İnsan, hiç şüphe yok ki kendini ve varlığı anlamaya anlamlandırmaya çalışan bilinçli bir varlık. Bilinç ve bilinçli olma hali onu diğer canlılardan ayıran temel özelliklerden biri. 18. yüzyılda Batı’da yaşanan Aydınlanma tecrübesi akıl ve bilinç gibi kavramlara olan ilgili arttırmıştır. Zira Aydınlanma düşünürleri skolastik Hıristiyan öğretisine karşı aklın tarafında yer almışlardır. Akıl her şeyin ölçüsü ve belirleyicisi olarak görülmeye başlanmıştır.
İlk dönem psikologları da kendilerine zihni konu edinmişlerdir. Hatta psikoloji; zihni ve işlevlerini inceleyen bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Bütün bu süreç sonunda bilinç alanına sıkışan insanı bu dar boğazdan çıkarmak için arayışlar başlamış; Freud “bilinçdışı” kavramı ile psikolojiye yeni bir soluk getirmiştir. Freud, insan davranışlarında bilinçdışı alanın, önemli bir belirleyici olduğunu ifade etmiş ve onu biyolojik kökenli psişik dürtülerle ilişkilendirmiştir. Şehvet ve öfke gibi bastırılan dürtülerin psikolojik rahatsızlıkların temelinde yatan etken olduğunu savunmuştur. Hıristiyanlıktaki “günahkâr insan” inancıyla da uyumlu olacak şekilde insanın kötümser tabiatına vurgu yapmıştır. Toplum tarafından bastırılan bu dürtülerin egonun da yardımıyla serbest bırakılması istemiştir. Sonuçta Freud’un mimarı oldu psikanalizm, insanı, bilincin dar alanından bir nebze de olsa çıkarsa bile psişik dürtülerle ilişkilendirilen biliçdışı alana hapsetmiş; insanı nefs-i emmarenin hizmetkarı haline getirmiştir. Psikanalizm, alt bilinçdışı ile yani bilinçaltı ile meşgul olmuş, insana üst âlemlerin kapılarını açan tecrübe ve deneyimleri ise bir yanılsama olarak görmüştür.
Bilinçle başlayan ve alt bilinçdışı alana uzanan arayışlar sonraki dönemde de devam etmiş; Jung, Maslow, Assagioli gibi bilim adamlarının katkılarıyla insana derinlik ve genişlik kazandıran yeni görüş ve teoriler ortaya çıkmıştır. Jung toplumsal bilinçdışı ve arketip kavramlarını literatüre kazandırarak insanı psişik dürtülere indirgeyen psikanalizme itiraz etmiş; manevi tecrübeyi de içeren insanın ortak tarafına vurgu yapmıştır. Maslow da ihtiyaç piramidinin en tepesindeki doruk deneyimlerle insana yeniden manevi alanın kapılarını aralamıştır. Bu iki isim, bilinç sarmalından kurtulup bilinçaltı alana saplanan insanlık gemisini üst bilinçdışı alanın enginliğiyle yeniden buluşturmuştur. Assagioli de bilinçdışının topografik haritasını sunarken insanın manevi gelişimine de kaynaklık eden üst bilinçdışı alanı yerli yerine oturtmuştur.[1] Bu isimlerin katkısıyla manevi alanla bağı kopartılıp bilincin sığ sularına ve bilinçaltının karanlık dehlizlerine mahkûm edilen insan bir nebze de olsa nefes alma imkânı bulmuştur.
Bugün kullandığımız dile baktığımızda bilinçaltı kavramının halen önemli ve yaygın bir kullanım alanına sahip olduğunu, birçok davranışın bilinçaltıyla ilişkilendirildiğini görürüz. Özellikle psikoloji çevrelerinde bu kavramın kullanımı ekmek su kadar muteber ve yaygın. Peki ya insanın manevi yönelimine de imkân sağlayan üst bilinçdışı (üstbilinç) kavramını ne kadar duyuyoruz günlük hayatta ve akademik çevrelerde? Halbuki din, insanı dürtüsellik temelli bilinçaltından (nefs-i emmareden) iradî çabayla yol alınan bilinçüstüne (nefs-i mutmeinneye) taşıma gayesi güder. İnsanı nefsin marazi taraflarından arındırıp bilinçüstü alanla irtibatlandırmak, ona genişlik ve derinlik kazandırmayı amaçlar. Elindeki imkânları kullanarak bilimde derinleştiğini düşünen modern insan kendi sığlığını ne zaman ve nasıl fark edecek acaba?
İnsanın ruhsal dinginliği, bastırılmış psişik dürtülerini serbest bırakmakla değil onları kontrol edip kendini üstbilinç seviyesine taşımakla mümkün olabilir. Şehvet ve öfke gibi psişik dürtüleri de ihtiva eden nefsin marazi yönü elbette ki gereksiz ve önemsiz değildir. Bunlar, insanın bilinçüstü alana ulaşabilmesi, kendini oraya çıkarabilmesi için gerekli enerjiyi sağlar; ama bunları kontrol etmeyi ve vakit gelince bunlardan uzaklaşmayı bilmek gerekir. Daha iyi anlaşılsın diye konuyu şöyle bir örnek üzerinden tamamlayalım: Bilinçüstü alan uzaya benzer; onun kadar engin ve bilinmezdir. İnsan kendini oraya doğru taşıma ihtiyacı duyar. Bilinçaltı alanı temsil eden dürtüler ise bizi uzaya taşıyacak roketin yakıt tankı olarak düşünülebilir. O tanktaki yakıtı ateşlemeden irtifa kazanmamız mümkün değil; ancak belli bir irtifaya ulaştıktan sonra da bu yakıtla yola devam etme imkânımız yok. Tıpkı uzay mekiğinin, sağlıklı yol alabilmek için bir süre sonra yakıt tankını kendinden ayırıp atması gibi belli bir noktadan sonra alt bilinçdışı alanı geride bırakıp üst bilinçdışı alana doğru hızla yol almak gerekir. Yoksa uzaya çıkacağımız yerde maddeye ve kendimize saplanıp kalırız.
[1] Mustafa Merter; Dokuz Yüz Katılı İnsan, İstanbul: Kaknüs Yayınları, 2007, 78-79