazı ve şiirleri hep milliyetçi bir bakış açısı taşır. Yazı ve şiir yayınladığı gazete ve dergilere bakıldığında Aydil Erol’un bir yazı makinesi gibi durmaksızın yazdığı sonucuna da varılır. Günlük köşe yazıları, denemeler, röportajlar, hoyratlar ve bazıları bestelenen şiirleri…”

“Ben Aydil ağabeyi önce Hergün gazetesinde Aydoğdu Ersin imzalı köşe yazılarından tanıdım. 1977-78 yıllarında yazdığı hemen her yazıyı okudum. 1980’li yılların ortalarına doğru da yüz yüze tanıştık. Türk Edebiyatı dergisinde yazıları ve şiirleri yayınlandı. Bir süre derginin tashih işlerini de üstlendi. Musahhihlik Aydil ağabeyin hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Gazetelerdeki görevinin yanında, dostlarının ve yakın olduğu yayınevlerinin yayınladığı kitap ve dergilerin tashihlerini özenle yapmayı bıkmadan sürdürdü. Yapanlar, musahihliğin/ düzeltmenliğin önemli fakat bezdirici bir iş olduğunu gayet iyi bilirler.”

Hayri Ataş- Bir Türk Eri Uçmağa Vardı

“Aydil ağabeyi tanıdığımda onun Türk musikisine olan vukufiyeti dikkatimi çekmişti. Meğerse 18-20’li yaşlarında devrin önemli musikişinaslarının derslerine katılmış. Bu birikimini daha sonra yazacağı Şarkılarla, Türkülerle ve Tarihî Örneklerle Adlarımız adlı kitabında açıkladığı her adı şarkılar, türkülerle örneklendirerek gösterecekti. Daha 20’li yaşlarında eli kalem tutup gazete ve dergilerde yazılar yazmaya başlar. İstanbul’un Boğaz’daki nezih ve kendine has dokusu olan Çengelköy (Aydil ağabey Çengelköyü derdi)’ün havası, letafeti, zarafeti Aydil ağabeye de sinmişti.”

Yusuf Gedikli – Aydil Erol Hakk’a Yürüdü

“Galiba 2006 yılında bir gün (kesin tarihi hatırlayamıyorum) eşi Bahar Hanım’la evimizin yakınındaki Osmaniye Sosyal Sigortalar Kurumu kliniğine geleceklerini söylemişti. İşleri bitince klinikten beraberce evimize geldik. Bir süre sohbet ettik. Eşim kendisine “Aydil abi” diye hitap etmişti. Bu hitap çok hoşuna gitmiş olacak ki, her görüştüğümüzde “Aydil abiye selam söyle.” derdi. Türkçe sevdalısıydı. Bir yazımda sene kelimesini yıl kelimesiyle değiştirmişti. Beğendiği şiir ve yazıları çoğaltır, arkadaşlarına hediye ederdi. İyi niyetli bir insandı. İnsanlara yardım etmeyi severdi. İnsanların kimisi sevilir, kimisi sayılır.”

Şiir Özel Bir İklimdir

Sadık Kemal Tural, Şiir Özel Bir İklimdir isimli yazısı ile Türk Edebiyatı’nda. Şiirin edebi türler arasındaki özel yerini şiirler eşliğinde anlatıyor Tural. İklim kelimesinden başlayarak şiiri, şiir dünyamızı, şair bakışını derinlemesine inceliyor.

“Her varlığın bir yaratılma sebebi, işlevi ve ömrü vardır. Rabb, her varlığı özel yazılımlı ve kıvamlı olarak yaratmıştır. İnsan(lık), son üç yüz yılda, tabiattaki düzenler ile insan bedeni ve ruhu konusunda, hoyrat davranmış, suya, toprağa, havaya karşı saygısızlık, sevgisizlik ve merhametsizlik yapmaktan çekinmemiştir. Diğer yandan son üç yüz yıl içinde, ahlak, adalet, aile, eğitim, güven verici olmak ve kahramanlık kavramlarına bağlı anlayış ve “durum”larda büyük kirlenmelerin oluştuğu açıktır.”

“Nazımların, onu yaratan insanı, o metni okuyan veya dinleyeni, tabiat tarafından belirlenen hava durumundan farklı bir iklimde yaşattığı açıktır. Genel olarak nazım ve özel olarak da şiir, öncelikle ruhta, sonra da bedende kendine özgü değişim ve dönüşümlerle farklı bir hava yaratmaktadır. Şiir, özel bir iklimdir ve çok özel bir mevsimdir. Şiir denilen bütünlüğün, okuyana veya dinleyene akan duyguya dayalı çok özel enerjilenme yaratıp, saklamaya, baskılamaya, unutmaya, söze dökmemeye çalışılan özelleri gündeme taşıyarak kendine özgü bir iklim yarattığı açıktır.”

Her Zaman Taze Konulara Kısa Bir Yolculuk

“Her zaman tazen konular” bahsi önemli. Tekrara düşmemek, aynı sözler etrafında dönüp durmamak, her daim yeşil olmak ve daha fazlası… İnsan, taze olanı sever. Sözün de taze olanı makbuldür. Hüseyin Onur Ercan, taze konulara dair bir yolculuğa çıkıyor. Yazıda, anlam derinliği üzerinde duruyor Ercan.

“Şimdi her daim taze bahsini, bize yakın kültürümüzden ele almaya çalışalım. Ancak bunu yaparken bu defa tuğla üzerine tuğla koyarak binayı inşaya başlamak yerine tümdengelim yoluyla binanın tamamlanmış hâlini (maksûd) ortaya koymak için, Gül’e yâr olmaya gelmiş, sekiz asırdır kamu âlemi, Ne bakarsın taş [dış] kapuda gir içerü neler gezer16 diyerek Hakk’a davet eden mutasavvıf “Bizim Yûnus”tan istifade ederek iki beytini iktibas etmek isteriz:

Hak’dan gelen şerbeti içdük el-hamdüli’llâh
Şol kudret denizini geçdük el-hamdüli’llâh

Şol karşugı tagları mîşeleri bâgları
Saglık safâlık ile aşduk el-hamdüli’llâh

Öyle görünüyor ki yüksek irfan seviyesine ve çok sayıda anlam katmanına sahip bu mısraların –devamını da bilmeden– sembollerini yalnızca kelimeler düzeyinde ve herhangi bir dinî/tasavvufi arka planı denkleme dahil etmeden ele alacak olursak önümüze, içilmiş bir şerbet, geçilmiş bir deniz ve sağ salim aşılmış dağlar-ormanlar-bağlar çıkmaktadır. Bu noktadan hareketle de hemen engel, zorluk, ne dersek diyelim ama en azından çaba gibi başka kelimelerin çağrışıma girmesi işten bile değildir.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Salim Nizam – Tırtıl

“Düz ovadaki kasabayı şeftali mevsiminde meyve aroması ve çiçek kokuları sarmıştı. Çiçeklerin renk cümbüşüyle coşan arılar yere atılmış bir şekerin üzerinde uçuşuyordu. Kasabanın doğusundaki tek katlı bir evde, baharın gelişiyle birlikte Dudu Nine yorgan ve yastıklarını bahçeye çıkarmış güneşlendirip havalandırıyordu. Kırlangıçlar ağızlarındaki çamurlarla yüksek ve kuytu bir çatı altı ararken kasabanın iki delisi şeftali ağaçlarının arasında boyca yüksek, ulu bir dut ağacının altında dinlenmeye koyulmuştu.”

“Gölgeler doğuya uzamaya başladığında, Dudu Nine güneşlendirdiği yastık ve yorganları içeri taşımaya başlamıştı. İki deli gitmeye hazırlanırken tam ortalarına dut ağacından yeşil bir tırtıl düştü.”

“Doktor avcuna aldığı İsviçre çakısıyla etrafında birkaç defa sevinçle döndü. Çakısını açık ayran delisi gibi seyrederken üzerine ağaçtan yeşil bir tırtılın düşmesiyle yerinden sıçradı. “Bugün şanslı günümdeyim Sülo. Böcek koleksiyonum için bir tırtıl daha.”

Cihan Okuyucu – Bir Kolyenin Ardından

“1978 yılı Aralık ayında bir akşam üzeri. Kayseri Kuyumcular Çarşısı’nda yavaş yavaş el ayak çekiliyor, boş sokaklar ince karı tozutan sert zemheri rüzgârına ve kenarlarda biriken çöpleri eşeleyen aç köpeklere kalıyor… Bu ısıran soğukta müşteri beklemekten usanıp kepenk indiren çarşı esnafı düşe kalka, eğile büküle evin yolunu tutuyor… Lakin yol dediğimiz de dil alışkanlığı… Gündüz güneşinin yumuşattığı kar tümden buz kesmiş, ana caddeyi buz patenine çevirmiş. Kimin ayağı kaysa hapı yuttuğunun resmidir.”

“Uzun delikanlı hâlâ suskun… Ne yapacağını bilemezmiş gibi durup birden elini koynuna atıyor… Hah, şimdi tabancasını çıkaracak! Ondan önce şu silahı üstüne boşaltmalı mı beklemeli mi? Fakat o da ne… Bizimki koynuna attığı eliyle boynundan sarkan bir kolyeyi kavrıyor ve çat diye koparıp çekip alıyor. Sonra getirip elini tezgâhın üzerine küt diye koyuyor: -Şunu tart usta!”

“Artık Hayrullah Efendi’yi tutana aşk olsun. Yerinden yekindi, rüzgâr almış yelken gibi şişti kabardı, evine seğirtti. Hesabı kitabı düzdü, çeki senedi derledi toparladı. Üstüne bir kilo da altını koyup arsanın hesabını denkleştirdi… Şimdi okuyucu diyecek ki yahu çeki senedi anladık da bir kilo altın ne demek? Boğazdan yalı mı satın alıyoruz! Eh, yalı değilse de onun gibi bir şey… Tuzla’da tren yolu üstünde 10 dönüm arazi, az şey mi? Gerçi daha altının hazır edildiği filan yok ama ondan yana ne gam. Ahmet’in esnafta itibarı vardır. Bulur buluşturur, yarına hazır eder. Hele biz kendi işimize bakalım, mühim bir şey unutmayalım…”

“Bak şu Allah’ın işine, az evvelki zebani bir silkinmiş de sanki yerine bir melek gelmiş… O kirli sakal da nurlanmış, paklanmış, sanırsın bir hacı sakalı olmuş. Şu küfürbaz yardımcılar bile birden saygılı birer insan evladına dönüşmüşler… Hep birlikte terminaldeki bir kafeye giriyorlar… Reisi gören herkes kendine bir çekidüzen veriyor, neredeyse esas duruşa geçiyor. Bak sen şu zibidinin forsuna ..”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Doğduğum şehirle yaşadığım yerin arası
Kafdağı’ndan uzak olsa da
Bahçemizde çiçek açan ağacı
Kimse benden yakın göremez ki!

Başkası gökyüzünde bahçe kursa
İnsan onu kendi bahçesi gibi
Sevemez ki!

Mustafa Ruhi Şirin

Sesiniz saksılarda çalı çiçeği
Ne denizin teri var ne dağın uğultusu
Bir yemiş olmak istiyor, ah olabilse
Yeniden tuz tuz olurdu, yeniden su su:

Geceyi ışıtadursun geceliğiniz
Kuşların erken geliyor uykusu!
Mehmet Aycı

ben çıktıkça meydanın bağrına
genzimde anamın döktüğü dürü
saçlarımı kaybederdim omzum
delikti çünkü küserdim üzengisiz
beygirlere söğüt yapraklarından
uzun mu uzun bir çam gölgesinde
düşlerdim boylu boyunca

Muzaffer Fehmi Şakar

Karabatak dergisi 68. sayısında “Hedefe Varan Mızrak: Necip Fazıl Kısakürek” diyerek bir dosya hazırlamış Üstad’a dair.

Ali Ural’ın Giriş yazısından…

“Karabatak’ın “Necip Fazıl” dosyasını hazırlarken dilimizde Üstad’ın, “Tohum saç, bitmezse toprak utansın!/ Hedefe varmayan mızrak utansın!” mısraları vardı. Şükür duyguları içindeydik. Üstadın duası kabul olmuş, yer gök başak kesilmişti. Tohumlar yeşermese Karabatak “dudaklarda kalan şarkı”yı söyleyebilir miydi! Ölümünün kırkıncı yılında Necip Fazıl Kısakürek’i rahmet ve minnetle anıyor, bu vesileyle dosyamıza katkıda bulunan ilim adamları ve edebiyatçılarımıza teşekkür ediyoruz. Üstadım gözünüz arkada kalmasın, öksüz yapı ustada kalmadı. Yüzlerce çırak geleceğin ustaları olarak Büyük Doğu’ya yürüyor.”

Necip Fazıl Dosyasından…

Hasan Akay- Şairin Çile’si ve Derin Yalnızlığı!

Şair “çile”sinin rûhu, rûhsal çilenin bütün ayrıntısıyla görüntülendiği “Çile” başlıklı metninde faal olarak eylemiyle gözükmektedir. Onda çile, hem tasarım hem taktik hem de tatbik meselesidir. Bu şiir çilesidir. Yazarken, anlatımı ve anlamı kurarken değil fakat ahvâline un uygun özü yaratma cehdi bakımından. Yoksa modern şiirin çağdaş takipçilerinin kendilerini ifade ederken geçirdikleri psikolojik sıkıntı ve sıkılmışlık hâlleri, yaşadıkları sanatsal hafakanlar, kalp kasılmaları onda yoktur. Onun dehası, sözün daima önündedir. Ancak özündeki yaşantı, aşk ile ruh ile ilgili durumları tüm saflığı ve samimiyeti içinde yansıtma veya gösterme durumu bakımından çekmekten hazzettiği bir “çile”si daima söz konusudur.

D. Mehmet Doğan – Necip Fazıl: Şairin Hareket Adamı Olması

“Necip Fazıl Türkiye’nin aktüel fakat müzmin konularına parmak bastı. Fikirden harekete yöneldi, bunların çözümü için görüşler ortaya koydu, kendine göre çıkış yolları gösterdi. Aradan geçen zaman içinde her şey değişmiş gibi görünmekle birlikte temel meseleler çözümlenmiş değil. Bu yüzden Necip Fazıl’ın fikirleri etkili olmaya devam ediyor.

Necip Fazıl gibi büyük tesir uyandıran şahsiyetlerin tam olarak anlaşılması güçtür. Büyük tesir, büyülü tesir demektir. Tesirin büyüsü şahsiyetin gerçek anlamda anlaşılmasını zorlaştırır. Bunun çaresi, bir yazarın, fikir adamının temel metinlerinin dikkatle okunmasını sağlamaktır.”

Yılmaz Daşcıoğlu – Birey ve Ego Arasındaki Varoluş Sancılarından Toplumsal Öncülüğe Karizmatik Bir Zirve Üstat Necip Fazıl

“Ben yoksam hiçbir şey yok” keskinliği bu iradenin neticesi ve yüzyıldır esen sert maddeci rüzgârların sindirdiği kütlelere ruh köküne dönme çağrısı yapacak gür bir sesin yankısıdır ve elbette Sakarya Destanı şiiriyle sembolize edilecektir. Artık Anadolu gençliğine kendi manevi köklerinden gelen özgüveni aşılamanın ustası, yeni bir çığır açmanın önderidir. Sezai Karakoç’un Hatıralar’ında daha ortaokulda iken görüp çarpıldığı “nar-ı beyza” gibi Büyük Doğu, kırklı yıllardan itibaren birçok nesli etkileyen bir okul işlevi görmüş, sonraki yıllarda bu çeşmeden beslenen gençler en üst noktalara kadar çeşitli kademelerde devlet yönetme, milletin kaderinde rol oynama sorumluluğunu üstlenmişlerdir. Necip Fazıl’ın ruhundan doğarak topluma, bu toprakların değerlerine bağlı gençliğe akan bu özgüven, tarihi değiştirecek bir akış niteliği kazanmıştır.

Hüseyin Akın – Necip Fazıl Şiirinde Toplumsal Yozlaşma

Üstada göre yeni, taptaze bir nesil ancak cemiyeti düzlüğe çıkarıp geleceğimizi aydınlatabilir. Anneler rahimlerinde bu umudu taşımalıdırlar. Lakin heyhat! Manzara beklenen muştu ve edilen ümit kadar parlak değildir: “Dinle kulağını ver de mezara/ Ölüler evlattan yana çırpınır./ Nesiller arası korkunç manzara/ Domuz yavrulayan ana çırpınır.” (Çırpınır-Çile, 405) Aynı karamsarlık ve meşum manzara cemiyetin ahvalinin anlatıldığı “Aman” başlıklı şiirde de kuvvetle tekrarlanır: “Türk evi delik deşik/ Yıkık dökük hanüman/ Duraksız itiş kakış/ Süresiz karman çorman/ Anne çocuk doğurur/ Köpek soyundan azman.” Köpek ve domuz ifadeleri batılılaşmanın yabancılaşma boyutuna dair benzetmelerdir. Bu ümitsizlik yüklü olumsuzlamaların batı kültürüne hiç yabancı olmayan biri tarafından özellikle vurgulanıp tekrar edilmesi ayrıca anlamlıdır.”

Bünyamin Demirci – Necip Fazıl Hikâye de mi Yazdı?

Necip Fazıl hikâyelerindeki kahraman tipleri bize Dostoyevski’yi hatırlatır zaman zaman. “Başta kendisi olmak üzere, iflah olmaz kumarbazları, vehimlileri, genç-ihtiyar kadınları, şehidleri, mezarcıları vb.” gibi karakterleri görürüz çoğunlukla. Fakat bir Tolstoy atmosferi dolaşır metnin üzerinde. Çok örtmeyi sevmeyen yazarın bu şeffaf örtü ile yapmak istediği yine de bir katman eklemek midir? Çünkü hikâyesinde olay ya da ironi etkin bir durumdan bahsetmek pek mümkün değil gibidir. Böyle yazsaydı sanırım Peyami Safa hikâyesine benzeyebilirdi. Fakat bu şeffaf örtü bir gözlük camı gibi, netleme sağlıyor sanki. Böylelikle biz karakterin yolculuğu sırasında olayların arasında kaybolmaktan kurtuluyoruz. Bu atmosfer bize sorunsaldan ayrılmadan bir okuma sağlıyor. Dağılmayı engelliyor. Karakterler esneklik kazanıyor ve insan odaklı metinlerle karşı karşıya kalıyoruz. İnsandan hareketle çıkıyor yola Necip Fazıl. Böylelikle insan bir hikâye nesnesi olmaktan kurtuluyor. Güçlü kalemler nesnede de insanı yakalar. İşte bu atmosfer, örtü dediğimiz şey hikâyeyi insanileştiren bir etki uyandırıyor.

İsmail Aydın – Necip ile Fazıl

Tasavvufun tüm gereklerini tek tek yerine getiren şairimizin fiziksel dünya ile ki bu dünya sadece yaratıcının gölgesinden ibaret hâldeydi, ilişiğini kesmiş, dünyevi nimetlerin anlamsızlığından sıkılmış olacak ki mekânın gerçek sahibi dururken neden imtihan dünyasının geçici nimetlerine muhtaç kalayım ki, diye geçiriyor içinden. Kimsesizlerin kimsesi olan işte orada duruyor. En büyük ödül O, en güzel cemal O’nda, nefse uyup neden bu dünya nimetlerinden vazgeçmeyeyim? İnsanın O’na ulaşmaktaki en çetin düşmanı nefsiyle olanıdır. Dünya nimetlerini elinin tersiyle itmeyle başlayan süreci iyi yönetmek gerekir. Necip Fazıl da tam da bundan bahsediyor okuduğumuz mısralarda. Sen beni beklerken beni bu dünya nimetleri sana gelişime engel olamaz, diyerek gayesinin altını çiziyor.

Mehmet Narlı ile Söyleşi

Karabatak’ın bu sayıdaki söyleşisi Mehmet Narlı ile yapılmış. Sorular Mustafa Özçelik’ten.Hayatı, edebi ve akademik çalışmaları, Maraş, Balıkesir gibi geniş yelpazeli bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Çocukluğumdan itibaren kendi tecrübeleri veya okuryazarlıkları ile beni şiir okumaya ve yazmaya doğrudan yönlendiren olmadı. Ama babamın bazen pamuk suyu, çapası, toplaması ile ilgili amele gübre vs notlarını yazdığı küçük defterleri vardı. Bu defterlere özdeyişlere benzer küçük notlar yazdığını, büyük ağabeyimin “hatıra defteri” dedikleri cinsten bir deftere yazdıklarını merak ettiğimi; türkülerin unuttuğum yerlerini kendim tamamladığımı (bu tamamlamalarda ihtimal şiirdekine benzer az çok bir anlam, vezin, kafiye uyumu vardı) hatırlıyorum.”

“Doktora aşamasına geldiğimde çalışma alanımın roman ve şiir olacağını biliyor hatta böyle olmasını istiyordum. Edebiyat tarihi ile de epey ilgilendim ama benim yazı hayatımın roman ve şiir eleştirisi olacağı çok netti. Bu yüzden ilk akademik çalışmamın roman olmasını düşündüm ve romanımızda şehre gelen tarım ve fabrika işçilerini, küçük ve yoksul kenar mahalle insanlarını, günlük hayat içinde karşılaştığımız olumsuz, komik ve insanlığına yabancılaşmış tipleri en geniş biçimiyle ele alan yazar Orhan Kemal’i seçtim.”

“Maraş, edebiyatla iç içedir, Maraş’ın edebiyattan bağımsız bir yüzü yoktur. Ama bazen son elli yıldır muhafazakâr/yerli/İslamî kültür, edebiyat ve düşünce atmosferinde etkili olan isimler Maraşlı oldukları için böyle algılandığını da düşünmüyor değilim. Öyle de olsa Maraş ile şiirin akrabalığı kesin.”

“İlk şiir kitabım Çiçekler Satılmasın 1988’de üniversiteden mezun olmadan bir yıl önce yayımlandı. Dolunay dergisinde birkaç şiirim yayımlanmıştı. Bahaettin Karakoç şiir dosyamı istedi, verdim. Maraş’ta bir matbaada basıldı; kapağını kendim tasarladım, safça ve iddialı bir kapak oldu. Ama kitap dağıtılmadı, matbaa parasını üniversitede sattığım kitaplarla ödedim.”

“Galiba yazmadığım, okumadığım ders anlatmadığım, evin ve çocukların işleriyle uğraşmadığım zamanlarda demek istiyorsunuz? Çayhaneye/kahveye gider dostlarla sohbet eder, edebiyat alır sanat satar, sanat alır siyaset satarım. Emektar bağlamamı alır tıngırdatırım, az da olsa filim izlerim. Spor, fotoğraf, doğa gezileri falan yok maalesef.”

A.Ali Ural Şiirinde İyilik Estetiği

Ahmet Akarsu, Ali Ural’ın toplu şiirleri Kana Karışan hakkında derinlemesine bir yazı kaleme almış. Akarsu, şiirleri iyilik estetiği bağlamında inceliyor.

“Tolstoy bir sanat eserinin ahlaklı-iyi olması gerektiğini savunur, Wilde böyle bir şart aramaz. Fakat sonuç olarak Anna Karenina da iyi bir eserdir Dorian Gray’in Portresi de. Burada dediğimiz gibi sanatçının ahlaki yargıları, ortaya koyduğu sanat eserinin niteliğini belirlemez; fakat ahlaki yargıları onun eserini incelerken çözücü unsur olarak okura-muhataba yardımcı olmak bakımından kıymetlidir. Konumuz ahlak felsefesi olmadığı için asıl konumuza dönüyoruz şimdi, Kana Karışan’ a.

Ali Ural iyiliği seçmiş ve onun estetiğini benimsemiş. Bu ahlaki bir tavırdır. Bunu yaparken didaktik olmamış, vaaz vermemiş; “meleksi bir dil” olduğuna inandığı şiire bu inanca uygun bir bilinç ve estetikle yaklaşmış. Ortaya koyduğu şiirler de bu bilincin nitelikli ürünleri olmuş. Burada yaptığımız yalnızca Ali Ural şiiri okurken iyilik estetiği bağlamında okumanın şairin şiire ve sanata bakışıyla uygun olduğunu göstermek; nasıl ki Baudelaire okurken kötülük estetiği kavramı aklımızın bir köşesindeyse.”

Kemal Amca Yaşıyor!

Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu, Kemal Ural hakkında kaleme aldığı yazısı ile Karabatak’ta. O, kendisini tanıyanların Kemal amcası idi. Kurduğu her cümle bir yol işareti sunan etkiye sahipti. Onu andıkça biliyoruz ki Kemal amca yanımızda.

“Sahip olduğu Anadolu mayasının telkin ettiği yüksek insanlık hükümlerinden gafil yaşamadan, milli geleneğimize sadık kalarak yaşayan Kemal Amca “ene”sini tatminine münhemik olanlardan asla değildir. Onun ferdi vicdanı bu uğurda, imanın aydınlattığı ümit ve safa doludur. Kim bilir o yürek hangi ruhani tecellilere mazhar olmuştur bu yolda! Haricen onun eylemlerinde görülen bu iman dolu vicdan, toplum hayatımız ve onunla hayattayken birbirlerini sevmek tecrübesine nail olan tanış-biliş insanlar nezdinde ne büyük ve âlî vazifeler görmüştür. Onun “bura”da yegâne varoluş gayesi bundan, iyilik olsun’dan başka bir şey olmamıştır. O halde Kemal Amca gerçekten yaşamıştır.”

Projektör’de Selman Nuriler

Bu sayı Projektör bölümünün konuğu Selman Nuriler. Hikâyeleri üzerine soruları cevaplıyor Nuriler.

“Gerçek diye, hakikat diye sunulan ne varsa toplardım. Bir debbağın iyi deriyi ayırt etmek için yaptığı gibi onları yerden yere vurur, duvarlara çarpardım. Yaldızları dökülenleri, parlaklığı sönenleri, sahte çıkanları uçurumdan yuvarlardım alışveriş arabasıyla birlikte.”

“Yapay zekâ, yapaylığı bakımından zekânın alt kümesidir. Potansiyelinin ve kontrolünün insan zekâsını aşması imkânsız. Teknik olarak kusursuz metinler yazabilir ama edebiyatın kusursuzluk peşinde olduğunu kim iddia edebilir ki? Daha da ileri gideyim: Sanat, insanın kusurlarından, kusurluluğundan doğar. Yapay zekâ sınırlı kapasitesiyle verili olanı işlerken sanat aşmak ister, aşkınlığın peşindedir.”

“Gerçeklik ve hakikat kavramlarıyla meselem sürüyor. Gerçek olarak sunulan, dayatılan, maruz bırakıldığımız her şeyi didiklemeyi, dürtmeyi sürdürmeye niyetliyim. Bu defa uzun bir metin üzerinde çalışıyorum. Kendime, dolayısıyla okuyanlara vadettiğim şey, hikâyeden çıkışın kolay olmaması.”

Karabatak’tan Öyküler

Hümeyra Yabar – Hey Gidinin Efesi

“Saçları birbirine karışmış, üstü başı dağınık bir evsiz gibi yoldan geçerken gözüm kafedeki koltuğa takıldı. Önünde masası yoktu ve kırmızı kadife kumaşı yakut gibi parlıyordu. Birden içimde bu koltuğa oturma hevesi uyandı. Ancak ikinci adımımda koltuğun üzerindeki uyarıyı fark ettim: “Oturmak yasaktır.” Henüz şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım ki kafe sahibinin gözleriyle karşılaştım. Ancak bir patrona ait olabilirlerdi. Vitrininin arkasından beni izliyordu. Dış görünüşüme olmasa da sesime güvenerek sordum:

– Buraya oturabilir miyim?
– Ne yazıyor görmüyor musun? Yasak!”

“Sabah kapıya dikildiğimde dünkü gerginlik yaşanmamış gibi nezaketle gülümseyerek öne doğru eğildi ve “Ziyaretinizi neye borçluyuz?” diye sordu. O kadar sevimli görünüyordu ki az kalsın koltuğa oturmama izin vereceğini sandım. Fakat o an gerçek ifadesini gördüm. Burnu kasılmış, üst dudağı yukarı doğru kalkmıştı. Düpedüz tiksiniyordu benden. Oysa bugün kendime çeki düzen vererek gelmiştim. Duş almış, tıraş olmuş, yüzümü kolonyayla ovmuştum. Elbiselerim yeni değilse de temizdi. Neye yarar?”

“İşe girdiğimi öğrenince sevinen annem o akşam bir başka ilgilendi benimle. Portakalı sadece soymakla kalmayıp dilimlerin üstüne yapışmış beyaz ipçikleri de ayırdı. Koca adamdım ama gece başucuma bir bardak süt koydu. Sabah ütümü yapıp kapının arkasına astı. Takım elbiseyi görünce aklıma yalanım geldi. İş yerimin bir kafe olduğunu söyleyememiştim anneme. Ne yapayım, onu düşündüğümden. Oğlun garson mu oldu deseydim? Ne duymak istiyorsa onu söylemiştim. O kadar sevinmişti ki, doğruluğundan şüphe duymasına mani olmuştu bu heyecan. Öyle ya, onun her şeyin en iyisini hak eden biricik oğluydum. Üniversite diplomamın olmaması o kadar da büyük bir eksiklik değildi.”

“Patronum omzumu sıvazlayıp çıkmıştı dükkândan. Koltuğun diğer eşini bulma ümidiyle yetişmesi gereken bir müzayede vardı. Maaşımı vermişti, benden memnundu. Sevinmem gerekiyordu fakat bir aylık coşkum pul olup dökülmüştü omuzlarımdan. Gün sonu işlerini halledip kafeyi kapatmaya hazırlandım. Annem misafir odasında sevinçle bekliyor olmalıydı. O oda ya bayramlarda ya misafirler geldiğinde açılırdı. Bir de, babam öldüğünde açılmıştı kapısı. Bana yasak olan koltuklarda helvalar yenmiş, çaylar içilmiş, dualar edilmişti. Bense içeri girmeye cesaret edememiştim. Odaya zarar verebilecek her türlü sakarlığımın mazur görüleceği tek günde kapısında durup içeriyi izlemiştim. Masaya beyaz bir örtü sermişlerdi. Üstünde efe kıyafeti. O kıyafetin hareketlenip içinde bir beden varmış gibi ondan aldığı güçle zeybek oynamasını dilemiştim.”

Hande Aydın – Yorgancının Düşü

“Güneş doğmadan yola düştüğüm kış sabahlarında, dükkânın önünden geçerken başımı cama dayayıp içeriye bakmayı bir alışkanlık haline getirmiştim. Sokak lambasının loş ışığı altında bir kabarıp bir düzleşerek her yeri çepeçevre kaplayan rengârenk yorganlar içeriyi sıradan bir dükkân olmaktan çıkarır büyülü bir âleme dönüştürürdü. Gerçek dünyadan incecik bir camla ayrılan bu sihirli dükkân sabahın erken vaktinde uykuma doyamadığım için beni birbiri içine girmiş bir hayal ve rüya âlemine taşır; küme küme bulutlara benzeyen bu yığınların altında en güzel masal iklimlerinin var olduğuna inandırır; güçlükle açık tuttuğum uykulu gözlerime bazen yere serili mavi yorganın kıvrımları arasından başını çıkaran bir yunus, bazen duvardaki pembeliğin arasından belirerek elindeki değneği üzerime doğru sallayan güzeller güzeli bir peri kızı görünürdü.”

“Sonra aklıma birden yaz mevsimi geldi. Havalar ısınınca görürüm ben seni, dedim yine bir gün önünden geçerken. İklim değişmiş, bir zamanlar mutedil havasıyla meşhur İstanbul da artık boğucu sıcaklarıyla herhangi bir Anadolu şehrine dönüşmüştü. Ve o, bu cehennemî sıcaklarda yine yorgan dikmek zorundaydı. “O zaman bu dört duvarın arasında bunalacak; bir sanat eseri gibi duvarlara astığın yorganları yerinden sökmek, doldurduğun pofuduk yastıklardan kaçmak isteyeceksin ama nafile.” Konforunun bozulacağını düşünmekten garip bir zevk alıyordum.”

“Bir sabah yine dükkânında dalgın dalgın otururken sokağın köşesinde Ayten Hanım’ı gördü. Kalbi çarparak beklemeye başladı. Kadın aceleyle yürüyüp dükkânın önünden geçerken yorgancı cesaretini toplayıp kapının önüne çıktı. Niyeti hatasını itiraf etmekti ama bunu nasıl söylemeliydi. Önce eveleyip geveleyerek hâl hatır sormaya çalıştı. Sonra lafı yeni evlenen kıza getirdi. Evliliği nasıl gidiyormuş, ağızlarının tadı yerinde miymiş, bir sıkıntıları var mıymış? Ayten Hanım, kibar kadındı. Kimseyi kırıp bozmak istemezdi. Birkaç senede bir yorgan alışverişi dışında hiçbir samimiyetin olmadığı bu adamcağızın sorularına bir anlam veremese de onu kısa kısa cevaplarla geçiştirerek yoluna devam etti. Az önceki düşüncelerine şimdi yorgancının manasız davranışı da eklenmişti.”

Gülnaz Eliaçık Yıldız

“İnsan çok konuşunca söyledikleri birbirine girip kördüğüm hâlini alıyor, anlamsız ve havada uçuşan harfler, kafama düşüp canımı acıtmaya çalışıyor ama tesiri yok artık. Paltomu ve bastonumu alıp dışarı çıktım. Bensiz çıkamazsın demişti, bal gibi çıkardım, her şeyin bir ilki vardır. O gelmedi diye ayaklarım yolu bulamayacak değil ya! Yol götürür insanı yürümesini bilirsen, ayaklarım onun ayaklarının ritmine alışkındı kabul. İlk adımlarım birbirine çarpıyor gibiydi, yüz adım sonra sola dönmeliydim, ama kimin adımı? Onun adımıyla mı yüz benimkiyle mi?”

“Bütün fotoğraflar zihnimde kilitlidir. Şermin’i hepsinden çıkardım. Geçmişime bir kibrit çakıp yakmak ama içinden Şermin’le, gözlerimi kurtarmak istiyorum. Gözlerim yüzümde iki işlevsiz çukur. Birisi bir gün, takma göz yapıyorlar yaptırsana demişti, kafama takmıştım. Elimizde baston okul okul gezip şarkı türkü söyleyip para toplamıştık Şermin’le. Her seferinde “ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız” şarkısıyla açardık sahnemizi, alkış kıyamet. En çok bu şarkıyı severlerdi. Topladığımız para takma göze yetmeyince yedik Şermin’le. Gıcırdayan yatağın yerine yenisini aldık, bir de bastonları yeniledik, bitti gitti sonra.

“Hakikat rüzgârı ensende esiyorsa üşütmez, terlersin. Bu arabaların arasından karşıya ölmeden geçersem şayet, dünyaya hafif, yeryüzüne ağır bir boşluk olarak kalacağım. Adımlarım ritmini buldu. Korkum dağıldı, parça parça olup araçların üstüne yayıldı. Polisin çaldığı düdük kulak yırtıyor.”

Karabatak’tan Şiirler

dudaklarından buğdaylar dökülüyor, düşer düşmez çimlenen buğdaylar
bire on değil, yüz değil bire, birdenbire birden bine, büyüyen yeşil
mürekkep şişesi tuz buz, terazi kefesi ters yüz, bedevi devesi susuz
sen başak görmeyen hayatında, sakın bu topraklardan geçme
keskin nişancılar bekliyor taş doldurulmuş çuvallarını
buğdaylar dökülüyor sıcak ekmeği gazete kağıdına sar
sıcak şiir mi, şiir çok sıcak, hiçbir gazeteye sığmaz hele geçmişse günü
vazodaki başakları eğmiyor rüzgâr, tırpan değmiyor ince boyunlarına
senin buğdaylarından çıktı bu dalgalar senin tayfaların güneşi büyüttü

Ali Ural

Pasif bir gürültü benimkisi
Bu meskende duyan olmaz
Dışardan avıyla giren bağırırken zaferini
Koyu uzun görünmeyen saç teli
Pençesinde yüzlerce çekişme birikmiş
Tam kaçacakken boynundan tutup
Atarken şah damarı avcunun ortasında
Peş peşe her nefes hu hu hızlanan
Yüzünü sıyıran dikey bakış
Avcı dedimse pençesi kırık dili yorgun
Dikildi karşısına koca bir duayla
Dikildi şarkıya uysun diye kulak
İnsana uysun diye dünya

Hümeyra Yaman

Dilinden binbir rüyasından
ürkmesi insanın çocukken
şekerler kaybetmesi hıçkırıklarla
ezilmesi sözlerin makinede öğütülmesi
uçurtmalar kurması göğe karşı
açtıkça kaburgalarını rüzgara
sular çağlar zamanın koynundan

Nurten Yalçın

Maraş depremini düşünmüştük hani
Ki taptaze bir sürgündür Maraş.
Yardım olarak Batı’dan
Gönderilmiş bikiniyi düşünmüştük
Bir kutu makyaj setini
Sarı kola isteyen Antepli kızı
Hani göçük altından çıkarılmıştı da
Ağlayıvermişti bütün spikerler
Aynı anda.
Hayatı saraylar yerine
Enkazlara yazılmış
Bir kızın isyanı böyledir
O genç kız şimdi taze bir evlilik gibi
Yakasında taşıyor beyaz uykusuzluğu.

Eray Sarıçam

bazen kendimi
yaşamın akışı içinden sızan, mozaik zeminde
yeşil zümrütlü odanın camından bakarken
büyük yanılgıyla engin denizde
un ufak kum tanelerinin, köpüğün mavi sularında
serin esintisiyle kumsalın bronz göğsüne uzanmış
bir düşün kusursuzluğunda buluyorum

Filiz Eneç

https://www.mustafaucurum.com/