Bir psikologsunuz, yazarlığa nasıl başla­dınız, yazı yazma yeteneğinizi nasıl keşfettiniz?

Ben bir akademisyenim, Amerika’da doktoramı yapıp sonra Türkiye’ye geldim. Türkiye’de hem İstanbul Üniversitesi’nde hem de Hacettepe Üniversitesi’nde hocalık yaptım. Sonrasında aile hayatımda aksattığım şeyle­rin farkına vardım. Mutsuzluğumun derinliğini fark ettim ve üzerinde düşünmeye başladım. Bilmekle farkında olmanın çok farklı şeyler ol­duğu fark ettim. Kendi kendime sordum: Kötü bir insan değilim ama kötü şeyler yapmışım. Farkındalığına vardığım şeyleri paylaşmam la­zım dedim. Türkiye’de benim gibi çok insan var; kötü değiller ama kötü şeyler yapmışlar. İki yıl içerisinde “İnsan İnsana” kitabını yazmak üze­re planlamalar yaptım. Kitabın 7 müsveddesini hazırladım ve Babıali sokağına giderek yayınev­leriyle görüştüm. Bir yayınevi bu kitap satmaz diye döndü. Altın Kitaplar, kitabınız ilgimizi çek­ti, gözden geçirilmesi gerekiyor dedi. Hakikaten beraber oturduk, gözden geçirdik. Kitabın ilk baskısı iki ayda bitti. Türkiye’de iletişim ve insan alanında yazılan ilk kitap olma özelliği taşıyor. Kitaba, “İnsan İnsana” ismini koymaktan gurur duyuyorum. Bana şimdi daha anlamlı geliyor.

Uygar toplumun temelinde insandan-insana ilişkiler önem taşıyor. Kadın-erkek, hasta-dok­tor, öğrenci-akademisyen değil, insandan in­sana iletişim temelde olması gerekendir. 1980 yılında “İnsan ve Davranışları” kitabını yazdım. Türkiye’de bir Türk psikoloğu tarafından yazıl­mış bir psikoloji kitabına ihtiyaç vardı, onun üze­rine yıllarca çalıştım.

Yazı yazarken motivasyon kaynağınız ne­dir?

5 yaşında bir çocuk düşünün; oyun bahçe­sine bakıyor ve belli ki çıkıp bahçede oyun oyna­mak istiyor. Sonra dışarı çıkıyor ve oyuna baş­lıyor. O sırada çocuğa diyorsunuz ki gel bakalım buraya oyun oynarken nasıl hissediyorsun, nedir bu motivasyonunun kaynağı? Sana cevap vere­mez ama tüm var oluşuyla kendini kaptırmıştır. Yaşamı keşfeder. Ben yazdığım zaman kendimi gözleme imkânı buluyorum. Kendini gözlemle­yen bir Doğan oluşmaya başlıyor. Bunun dışına çıkıp yazmaya başlıyorum. Yazarken, oluştur­duğum bir kanaatin, eksikliğini görmeye başlı­yorum çünkü başka tarafım diyor ki yazdığının böyle olduğunu nereden biliyorsun? Bakman ve araştırma yapman lazım. Müthiş bir iç süreç başlıyor. Bu iç süreci çocuğun oyun oynaması­na benzetiyorum. Yazarken ben de çocuğun var oluş tarzına benzer bir var oluş süreci oluşuyor.

Bir akademisyen ve psikolog olarak günümüz­deki insan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsu­nuz?

İnsanların yüzlerinde, iletişimlerinde ve etkileşimlerinde ne görüyorum buna çok dikkat ediyorum. Kadın-erkek iletişimi dışında insan­dan insana iletişim var. İki insan birbirinin far­kına varınca iletişim başlar. Bu matematiksel bir gerçek, iletişimsizlik diye bir şey yok. Aynı sosyal ortamdaysanız; umurumda değilsin, sana bakmıyorum bile bir mesajdır. İki insan birbirinin farkına vardığında iletişim başlar. Bir tanesi sosyal kimlik, ben buna yüz diyorum. İnsanın hem “canı” hem de “yüzü” var. Benim Türkiye’de ilk başlarda gördüğüm iş hayatından toplumsal hayata doğru gittiğimizde “yüz” daha baskın.

İnsan olaylara anlam verir. Anlam verirken de kendi içinde bir anlam verme sistemi vardır. Toplum içinde geçerli top­lumun anlam verme sistemine kültür diyorum. İnsanın anlam verme sisteminin kendine özgü bir şekli vardır. Biz anlam veren yaratıklarız, an­lam verirken de duygularımızı kullanırız. Dene­tim korku kültüründe insanlar kendilerini şöyle hisseder: Karşımdaki kişi benden korkar ve çe­kinirse ondan güçlü olursam, kendimi güçlü ve ehemmiyetli hissederim. Bu yüzden ilişkilerde bir korkan bir çekinen bir de korkutan vardır. Denetim odaklı korku kültüründe, öğretmen öğretmenliğini, öğrenci öğrenciliğini bilsin. Bu ülkede yumuşak yüzlü insanları kolay kolay müdür yapmazlar.

Türkiye’ye geldiğimde en çok dikkatimi çeken konulardan biri şuydu: Bir ortama girdiğim za­man, insanların yüzlerinden mevki ve makam­larını anlayabiliyordum. Bu diyorum ki şirket sahibi, en asık suratlı o, bu genel müdür bu da genel müdür yardımcısı. Kitaplarımın içerisinde kavramları oluşturmaya çalışıyorum. Hayatınız, sosyal roller içerisinde gitmesin, yazık olur. Biz­ler kötü ya da akılsız insanlar değiliz ama tarihi süreçler içerisinde böyle gelişmişiz. Bunun far­kına vardığımızda istediğimiz bu mu yoksa bir seçimimiz var mı diye sormamız lazım. Anado­lu kültürü, insanlarla iletişim kurmayı çözmüş sadece insanlar arasında değil; kuşa bile can diyebilmiş. Onun için bu zenginliğin farkına var­mak lazım. Ben de bilimsel bir dilde bu zengin­liğin farkına vardırmaya çalışıyorum.

Modern toplumda hepimiz mutsuzluk­tan dert yanıyoruz. Hiçbir şeyden mutlu ya da memnun olmuyoruz. Neden? Sizin için mutlu­luğun tanımı nedir?

Bizim toplumda insanlar daha mı mutsuz bilmiyorum ama bu konuda her yıl çalışmalar yapılıyor. Mutluluk, önemli bir araştırma konu­su olmuş. Benim gördüğüm kadarıyla mutsuz insan, gerçekçi olmayan beklentiler içerisinde olan şimdiki durumla beklenti arasında de­rin bir mukayese yapıyor. O beklentiler ortam için ya da kendisi için gerçek değil. Olması pek mümkün değil. Ayrıca, mutluluk aslında kalıcı bir şey değil. Süreçten haz almak önemlidir. İn­sanlar genellikle 40-45 yaşından sonra ölümün farkına varıyorlar. O zaman önem vermeye baş­lıyor. Hakikaten ben var mıyım, yaşıyor muyum yoksa benden beklenenleri mi yapıyorum, diye. İnsanlar yaşlandıkça mendeburlaşıyor çünkü ölecek biliyor. Hayatı yaşamamış insanlar öfke dolu ve ben buna varoluş öfkesi diyorum. Yaşan­mamış yaşamlar, dünyadaki bütün savaşlardan daha kötü ve tehlikeli… Yaşlandıkça huzur dolu olan insanlar da var. Onlar diyor ki hep saha­daydım, kar yağdı oynadım, toz toprak içerisin­deydim. Oyun devam etti. Kendimce yaşlandım, çok şükür. Ben buna yaşam başarısı diyorum. Seminerlerde anne ve babalara, çocukları okul başarısına boğarak, yaşam başarısından mah­rum etmeyin, demeye çalışıyorum. Çocuk okula gidiyor mu yoksa okula gönderiliyor mu? Eğer anlamlı bir yaşamı başarı olarak görüyorsan, kendi yaşamında var olmadan yaşadım diye­mezsin. Anne ve babalara şunu demek istiyo­rum: İnsanın anavatanı çocukluğu, çocuğunuzu anavatanından mahrum etmeyin. Çocukluğunu doya doya yaşayabilsin, yoksa gerçek öksüzlük orada.

İyi ve başarılı bir çocuk yetiştirme konu­sunda ebeveynlere ne gibi önerilerde buluna­bilirsiniz?

Bu konuda “Geliştiren Anne ve Baba” diye bir kitap yazdım. Biz de ebeveynlik, denetime dayalı korku kültüründen gelmiştir. Denetim odaklı korku kültüründe büyüyen insan 5-6-7 yaşına kadar sürekli güven duygusu korkusu yaşar. Bunu gidermek için de mutlaka karşısın­dakinden daha güçlü olduğu ile ilgili bir kanısı vardır. Arayış içindedir. Mesela, ablanın dediğini yaptırma merakı vardır. Denetim korku odak­lı kültüründe can önemsenmez, sosyal kimlik önemlidir. Ben senin babanım, benim dediğimi yap. Eğer denetim odaklı korku kültüründe bir evlilik olmuşsa, erkek evin reisidir. Kız veriliyor, alınıyor. Böyle denetim odaklı korku kültürü yapısı içerisinde çocuk doğduğu zaman doğal olarak anne canıyla seviyor, babada seviyor. Anadolu’da ben babamın yanında çocuğumu kucağıma alamazdım diyen insanlar hâlen var. Benim anne ve babaların ilk farkında varmala­rını istediğim konu, hangi kültürden geldiklerini bilmelerini sağlamak. Anne ve babalara çocuk­larına karşı 6 boyuta dikkat edin diyorum:

1- Sen varsın benim için, seni umursuyo­rum.

2- Seni olduğun gibi kabul ediyorum, sen­de eksilik yok.

3- Bu ilişkide senin yerini alacak kimse yok, sen benim için değerlisin.

4- Senin potansiyeline güveniyorum, dav­ranışların yanlış olabilir ama doğruyu öğrenme potansiyelin var.

5- Emek ve zaman vermeye değersin, seni seviyorum ve senin gelişmen önemli.

6- Sana saygım ve sınırlarım var, sen ve ben aynı ekipteyiz. Senin de sorumlulukların var.

Bir gününüz nasıl geçer?

Bir günüm diğer günüme pek benzemez ama sabahleyin, erken kalkmaya özen göste­ririm. En az yarım saat meditasyon yaparım. Nefes almaya özen gösteren birisiyim, pencere­yi açarak 7 derin nefes alırım. 20 dakika kadar yoga hareketlerini yaparım. Sonra kahvaltımı yaparım. Hafta içleri bazı günlerde seminerle­rim olur. Günde 3 saat okumaya ve yürüyüş yap­maya özen gösteririm.

En son çıkardığınız “Öğretmenim Bir Ba­kar mısın?” kitabıyla öğretmen ve öğrenci iliş­kisine değiniyorsunuz. Ayrıca teknoloji ve eğitim ilişkisine ayrı bir başlık açıyorsunuz. Öğretmen ve öğrenci ilişkisini konuşabilir miyiz?

“Öğretmenim Bir Bakar mısın?” kitabı öğ­retmenin gücü üzerine yazılmıştır. Öğretmen iyi de olsa kötü de olsa bilinçli de olsa bilinçsiz de olsa pozisyon itibarıyla çok güçlüdür. Öğrenciyle ilişkisinde 6 tanıklık boyutunu çok güçlü olarak yaşattığı için çok güçlü… Yani öğretmen umur­suyor mu, öğretmen kişiye olduğu gibi değer veriyor mu, öğretmen seviyor mu, öğretmen güveniyor mu, öğretmen karşısındakine saygı duyup ekibin bir parçası olarak görüyor mu? Çocuk bunu 30 saniyede çözüyor.

Sizinle bana gelen bir mektubu paylaşmak isterim:

“Sevgili Doğan Hocam;

İlkokul 1. Sınıf ilk gün. Annem tuttu kolumdan götürdü okula. Sınıfa girdik. Heyecan falan hissetmi­yorum annem çalıştığı için kreşlerde büyüdüm. İçeri bir girdik herkes ağlıyor. ‘Neden ağlıyorlar acaba’ diye soruyorum içimden. Annem en önce üç ağlayan oğlanın yanına dördüncü olarak oturtturuyor beni. Arkaya oturalım diyorum ama tüm anneler çocuk­larının yanına oturduğu için yer Yok. Mecbur ağlak oğlanların yanına oturuyorum. Çok hayal kuran bir çocuğum. Birden çizgi film gibi canlanıyor gözüm­de. Bu ağlayan çocukların gözyaşları dolduracak burayı ve ben boğulacağım. Tabi hemen kendince bir çözüm bulup tırmanıyorum kalorifer borusuna. Öğretmen ile annem beni orda görünce (ki daha hiç tanışmadım öğretmenim ile) beni sinirli bir şekilde aşağı indiriyorlar. Öğretmenim okulun ilk gününde sormadan annemin yanında yanağıma acıtmadan vuruyor. ‘Bir daha bunu yapma!!’ Annemde kolu­mu çimdikliyor ‘bir dakika durmuyorsun yerinde’ diye. Benim bundan sonra kalbim buz gibi oluyor. Önümüzdeki 4 yıl ne okuyorum ne yazıyorum. Hiç bir sınava girmiyorum hiç bir ödevi yapmıyorum. Seviyor olmuyor tekrar dövüyor olmuyor. En so­nunda 4. sınıfta ayrılıp müdür yardımcısı oluyor onun yerine daha beter bir öğretmen geliyor ama onda okumaya başlıyorum. Aslında daha önce za­ten içimden okuyorum, problemleri çözüyorum ama tepkimi böyle gösteriyorum işte. Derken bomboş bir durumda okuldan mezun olup ortaokula geçiyorum. Öğretmenler hala benim için kötü. Bir gün matema­tik öğretmenim ‘Tahtaya yazdığım problemi çözüp yanıma getirin’ diyor. Çözdüm ama götüremiyorum. Çekiniyorum. Baktım herkes götürüyor ‘Bi göste­reyim bakalım’ diyor. Defterimi önüne koyuyorum. Birden yüzüme bakıyor. Gözümün içine. Ölüyorum korkudan ‘Ne güzel bir yöntem bu’ diyor. Bi şey demiyorum sırama dönüyorum geri. Yanlış anladım gene diyorum. Sonra tahtada problemin çözümünü anlatıyor. ‘Amaa diyor en güzel ve pratik çözüm Özlem arkadaşınızın olmuş’ diyor. Kulaklarım ya­nıyor. Özlem mi dedi? En güzel mi dedi?? Kalbim patlayacak. Sonra bi soru daha soruyor. Bu sefer ilk çözüp götürmek için heyecanlanıyorum. ‘Aferin’ diyor. Gözümün içine bakıp. ‘Beni görüyor mu?’ ‘Gerçekten mi aferin’ diyor. Kalbimi donduran öğ­retmenimin yerine kalbimin buzunu çözen tek öğret­men. Tüm ortaokul hayatımda ve hatta tüm hayatım boyunca en iyi ve maalesef tek iyi öğretmenim o idi. Tahmin edin ne öğretmeni oldum. Tek tercih yaptım tabii ki matematik öğretmenliğini seçtim. Mezun oldum. 15 yıldır öğretmenim. Bir gün öğretmenler odasından geçerken onu gördüm. Saçları beyazla­mış ama aynı şefkatle soru çözüyor. Müdür beyin arkadaşıymış emekli olunca evde oturmak isteme­miş iki üç saat gelip çocukların sorularını çözeyim demiş. Düşünceye bakın, hemen elini öptüm tanıdı beni. Derste duramıyorum bir an önce zil çalsa da aşağı insem konuşsam diye. Yıllar sonra ilk sohbette söylediğim cümleye hayret ediyorum. ‘Öğrencileri­mi 68 ülkede yapılan uluslararası matematik sınavı­na hazırlıyorum ben. Geçen sene biri tüm soruları doğru bildiği için Fransa eğitimi kazandı’ küçücük çocuğum sanki karşımda gene o genç delikanlı ho­cam. Bana ‘aferin’ desin istiyorum. Koca kadın ol­dum 15 yıldır öğretmenim iki çocuk annesiyim. Afe­rin desin diye bekliyorum. Diyor da. ‘Aferin gurur duydum seninle.’ Ne çok güldüm sonra halime. İyi ki vardın sen hocam, hep senin gibi gözlerine bakı­yorum çocuklarımın. En tembelleri, en yaramazları daha çok seviyorum. Daha çok ilgi gösteriyorum.”

Müthiş bir şey değil mi, öğretmenin gücü işte. Bunun farkına vardığın andan itibaren öğ­retmenlik diye bir şey yok, ibadet var.

Peki, size göre teknolojinin eğitime kat­kısı nedir?

Teknoloji kesinlikle bir araç ve öğretme­nin etkisini güçlendirebilir. Öğretmenin yerini alamaz ama öğretmenin gücünü çoğaltabilir. Çekicin varsa çekici olmayan birisine karşı daha güçlüsündür. Bunlar bir araçtır ve hiçbir zaman öğretmenin yerini alamaz. Bunu fırsat bilerek şunu söylemek istiyorum: Eğitimin temel amaçlarından bir tanesi iyi vatandaş yetiştirmek olmalıdır.

Doğan Cüceloğlu’ndan hayata dair tavsi­ye almak istesek neler söyler?

Her gün kendinize bir saat ayırın. Bu bir saatin ilk 10 dakikasında kendinize şu soru­yu sorun: Bugün benim en baskım duygum neydi? Kaygı mı, öfke mi, umut mu vardı, küs­künlük mü yaşadım, şevk mi vardı. Bunun bir listesini çıkarın. Her birinin karşına şu soruyu ekleyin: Bu duygu nereden geldi? Karşımdaki şunu yaptı ona kızdım, derseniz. O sınırlı bir bakış tarzı olur, ona kızmayan çok insan var, siz neden kızdınız? O söz niye sizi kızdırdı? Mutlaka geçmişinizden bir şey getiriyorsunuz­dur. Onun kaynağını bulun.

Anlamının olduğu yerde öfke olmaz, öf­kenin olduğu yerde anlama gelişmez. Bu çok önemlidir. Bunun arkasında şöyle bir anlayış var. Yaşam insanlara duygular yoluyla geliş­me imkânları veriyor. Duygularınızı gözden geçirin, nerelerde gelişme içerisindesiniz, onu takip edebilirsiniz. Duygular yoluyla ken­dini tanımak önemlidir. İkinci olarak kendinize şu soruyu sorun: Bugün ben yaşamımda ken­dim olarak ne kadar vardım? Sıfır ile yüz ara­sında bir rakam verin. Haftanın ortalamasını alın eğer bu 70’lerin altına düşüyorsa burada önemli bir ikaz var. Sen kendi hayatını yaşa­mıyorsun. O zaman neden kendi yaşamımda değilim sorusunu sorun. Onu keşfetme yolu­na gidin.

Üçüncü olarak yapacağınız işlerin bir lis­tesini çıkarın ve onları öncelik sırasına koyun. Kendine yatırım yapmayana yaşam geri dön­mez. Bu yüzden her gün kendinize 1 saat ayı­rın. 30 dakikasında mutlaka her gün severek okuyacağınız bir kitabı okuyun, roman mutla­ka okuyun. Çünkü romanlar hayatı çok güzel temsil eder.

“İletişimlerimizin Temelinde Ne Var?”, Kitabın Ortası dergisi, Ocak 2019, sayı 22.