Fatih Sultan Mehmed Han'ın en meşhur türbedarlarından biri olan Ahmed Amiş Efendi Hazretleri, yaşadığı dönemde ve bugün de hayırla bilinen ve hayırla anılan, evliyaullahın büyüklerindendir. Bir çok büyük zevat-ı kiram kendisinin sohbetiyle müşerref olmuşlar. Onlardan biri de Mesnevi-i Şerif, Füsusu'l Hikem ve diğer büyük İslam klasikleri şarihi Ahmed Avni Konuk.

Beş defa Ahmed Amiş Efendi Hazretleri'ni ziyaret eden Avni Konuk, bunları ziyaretinin hemen akabinde kayda geçirmiş. Bu kayıtların kendisinde olduğunu Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri kitabında söyleyen Abdülbaki Gölpınarlı, daha sonra bu notlardan üçünü Ahmed Güner Sayar'a vermiş, Sayar da bunları Türk Edebiyatı Dergisi'nde yayınlamıştı. Sohbetlerin diğer ikisini ise Savaş Barkçin, Gölpınarlı'nın Konya Hz. Mevlana Kitaplığı'nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirmiş ve Ahmed Avni Konuk hakkında yazdığı Görünmeyen Umman isimli kitabında diğer üç sohbetle kaydıyla birlikte neşretmişti.

Ahmed Avni Konuk'un kaydını tuttuğu ziyaretlerden 9 Ağustos 1919'dakini, bir numune olması düşüncesiyle alıntılıyoruz. Ziyarette tasavvufî remzler barındıran ve sıradışı olarak niteleyebileceğimiz bir karşılıklı konuşma gerçekleşir. O ziyareti şu şekilde anlatır Avni Konuk:

***

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin on ikinci Cum’a günü -yani 9 Ağustos 1919'da- kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

Hazret: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

Fakir: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

Hazret: Gülerek, “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…” Hüseyin Avnî Bey’e hitaben, “İsmin nedir?”

Hüseyin Avnî: “Hüseyin Avnî…”

Hazret: Fakire hitaben, “Senin ismin ne?”

Fakir: “Ahmed Avnî…”

Hazret: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” Hüseyin Avnî Bey’e hitaben: “Nerede oturuyorsun?”

Hüseyin Avnî: “Sultan Mahmud türbesinde.”

Hazret: “Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

Hüseyin Avnî: “Hayır, efendim, türbenin civarında…”

Hazret: “Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” Fakîre hitaben: “Sen nerede oturuyorsun?”

Fakir: “Unkapanı’nında.”

Unkapanı lâfzını telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler.

Hazret: “Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

Fakir: “Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

Hazret: “Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

Fakir: “Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

Hazret: “İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.

Hazret: “Geceleri ne yapıyorsunuz?”

Fakir: “Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

Hazret: “Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

Fakir: ‘Validenizi görüyor musunuz?” Ya’ni, "anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?" manasına bir soru.

Hazret: “Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

Güldüler. Fakire hitaben: “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. "Yerzuku men yeşâ" dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ila ahir, hep rızıktır.”

Fakir: “Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

Hazret: “İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” Biraz sükûttan sonra “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr." (Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103) Hüseyin Avnî Bey’e hitaben: “Ne diyor?” buyurdular.

Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

Hazret: Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.” Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

Fakir: “Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

Hazret: Hüseyin Avnî Beye hitaben “Ne söylüyor?”

Hüseyin Avnî: “Zâtı âliniz…”

Hazret: “Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

Fakir: “Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

Hazret: “Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

Fakir: “Görüyoruz efendim.”

Hazret: Fakire hitaben, “Nerede oturuyorsun?”

Fakir: “Unkapanı’nda…”

Hazret: “Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlık bir yerdir.”

Fakir: “Evet, efendim. Kesret vardır.”

Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla, “Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?” dedim.

Hazret: “Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” dedikten sonra bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birdenbire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki: “Âmin ama neye âmin?"

Fakir: Du’âya değil mi?

Hazret: Hangi du’âya? Fakire nazar edip “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif) Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

Sükût ettik. Biraz zaman geçti.

Hazret: “Söyleyin bakalım!”

Biz tebessümle yine sükût ettik.

Hazret: “Sizin çıraklarınız var mı?”

Fakir: “Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

Hazret: “Hepimiz çırak” dedikten sonra “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

Fakir: “Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki: “Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile huzûr-ı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûr-ı şerifine üçüncü defa gidişim idi.

Ahmed Sadreddin alıntıladı