6 Şubat depreminin doğurduğu ağır tahribat nedeniyle millet olarak derin kaderdeyiz. Bu zor günleri de geride bırakacağız inşallah. El birliğiyle saracağız yaraları. Elbette bazı yaraların kapanması mümkün değil; ama o yaralarla da yaşamayı öğreneceğiz zamanla. Hayat yeniden normalleşecek, rutinlere geri döneceğiz. Normal olan da bu tabi ki. İşin normal olmayan kısmı bütün bunları yaşadıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi eski kalıplarla, eski alışkanlıklarla hayata devam etmek.
Normalleşelim ama eksiklerimizi, hatalarımızı normalleştirmeyelim. Bunlarla yüzleşmek ve bu konularda çözüm üretmek için cesur ve kararlı olalım. Bu afet bize şunu bir kez daha açık seçik gösterdi ki en problemli alanımız ahlak. Toplum olarak ahlak noktasında şapkayı önümüze koyup düşünmemiz ve aksiyon almamız gereken bir hayli mesele var. Bazen çok ahlaklı davranıyoruz, hesapsız kitapsız yardıma koşuyoruz, başkası için kendimizden eksiltiyoruz. Genelde toplumun çok büyük bir kesiminde eşzamanlı gözlemlediğimiz bu tavır aşırı duygusal ve trajik durumlarda kendini gösteriyor. Bazen de ahlaki ölçüler tabiri caizse mahallemize bile uğramıyor. Travmatik süreç geçip rutinlere döndüğümüzde de bu umursamaz tavır üzere buluveriyoruz kendimiz her nedense. Toplumsal bir enerji oluştuğunda hemen iyiliğe kanalize olabiliyoruz ama bu enerji etkisini kaybettiğinde rutin kötülüklerimize geri dönüyoruz sanki.
Yolda başkalarına eza veren küçük bir çöpü oradan kaldırmayı tavsiye eden bir dinin mensupları olarak yayalar için ayrılmış kaldırımların üzerine koca koca arabaları park etmekten rahatsızlık duymaz hale gelebiliyoruz. Kendisi için istemediğini başkası için istememeyi temel bir ölçü olarak bizlere sunan bir Peygamberin ümmeti olarak başkasının dokunulmazları olan canına malına bilerek ya da bilmeyerek zarar vermeyi çok da sorun etmeyebiliyoruz. Affedilmeyecek bir sorumluluk olarak vurgulanan kul hakkını çerez niyetine tüketir duruma gelebiliyoruz. “İşi ehline verin” ilkesini “işi yakınınıza verin” şeklinde anlayacak kadar kör ve sağır kesilebiliyoruz. Bir işe girmek için canla başla çalışırken işe girdikten sonra kendimizi işten sıvışmanın yollarını arar halde bulabiliyor hatta bu konuda profesyonellik kazanmış olabiliyoruz. “İşten sıvışanlar” toplumdaki en geniş meslek grubunu temsil ediyor görebildiğim kadarıyla.
Ülkemiz, coğrafyamız ve dünya daha nice afetlere gebe. Bunlardan en az zararla çıkabilmenin yollarını aramak hem acil hem de hayati. Elbette yapılabilecek çok şey var ama bana kalırsa enerjimizi en çok harcamamamız gereken nokta tüm toplumu kuşatan ahlaki bir vizyon ortaya koymak ve bunu hayata geçirebilmek için hemen kolları sıvamak olmalı. Yani bir ahlaki seferberlik durumuna geçmek durumundayız. Kentsel dönüşümle birlikte yürütmemiz gerek önemli bir sürecin de ahlaki dönüşüm olduğu konusunda ısrarcıyım. Kaybedecek zaman yok. Yıkılan binalar, harap olan şehirler birkaç yıl içinde yeniden yapılacak, daha güvenli ve düzenli şehirler oluşacak inşallah. Fakat insanı eğitmek, toplumun kalıp ve alışkanlıklarını değiştirmek, yani insanı ve toplumu yeniden inşa etmek için onlarca yıla, samimi ve yoğun bir çabaya, her birimizin samimi desteğine ihtiyaç var.
Bu noktada devlet tüm imkanlarıyla süreci yönetmeli, başta STK’lar olmak üzere toplumun tüm kesimleri buna en yüksek perdeden destek sunmalı. Tabi bu işin lokomotifi eğitim. Ahlak temelli bir eğitim sistemi kurmak durumundayız. Hepimiz biliriz ki çocuklarımız karne aldığında sol tarafta ders sağ tarafta ise davranış notları yer alır. Sorarım kaçımız karneyi elimize aldığımızda ilk olarak sağ tarafa bakarız? Zannedersem hiçbirimiz. Buraya göz atanlarımızın sayısı çok az olsa gerek. Karnede yer alan davranış bölümünün o bölümü dolduranlar tarafından ne kadar önemsendiği de bir başka mesele tabi. Bence tüm okullarımızda sistemli, üzerinde titizlikle çalışılmış iyi bir ahlak eğitimi verilmeli, davranış notu konusunda de kriterler belirlenmeli, bu kriterler üzerinden sağlıklı bir değerlendirme yapılmalıdır. Hatta ahlak eğitimi %15-20 oranında yıllık ders notu ortalamasına etkisi olan bir alan haline getirilmelidir ki meselenin önemi fark edilsin. Şimdi diyeceksiniz ki “Not karşılığı ahlaklı olmak ne kadar ahlaki?”. Çok haklısınız ama bunun topluma verilecek güçlü bir mesaj olduğunu; okulların, eğitimcilerin ve toplumun meseleyi sahiplenmelerine önemli katkı sunacağını düşünüyorum. Temel mesele ahlakı içselleştirmek; bunu yapacak, buna uygun içerik ve usulleri belirleyecek olanlar da yine eğitimciler olacak.
Travmatik süreçler çok can yakıcı ve sarsıcı oluyor hiç kuşku yok ki. Ama aynı zamanda bu süreçler çok öğretici, olumlu yönde değişimi tetikleyici bir işlev de görüyor. Evet şu anda hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir travma dönemi yaşıyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki travma sonrası şoku atlatanlar ve oradan kendine dersler çıkartanlar hayatta daha sağlam durmayı, daha güçlü olmayı da öğreniyorlar. Bizim de toplumsal travmayı atlatıp hızlıca öğrenme ve eylem sürecine geçmemiz gerekiyor ki bunun ilk ve öncelikli adımlarından biri ahlak olmalı diye sesimin çıktığı kadar bağırmak, haykırmak istiyorum.
Ahlakımız sağlam olmalı ki yaptığımız bina da sağlam olsun. Ahlakımız sağlam olmalı ki birbirimizle ilişkimiz de sağlam olsun. Ahlakımız sağlam olmalı ki hem bireysel hem de toplumsal karakterimiz de sağlam olsun. Tüm toplumsal aktörler bir araya gelip bunu ne oranda başarabiliriz bilmiyorum; ama şundan eminim ki kendimizi düzeltmek için toplumun düzelmesini beklemeye ihtiyacımız yok. En azından her birimiz kendi hayatımızda, kendi etki alanımızda ahlaki bir seferlik ilan edip yola koyulabiliriz. Haydi, gazamız mübarek ola!
Ayhan Öz yazdı.