Korku ve endişe birbirini doğuran hisler. Hayatımın başat duyguları arasında korkuyu sayabilir miyim, bilmiyorum. Endişe belli bir yaşa geldiyseniz size muhakkak arkadaş oluyor. Bazı endişeleriniz asla terk etmiyor sizi. Hele de anne ~ baba olmuşsanız beni anlamanız çocuk oyuncağı. Korku öyle mi? Korku biraz çocukluğa dair bir his. Şiddetli, keskin, yıpratıcı. Yaş aldıkça hisler de keskinliğini yitiriyor. Daha süreğen, daha yumuşak hatlı duygulara teslim oluyoruz. Aksi hali akli dengemizi muhafaza etmemize engel olabilir. Büyük korkularımız çocukluğumuzdan köken alır bu yüzden.

Gotham’ım meşhur yetimi Bruce Wayne için de böyle bu. Türk sinemasının aykırı yönetmeni Ahmet Uluçay için de.

Bruce, dev malikanelerinin arka bahçesinde oynarken üstü kapatılmış bir kuyuya düşer. Kuyunun açıldığı mağara binlerce yarasanın yuvasıdır. Düştüğü bu kuyu ve yarasalar Bruce’un kabuslarının başat aktörü olur. Hikâyenin devamı vasat herhangi bir sinema seyircisinin de malumudur.

Uluçay da çocukluğunda bir kuyu metaforu yaşamıştır. Amcasının karısı, Ahmet’e kızını bir daha dövmemesi gerektiğini anlatırken özgün bir yöntem seçmiş: ayaklarından tutup baş aşağı bir kuyuya sarkıtmış. Kuyunun dibinde suyun kara karanlığı, kara körlüğü. Ayaklarının ucunda beyaz bir karanlık, beyaz bir körlük. İki karanlık arasında bir kadının baş aşağı sarkıtabileceği kadar ufak bir çocuk.

Doğal sayılabilecek bir netice olarak Uluçay’ın kimi kabuslarının kaynağı bu karanlıklar arasına sıkışmış hatırasıdır. Sayısız kabusunun içinde. Güncesinde bir yerde şöyle diyor: “Allah’ım ben uyurken masum değil miyim? Uyuyanlar senin merhametini cezbetmez mi? Sana sığınıyorum ve kendimi emin hissetmek istiyorum. Yalnız senden merhamet diliyorum. Ağrılı başımı senin, senin merhametinin yumuşak yastıklarına bırakmak istiyorum. Evrende yalnızca orada rahat edeceğimi biliyorsun. Benim hastalığım ve ilacım belli. Sana ne kadar muhtaç olduğumu sen daha iyi biliyorsun.” Sığınacak başka kapı var mı? “Bütün şeytanlardan ve bütün muzır şeylerden ve her bir isabet edici gözden Allah’ın tam kelimeleriyle Allah’a sığınırım”[1]

Bir kuyu mesafesinde artık çocukluğumuz

Kuyular, çocuklar için hep bir gizem nesnedir. Yanına ürkek adımlarla yaklaşılır. Hakkında hep ürkünç hikayeler anlatılır. İlkokula yeni başladığım çağlardayım. Bir ilkyaz günü babamın çocukluğunun geçtiği köye gitmişiz. Çocuklarla dedemin emekli olduğu camiye kadar uzatmışız oyunlarımızı. Caminin bahçe kapısının hemen sol tarafında bir kuyu var. Üstü tahta kapaklarla örtülmüş içi karanlık. Tahtaların boşluğundan içine bakıyoruz. Zifiri karanlıkta gözlerimizle görebileceğimiz hiçbir şey yok. Ama çocuk zihniyle görebileceklerimizin bir haddi de yok. Bir çocuk bu kuyuya parçalanarak ölenleri attıklarını fısıldıyor. Bir eliyle de camii bahçesinde köşede usul usul yatan tabutları göstererek. Çocuk havsalamda kuyunun dibinde kopmuş ayaklar eller canlanıyor. Kuyunun karanlığı kokuşmuş ceset parçalarıyla doluşuyor. Artık o kuyu her seferinde yanından tedirginlikle geçilecek bir mevzi oluyor.

“niçin

niçin, niçin, niçin

kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin" (2)

Yıllar sonra kocaman bir adam olduğumda camiinin yanından geçerken anımsadım. Kuyuya baktım, bildiğin kuyuydu işte. Mezarlığa da teneşire de hayli uzaktı. Gülümsedim.

Büyüdüm.  Karanlıktan, kuyulardan, cinlerden, cesetlerden korkmuyorum artık. Geçim sıkıntısından, döviz kurundan, hastalıktan, türlü şeytanlardan endişe duyuyorum. Ölüm; o bile ne kadar korkutuyor, kestiremiyorum.  

Suya Sabuna Dokunan Bir Yazı: Tuvalden Tuvalete Suya Sabuna Dokunan Bir Yazı: Tuvalden Tuvalete

Muhammed Emin Avcı

Dipnot:

[1] Buhari, Enbiyâ,10

[2] İsmet Özel, Jazz.