“Samoaya ilk misyonerler bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği delik. O, göğü delip geçmişti. (Bu yüzden de “göğü delen adam” manasında Papalagi dediler beyaz adama.)

Papalagi’nin hiç zamanı yok diyor Samoalı yerli Tuiavii: “Erkekler, kadınlar, hatta yeni ayaklanmış bebeler kalın bir zincirle boyunlarına asılı ya da deri bir şeritle bileklerine bağlı küçük, yassı, yuvarlak bir makine taşırlar. Bununla zamanı okurlar. (…) Ama büyük ve ağır zaman makineleri de vardır. Bunlar ya kulübelerin içinde dururlar, ya da en yüksek binaların çatılarına asılır. Taa uzaktan görülebilsin diye. Zamanın bir parçası geçtiğinde makinenin ön yüzündeki küçük parmaklar bunu gösterir; o sırada makine bir de çığlık koparır, içindeki ruh kalbindeki demire vurur. İşte böyle, Avrupa kentlerinde zamanın bir bölümü geçti mi bir uğultu, bir gürültü kaplar ortalığı. (…) Papalagi, “Ne kötü, yine bir saat geçti” diye yakınır. Çok kederlenmiş gibi yüzünü ekşitir. Halbuki taptaze bir saat başlamaktadır o anda.” (…) Biz zaman için hiç dertlenmedik. Onu olduğu gibi sevdik. Siz hiç peşinden koşmadınız zamanın. Ne dertop etmeye ne sonra parçalamaya çalıştınız. Zaman bize ne az geldi ne de bıkkınlık getirdi. Hepimizin istediğimiz kadar zamanı var, biz de onunla yetiniyoruz. Biz dolunayı saymasak da, Büyük Ruh’un istediği zaman bizi yanına çağıracağını biliriz. (…) O küçük zaman makinelerini parçalayıp, ona (beyaz adama) güneşin doğuşundan batışına kadar bir insanın kullanabileceğinden çok daha fazla zaman olduğunu anlatmalıyız.” (Erich Scheurmann, Göğü Delen Adam Papalagi, Ayrıntı Yay.)

***

Zamanın anlamını bulduğu bir döngüdeyiz biz. İdrak duygusu tetikte, farkındalık teyakkuzda bekliyor. Hiçbir an’a nasip olmayan iltifatı buluyor oruçla birlikte zaman. An be an, dakika dakika değer buluyor, dikkatler ona çevriliyor. Bir yanda yine yeniden oruç ayına erişmenin, kavuşmanın ruh şenliği; diğer yanda, her gün iftara kavuşmanın getirdiği bayram sevinci... Oruç, hanelerimizde kutlu misafir. Bereketi, feyzi, rahmeti beraberinde. Geçip gidecek olmasının hüznü ise tetikte bekliyor. Receb ve Şaban önden gelip haber vermişlerdi kutlu misafirin yolda oluşunu, bildirmişlerdi geldi mi gidivereceğini, hızla gelip geçivereceğini. Ruh ikliminde mevsimlerden bahar şimdi. Yine yeniden affedilmenin umuduyla tövbenin kapısındayız. Arınmanın, anlamanın, müslümanca bir şahsiyeti, duruşu kuşanmanın, teslim olmanın, bilmenin, hemhal olmanın, paylaşmanın yolundayız. Ben’imizi, benim’lerimizi gözden geçirmenin ufkundayız.

Doğum günün kutlu olsun İsmet Özel... Doğum günün kutlu olsun İsmet Özel...

Sıkı sıkıya tutunduğumuz bir ipin ucu oluyor zaman

Günahlarımızın yakıp kavuruculuğundan serinliğine sığındığımız tüm kuşatıcılığı ile kollarını açmış, büyük bir çınarın gölgeliğindeyiz. Bir büyük rahmet kapısındayız umutla yeniden; naz ile, niyaz ile, tüm çocuk günahsızlığı yanlarımızla sığınıp, acz elbiselerini kuşanıp yine yeniden affedilmeyi, arınmayı, bağışlanmayı, zamanın kazanca dönmesini umuyoruz.

Bir büyük sofranın etrafındayız. Doğudan batıya, güneyden kuzeye coğrafyaların, mesafelerin, sınırların kalktığı bir âlemdeyiz. Yalnız değiliz hiç birimiz, ümmet sofrasındayız. Her halimiz, ‘en’ halimizle ‘an’ı kuşanıyoruz tepeden tırnağa, ‘an’a dokunuyoruz, zamanı tam kalbinden yakalıyoruz, kalbimizin ritmi saatlerin tiktaklarına karışıyor, sonra semaya yükselen Allahuekber nidasına karışan dualarımız, dudaklarımız, kıpır kıpır ruhumuz, bedenimizle zaman duaya kesmiş tam kalbimizde atıyor. Sıkı sıkıya tutunduğumuz bir ipin ucu oluyor zaman, öteki ucu taa ötelerde...

Somutlaşıyor zaman, an be an… İmsak, güneş, öğle, ikindi… Gün yüzünü akşama dönüyor günün her anında zamanla işbirliği ve ahenkli bir uyum içindeyiz. O mu bize teslim olmuş biz mi kendimizi ona telim etmişiz kayıtsız şartsız önemi yok şimdi. Önemi yok, o mu akıp gidiyor biz mi, tutunamadan zamanın içinden… İki kardeştir ruhumuzla zaman, şimdi iki yoldaştır bedenimizle an…

Yeniden sabi günahsızlığımızı istiyoruz

Hatıralar koridoru zaman. Anılara açılıyor kapılar birbiri ardına. Koşup geliyor her biri kimi yakın kimi çok uzaklardan. Kimi çocukluk zamanlarından, kimi gençlık, kimi insanlık tarihi kadar yaşlı, kimi henüz doğuyor ellerimize, hemhal kılmaya, mezcetmeye çalışıyoruz bugünümüzle. Peygamber oruçları, peygamber namazları, duaları. Hz İsa’dan Hz. Musa’dan, Hz. İbrahim’den, Hz. Muhammed sallahu aleyhi ve sellemden…

Bir iç çekişe dönüyor zaman. Taa en derinlerden. Bir yanımızda-yarımızda coşku, bir yanımızda-yarımızda hüzün var. Özlemlerimiz sağanak... Yeniden sabi günahsızlığımızı istiyoruz. Başucumuzda, bayramlık çocuk esvabımızın heyecanıyla uyanacağımız sabah için ne varsa bugün dolaplarımızda tümünü müjde olarak vermek istiyoruz.

Hüsrana uğrayanlardan olmamak için...

“Hz. Yusuf kuyudan çıkarılmış, tellal satış için görevde. Ortalık kalabalık, Yusuf güzel… Pazar adeta insan panayırı. İmkânı olanlar talepkâr. Yusuf için verilir kilolarla altın, Yusuf’u almak için gayret gösterir insanlar. Ve bir kadın, elinde deve kılından yapılmış altı tane yün yumağı. Yaklaşır tellala, “Ben Yusuf’a talibim” der. Tellal sorar, “Neye karşılık?” Kadın cevap verir: “Deve kılından yapılmış altı tane yumağım var. Onları verebilirim.” Tellal şaşkın, tersler kadını ve “Bu kadar altın verenler, bu büyük bedeli ödemeye hazır insanlar var, neden sana vereyim ki Yusuf’u?” diye sorar. Kadın: “Ben de biliyorum bu bedelle Yusuf’u alamam ama istedim ki buradaki insanlar bilsin, ben Yusuf’a talibim.”

Elindeki tüm serveti yün yumakları olan hikayedeki o biçare, ama samimi, ama istekli, ama yürekten talip o kadın gibiyiz. Biliyoruz bu yün yumaklarının kıymetinin olmayışını ama biz yine de bilinsin istiyoruz ki O’nun rızasına talibiz. Oruçla birlikte yeryüzündeki varlık serüvenimize, varlık sebebimize ayan oluyor zaman, perdeler açılıyor önümüzde ve zaman müşahhaslaşıp duaya kaldırdığımız avuçlarımıza doluyor. Her bir an’da Asr’a and olsun diyor ve hüsrana uğrayanlardan olmamak için tüm dünyadaki Müslümanlar zengini fakiriyle hemhal oluyoruz, hemhal olmanın hiç olmazsa niyetini taşıyoruz, talip oluyoruz. Akşam erişeceğimiz maddi sofranın önemi yok, biz gök sofralarına niyet ediyoruz.

Papalagi’den bizi ayrı tutan...

“Papalagi zamanıyla ne yapar?” diye sormuştu Tuiavii ve ilave etmişti “(…) Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden…” Samoa yerlisi Tuiavii’nin gözlemleyip tanımladığı Papalagi’den bizi ayrı tutan, duaya açtığımız avuçlarımızla zamanı çepeçevre kuşanabilme inancımız, zamanı berekete, rahmet ortamına, ötelere taşınır kılabilme tercihimiz.

“Ay’a”, “çekilip gittiğinde geceye”, “aydınlandığında sabaha”, “şafağa”, “güneşi açıp ortaya çıkaran gündüze, onu örten geceye”, “asr’a yemin olsun…” Yaratan’ın üzerine yeminler ettiği zaman, büyük günde hesap defterimiz...

Vel asr diyerek Rabb’imizin yeminini tekrar ederken haddimizi bilmemiz, hüsran yollarını görebilmemiz, Müslümanca düşünüp yaratılış gayesine uygun hareket edebilmemizden geçiyor biliyoruz.

Yüz binlerce ferdiyle bizleri bir sofranın etrafındaki aile kılan tüm zamanların, evvelimizin ve ahirimizin sahibi Yüce Rabbimize şükür ile zamanın idrakinde, zamanı kalbinden yakalayacak nice kutlu anlara…

Asra andolsun ki, gerçekten insan ziyandadır. İman eden, Salih ameller işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna...

Demet Tezcan yazdı