Bir yerlerde hikâyenin kahramanları olarak perdenin açılmasını bekliyoruz. Zaman su gibi akıp gidiyor. Dur diyemediğimiz mutlaklara el sallıyoruz geminin güvertesinden. Martılar eşlik ediyor gökyüzüne, bulutlar sevdiğimiz sarı renginden şehirler ile bize bakıyor. Kokulu bir çayı yudum yudum içerken muhabbetimize açan çiçeklerin kokusu masamıza esinti oluyor. İstanbul'un sesinde yağmurun altında koşuyoruz. Fayton arabalarının izlerini takip ederek yolumuzu buluyoruz. Uçan baloncunun ekindeki sarı balonları gökyüzüne tek tek bırakarak şenlik havasında dostumuza sarılıp hasret gideriyoruz. Akşam ezanın sesi ile soğuk suyun güzelliğinde aldığımız abdestin ferahlığı yansıyor yüzümüze. Saf saf oluyoruz küçük bir çocuğun arkasında, duanın bereketi ile amin diyoruz.
Bize ayrılan sahnenin kadrajından bakıyoruz uzaklara, yetim bir çocuğun gülüşünde mutluğun anını yaşıyoruz. Oyunlarımıza toz toprak karışıyor, annemizin sesini duyuyoruz oyunlarımızda. Saklambaç oyununda hayatın içinde saklanıyoruz, sobe olmamak için. Babamızın omuzlarından gökyüzüne ellerimiz değiyor. Anadolu kokusuna karışan sarı renk gökkuşağı oluyor. Simitçinin tezgahından susamları avuçlarımıza doldurup kuşlara yem veriyoruz. Dervişlerin sofrasında lokmamızı bölüşüyoruz. Neyin sesinde demini alan çay ile hasbihal olup dualar ediyoruz birbirimize. Selam oluyoruz Kenan ülkesine, adım atıyoruz Kudüs’e, Endülüs’e, Semerkant'a, yolumuz uzun ince bir yol olduğunuzu biliyoruz, dağlardaki çiçeklere el salıyoruz, güneşin sarısı ayaklarımıza değiyor, Nisa çölünden zafere giden orduların izini takip ederek sevgiliye kavuşuyoruz. Medine’nin sakinliğinde sevgiliye göz yaşı oluyoruz. Ya Resulallah diye diye... Bitmez denen her şeyin bittiğini görüyoruz, toprağın çamuru yaralarımıza merhem oluyor.
Eyüp Sultan’ın arnavut taşlı sokaklarında omuz oluyoruz insana, şiir yazılı duvara isimlerimizi yazıyoruz. Yanan sarı kandillerin ışığının altında kahve ikram oluyor. Davulcunun nağmeleri ile vaktin sahur vaktine olduğunu anlıyoruz. Sobanın üstünde pişen ekmeğin çıtır çıtır olan haline bürünüyoruz. Kanaviçe işlemeli camın penceresinden aşıkların mektuplarını okuyoruz. Camın buharına elimizin izini bırakıp günün ağaran kısmına el veriyoruz. Karşılıklı oturup köy kahvesinde dinliyoruz birbirimizi, köy çeşmesi yoluna asılan tülbentleri atın üstündeki geline hediye ediyoruz. Tramvay arabasından bakıyoruz gelin alayına. Yelkovan ile akrep masamıza zamansız misafir oluyor. Radyoda çalan aşık Veysel eşlik ediyor o anlara. Takvim yaprağının arkasına isimlerimizi yazıyoruz. Bir yerlerde hikâyenin kahramanları olarak perdenin açılmasını bekliyoruz.
Kaç / mevsim geçti üzerimizden
Kaç / sonbahar geçti
yapraklarını dökerek
Kaç / rüzgar esti sebepsizce
yağmur gibi
Kaç / kez kar yağdı
Kaç / mevsim daha geçer
güne, güneşe, yağmura, rüzgara, kara şahit olur
Kaç / şehir sessizliğini arar
sokaklarda, caddelerde
Kaç / kere daha sabah olacak
akşam olacak,
Kaç / insan daha eskiyince
yenisi ile değişecek muhabbetleri
Kaç / kaça biliyorsan
durmadan koş istediğin kadar, sonunda özlersin, mevsimler gibi, gece gibi, gün gibi, sokaklar gibi, insanlar gibi , boyası dökülmüş duvar gibi , şehirler gibi
Özlersin!
Kaç /maktan yorulduğun gün
Sinema perdesi herkesten bir tutam alır.
Günlerden mavi olmuştu. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte güneşin rengi kumsala yansıyordu. Sandallar denizin mavisine doğru genç kız güzelliğinde sıra sıra son hazırlıklarını yapıyorlardı. Martıların denizin mavisine doğru süzülmüş hallerine denizin dalgası renk katıyordu. Tüm hazırlıklar bitmişti. Küçük kızların avuçlarına koydukları kelebekleri, denize açılan sandalların arkAsından gökyüzüne doğru bırakmaları ile birlikte, denizin mavisi kelebeğin kanatlarına iz oluyordu. Yağmur tane tane düşüyordu, rüzgâr ıslık çalıyordu o anlara, sandalların direklerine bağlı uçurtmalar gökyüzünde süzülerek sandallara eşlik ediyorlardı. Sandallarda demlenmiş çayın kokusuna karışan sohbetlere insanın gülüşü masmavi olmuştu. O anları tuval üzerine elleri ile nakış nakış işleyen masmavi gülüşleri, sohbetleri, yağmur tanelerini tuval üzerine çizdikçe etrafını oyun oynayan çoklukların gülüşleri sarmıştı. Rize’nin gülüşü ile çocukların gülüşlülerine, ellerini uzatarak onlar ile koşmaya başlayan Emine’ye, çoçuklara, martılar gagalarında taşıdıkları gülleri atıyorlardı. Masmavi olmuştu her yer, kasabanın sokakları, kiraz ağaçları, papatyalar, filizlenmişti tüm güzellikler O anlarda, akşam olmuştu denize açılan sandallar geri geliyordu, limana doğru yaklaşan sandalları karada bekleyen aileler, hoş geldiniz deyişlerine; “Hoşbulduk” diyen yorgun elleri ile sevdiklerinle sarılan insanların duyguları yıldız oluyordu, masmavi gökyüzüne. Evinlerine doğru gitmeye başlamıştı insanlar sokakların sessizliği dem oluyordu geceye. Kızım uyan okula geç kalacaksın. Yataktan heyecan ile uyanan küçük kız:
- “Anne çok güzel bir rüya gördüm.”,
- “Ne gördün anlat bakayım kızım.”
Küçük kız; annesine gördüğü rüyayı anlatır ve annesinin ellerinden tutarak:
- “Beni Emine ablaya getirir misin?” Annesi;
- “Kızım nerde bulacağız Emine ablanı?” Küçük kız;
- “Masmavi renkleri takip edersek Emine ablaya ulaşırız. “