Çocuklarımızı öyle yetiştiriyoruz ki sanki dünya onların etrafında dönüyor. Olabildiğince hayatlarını kolaylaştırmaya, imkânlarını genişletmeye, mutluluklarını arttırmaya çalışıyoruz. Her şeyi hazırlayıp önlerine koyuyoruz. Hep onların anlaşılması, hep onlara anlayış gösterilmesi gerekiyor gibi düşünüyoruz. Onlar da kendilerini, tahta kurulmuş kral gibi görüyorlar bir süre sonra.

Ebeveyn çocuk ilişkisinde karşılıklı anlayış geliştirmek esas olmalı. İşteş bir sözcük olan anlayış, karşılıklı anlamayı gerekli kılıyor. Yani anlayış geliştirebilmek için iki tarafın da birbirini anlamaya yönelik bir niyet ve çabasının olması şart. Bu ise empatik beceri gerektiriyor. Çocuklarımız hep anlaşılmayı beklemek yerine karşı tarafı anlamayı, bakış açısı almayı, kendilerini karşıdakinin yerine koyup olaya o gözle bakabilmeyi de öğrenmeliler. Fakat bizim tek taraflı olarak sürekli çocukları anlamaya dönük çabamız bunu pek de mümkün kılmıyor sanki.

Hep anne-baba fedakârlık gösterdiğinde çocuklarımız alıcı olmaya alışıyorlar. Hep fedakarlığı karşı taraftan bekler hale geliyorlar. Vermek, karşı taraf için kendi konforundan vazgeçmek, dinî tabirle isarda bulunmak zorlaşıyor. Sürekli verici olmanın en büyük zararı sürekli alana dokunuyor. Bu kişiler empatik körlük yaşıyorlar.  Kendi çıkarlarını ve konforlarını düşünmekten sıra bir türlü başkalarına gelmiyor. Almaya alışan, verilmesi gerekenin halinden anlamıyor, anlayamıyor.

Anlayış karşılıklı olduğuna, iki tarafın bu noktada gayret göstermesi gerektiğine göre çocukların da ebeveynlerini anlamaya dönük bir çabası olması gerekmiyor mi? Empatik beceriler küçük yaştan başlayarak kazanılıyor. Çocuklar anne babalarının korkularını, kaygılarını, yaşadığı zorlukları biraz da olsa hissedebilmeliler. İşten yorgun argın eve gelip yemek yapmaya çalışan annelerinin yanında durabilmeli, ona yardımcı olabilmeli hatta güçleri yetiyorsa kimi zaman o gelmeden sofrayı kurabilmeliler. Dışarı çıktıklarında kendilerini merak edip arayan, geç kalmamaları konusunda uyaran, geç kaldıklarında kendilerine serzeniş ya da nasihatte bulunan anne babalarının kaygılarını anlamak için çaba sarf edebilmeliler. Para kazanmak, aileyi geçindirmek, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek için anne babalarının ne kadar emek harcadıklarını ve yorulduklarını görebilmeliler.

Anne babaların kurduğu “Bizim zamanımızda böyle miydi?”, “Biz sizin yaşınızdayken şunu şunu yapardık” türünden cümleler bu dönemin gerçeklerini göz ardı ettiği, günceli okumak ve anlamakta yetersiz kaldığı için eleştirilir. Bu eleştiri haksız da değildir elbet. Lakin çocukların da burada empatik bir yaklaşımla ebeveynlerine kulak vermeleri bu cümleleri biraz daha anlamlı hale getirmez mi acaba? Bu cümleler ebeveynin anlaşılma isteğinin birer yansıması esasında. “Biz sizden şunu şunu istiyoruz, zira biz de zamanında şunları şunları yaptık” demek istiyorlar. Kendi yaptıkları anlaşılırsa istedikleri şeylerin de çocuklarına daha anlamlı geleceğini düşünüyorlar.  

Kendisine en yakın kişiler olan anne babalarıyla empati kuramayan, onları anlamaya çabalamayan çocukların diğer insanlarla ve canlılarla empati kurması mümkün olabilir mi sizce? Çocuklarımız vermeyi, fedakârlıkta bulunmayı, empati kurmayı öncelikle anne babaları üzerinden tecrübe etmeliler. Tıpkı sevmeyi sevilmeyi ilk anne babaları üzerinden tecrübe ettikleri gibi.