Bir insanın hayattan zevk almasına sebep olan şey ne olabilir? İnsan nasıl yaşarsa hayatından zevk alır? Bunu belirleyen şey nedir?

Zamandan yol almış büyüklerimizin tecrübelerine/hayatlarına baktığımızda gizlenmiş cevaplar bulunmaktadır. Ne yaşarsa yaşasın, halini kabullenen ile en ufak bir acıyı devleştirenin umutları ve hayalleri bir olabilir mi? Bunlara katlanmayı veyahut isyan etmeyi gerektiren sebep ne olabilir? Merhum Cüceloğlu bu konuda insanın tavırlarını belirleyen şeyin; kişi hayatını kendisi için mi yoksa başkası için mi yaşandığına vereceği cevapta saklı olduğunu belirtir. Nitekim kendisi için yaşamakla başkası için yaşamak arasındaki fark insanın kişiliğini etkilemektedir. Kendisi için yaşamaktan kastedilen şey bencillik olmadığı gibi başkası için yaşamaktan kastedilen de diğerkamlık değildir. Bu durum tam olarak kavranmamış olursa kendi için yaşamak kötü iken, başkası için yaşamak iyi bir konuma geçmiş olur. Cüceloğlu’nun anlatmak istediği şey bu değildir. Ona göre hayat, içerisinde yaşayanı kendisine muhatap olarak görmek istemektedir. Bunu yapabilmek de kişinin kendisini bilmesiyle olabilir ancak. Çünkü kişi kendisini bilirse Rabbini de bilir. Kişinin kendisini bilmesi de ibnu’l-vakt dediğimiz yani; vakit içerisinde yapılacak en güzel şeyi yaparak, o anı Hakk’a en iyi yapılacak kulluk ile tamamlamasıdır. İnsan vaktini bu şekilde değerlendirdiğinde ne gelecek için kaygı yaşar ne de geçmiş için hüzün. Bu kişiler vakitlerinin sorumluluğunu idrak ettikleri için sadece kendilerinden değil etrafındaki insanlardan da mesul hissederler kendilerini. Bunu da insanlara nasihat şeklinde değil de uygulamalı olarak yaparlar. Uygulamanın gücü insanları daha çok etkisi altına aldığını bilirler. İnsanlara hata payı da bıraktıkları için düşüncesel olarak genişlik içerisindedirler. Ve bu insanların tahammül seviyeleri çok yüksektir. Nitekim bu davranışların en belirgin hissedildiği dönem, yaşlılıktır.

Rasim Özdenören hikâyeciliğinin cümle kapısı: Hastalar ve Işıklar Rasim Özdenören hikâyeciliğinin cümle kapısı: Hastalar ve Işıklar

Vaktinin hakkını vererek çok kıymetli bir şekilde ömrünü nihayete erdirmiş olan bir hanımefendiyle karşılaştım. Bu hanımefendinin bütün davranışlarından nezaket akıyordu. Genç olmanın da hakkını vermiş, yaşlı olmanın da şükrünü eda ediyordu. Halinden ne hayıflanıyor ne de haline üzülüyor. Öyle güzel bakıyor ki emanetine, hiç incitmiyor, hiç de incinmiyor. Evlatlarından ve komşularından da bir beklentisi olmadığı için hayal kırıklığı da yaşamıyor. Ve bunları da o kadar benimsemiş ki yüzünden hiç tebessüm eksik olmuyor. Elindeki yürüteci olmuş ona arkadaş. Ziyaretinde bulunduğumuzda gençliğinden, eşiyle tanışmasından konu açıyor. Ama öyle bir anlatıyor ki sanki orada onları tekrar yaşıyor. Sonra çok zevkliydim diyor, aslında hala da öyle. Yaşına rağmen akıl sağlığını korumak için Peygamber duasını yapıyor sürekli. Görüyor olmanın mutluluğuyla hala dantel yapıyor. Bembeyaz iplerle ilmek ilmek işliyor, aslında işlediği dantel gibi görünse de zamanla kalbini işlemiş. Yaşı 88 olmuş ama hala tahsilini tamamlayamamanın hüznünü yaşıyor. Bizim kitaplarla alakamızı bildiği için okuyanı çok severim diyor. Kulağına fısıldayamıyorum ki: bu okumakla olur mu diye? Soramıyorum ki Olmazsa ne ile olur?

Velhasıl, ömrümde tanıdığım en nadide çiçeği sen oldun Sevil teyzem. Yaşadığı mutluluğu etrafına da bir kandil gibi yaşatmaktaydı. Bu yaşanmışlığa bakınca anlaşılıyor ki aslında mutluluk, yaşadığın vakti kabullenmektir. Kabullenişte bir teslimiyet vardır. Nitekim bu durum, kendisine sunulan hayattan razı olmakla olur. Bu demek değildir ki yaşanılan her şey çok güzel olacak. Değil elbet. Yaşanılanları güzelleştirecek olan şey, o duruma karşı bakıştan kaynaklanmaktadır. Bakış olayı ceza olarak da algılatır, cennete ulaşmak için aşılması gereken bir adım olarak da. Gözleri birazcık ovuşturmakta fayda vardır.