İslâm öncesi Türk ve İran milletleri arasındaki ilişkiler konusunda detaylı bilgi alınabilecek resmî belgeler az olmakla birlikte, Türklerle İranlıların (Farsların) daha yoğun kültürel ilişkileri, iki milletin İslâmiyeti kabul etmeleriyle başlamıştır. Türkler bu dönemde Orta Asya'dan batıya akın ederek İranlılarla karşılaştılar. Bu karşılaşma her iki kültürü de çok derin bir şekilde etkileyerek devam etmiştir.
“Türk-Fars” tabiri, genel olarak Türk kültürü ile Fars kültürünün İslâm dini etrafında oluşturduğu kendine özgü nitelikleri olan ve Balkanlardan Çin'e uzanan geniş coğrafyada hâkim kültürel yapıyı işaret etmek üzere birçok bilim adamı tarafından kullanılan bir adlandırmadır. Bu adlandırma, Balkanlar’dan Çin'e uzanan geniş coğrafyada hâkim kültürün salt İran, Arap, Türk yahut İslâm, Zerdüşt, Şaman gibi dinlerin birine ait olmadığını imâ etmekle birlikte, bu kültür ve medeniyetlerin hepsinden de motifler, unsurlar ve etkiler taşıyan bir melez kültür anlayışına dayanmaktadır. Buna göre, meydana çıkan sentezde söz konusu kültürlerin etkisi ve dozu birbirinden farklı niteliktedir.
Esasen Türk-Fars kültür coğrafyasının sınırlarını kesin olarak çizmek mümkün değildir. Ancak genel bir ifadeyle, Balkanlardan Kaşgar'a kadar geniş bir bölgede bu temel kültür'ün etkisinden bahsedilebilir. Çeşitli kaynaklarda İranlıların Orta Asya bölgesine M.Ö. 2. yüzyıldan itibaren yayıldığı nakledilmektedir. Hz. Ömer döneminde, 636 yılında Sasanilerin mağlup edilerek İran'ın İslâm topraklarına katılması, Medler, Persler ve nihayet Sasanilerle uzun yıllar buraya hâkim olan İran kültürü yerine, İslâm kültürünün yayılmasını sağlamıştır.
Sekizinci yüzyılda Abbasilerin İranlılar tarafından desteklenerek hilafet makamına getirilmesi, eski İran geleneklerini ve kültürel gücünü yeniden canlandırmıştır. Emeviler zamanında devlet merkezi olan Şam'ın yerine, eski İran kültürünün hala canlı tutulduğu Bağdat'ın, devletin yeni merkezi hâline geldiği bu süreçte, Arapça resmi dil olarak kullanılmakla beraber, Farsça terk edilmemiştir. Bunda İranlıların devlet yönetiminde, özellikle kâtip olarak istihdamları da etkili olmuştur. Fars devlet geleneğindeki birçok unsurun Abbasilerce benimsenmesi, kısa zamanda merkezi otoritenin Farslaşmasına yol açmıştır. Fakat devletin, eski İran geleneklerinin İslâm'a katılmasına müsamaha göstermemesi, kısa zamanda iç çatışmalara ve başkaldırıya sebep olmuş ve devleti yıpratmıştır. Nitekim Tahiriler, Saferiler, Sâmaniler ve Büveyhiler gibi kabilelerin Abbasi yönetiminden bağımsızlıklarını ilan etmesi, esas olarak Abbasi yönetiminin bölgedeki iktidarını kaybettiği anlamına gelmektedir.
Henüz Abbasi iktidarının devam ettiği dönemde, Arapça'nın din/dili avantajı ve Farsça'nın (Pehlevi dili) daha Sasanilerden (M.S. 1-7. yy.) itibaren edebi dili olarak geniş bir bölgede etkili olması, Türk topluluklarının bu iki kültür unsuru arasında kalmasına yol açmıştır. Özellikle Türk nüfusunun yoğun olduğu Horasan, Semerkand ve Harezm gibi bölgelerde, Farsça uzun süre hâkim dil olmuştur.
819 ile 1004 tarihleri arasında hüküm süren Sãmãniler, Farsça'yı öğrenim ve resmi yazışma dili olarak kabul ettiler. Sâmânilerin himayesiyle gelişmeye başlayan dil, İslâm öncesi dönemlerin orta Farsçasını temel alan, fakat Arapça'nın geniş kelime hazinesiyle zenginleşen ve Arap harfleriyle yazılan yeni bir Farsça'ydı. Dari Farsça'sından ve Pehlevi yazısından vazgeçen ve İslâm yazısını kullanmaya başlayan Sãmâniler, yeni Farsça'yı konuşma dili, konuşma dili ve bilim dili olarak da önemli bir yere taşımışlardır. Farsça'nın şiir dili olarak gelişmesi ve birçok din, tarihi ve edebi Arapça eserin Farsça'ya tercüme edilerek dildeki kelime hazinesinin zenginleşmesi, kısa zamanda sanat ve kültür hayatını da canlandırmıştır. Nitekim bu dönemde, Farsça'nın en büyük şairlerinden olan ve İran şairinin de ilk şairlerinden kabul edilen Rudeki ve Dakiki gibi şairler de yetişmiştir. Bu süreçte gelişen ve İslâm öncesinin Pehlevice ve Dari Farsçasından biraz farklı olan bu Farsça'ya “Müslüman Farsçası" adı verilmektedir ki bu tez, Arap harfleriyle yazılan yeni Farsça'nın artık Müslüman ve Türk hãmilerin Farsçası olduğunu ifade eder. Üstelik bu yeni Farsça'da çok sayıda Türkçe kelime de yer almaktadır.
Sãmânilerin büyük bir Türk nüfusa sahip olması, kısa bir süre sonra Türk komutanların yönetimi ele almalarına zemin hazırlamış ve bu bölgede güçlü bir Türk devleti olan Gazneliler kurulmuştur. Böylece, Abbasi döneminde kültür, sanat ve bilimin merkezi Bağdat iken, yeni devletle birlikte, kültür ve sanat merkezi olarak Gazne ortaya çıkmıştır. Türklerin kurduğu bu yeni devlet, İslâm dini, Arapça, eski İran kültürü, Farsça, Türkçe ve Türk düşünce sistemi gibi farklı unsurların oluşturduğu renkli bir kültürel yapıya sahipti. Bu farklı kültürlerden oluşan melez kültür, yaklaşık olarak bin yıl boyunca bölgedeki hãkim dil, kültür ve sanat anlayışını beslemiştir. Diğer bir ifadeyle, İran kültürü olarak tanıtılan, fakat esas olarak Türk, Fars ve Arap kültürleri ile İslâm dininin temel unsurlarından oluşan “bileşik kültür”, Türk hükümdarların himayesinde gelişmiş ve Türk devletleri tarafından geniş bir bölgeye yayılmıştır. Nitekim Sâsãni öncesi İran mitolojisini yeniden canlandırarak Fars milliyetçiliğini ateşleyen Firdevsi'nin (öl. 1020?) himaye edildiği saray da Türk hükümdarı Gazneli Mahmud'un Gazne sarayıdır.
Özellikle on birinci yüzyıldan sonra bölgedeki siyasi hakimiyetin Türklere geçmesi, yeni bir kültür akımını da doğurmuştur. Bu yüzyıldan itibaren hepsi de Türk devleti olan Karahanlılar, Selçuklular, Timurlular, Osmanlılar, Akkoyunlular, Safeviler, bu bileşik kültürü benimseyerek geliştirmişlerdir. Özellikle Karahanlılar döneminde, Kaşgarlı Mahmud'un Divãnü Lugat-it-Türk gibi bir eser yazması, Balasagunlu Yusuf’un da (Yusuf Has Hacip) “Kutadgu Bilig” adlı siyasetnâmeyi kaleme alması, Türkçenin ve Türk hakimiyetinin önemli dönüm noktasını temsil etmektedir. Kaşgarlı Mahmud'un eseri, sadece ilk Türkçe gramer veya sözlük olarak değil, aynı zamanda Türk dilinin Arapça'dan geri olmadığını ispat etmeye çalışan bir milli düşüncenin de eseri olarak değerlendirilmelidir. Orta Asya coğrafyasında genellikle Farsça yazılan siyasetnãme türü eserler, çeşitli devletlerin Farsça yazılmaları ve bürokrasilerinde Farsça'nın hâkimiyetini de sağlayan bir etkendi. Yusuf Has Hâcib'in eseri ise ilk Turkçe siyasetnãme olarak, Türk hükümdarlara yol göstermesi amacıyla kaleme alınan bir yönetim kitabi olarak önemli bir değişimi temsil etmektedir. Bu eserin aruz vezniyle yazılan ilk müstakil eser olması, aruzla Türkçe şiir yazılabileceğinin gösterilmesi bakımından dikkate değer bir tavırdır. Ancak burada Arap şiirine ait bir ölçü olan aruzun ve eski İran devlet geleneğinin bir devamı olan siyasetnãme kitabının bahis konusu olması, bizi yine melez kültür yapısı üzerinde düşünmeye sevketmektedir.
Gaznelilerin Orta Asya'dan Kuzey Hindistan’a da taşıdığı bu melez kültür, bu bölgede irili ufaklı devletler kuran Türk sultanları tarafından da sürdürülmüştür. Delhi Türk Sultanlığı'nın gelişmesi, Gazne'den sonra Lahor'da toplanan sanat, kültür ve bilim adamları için yeni bir himaye merkezini de ortaya çıkardı: Delhi sarayı. Burada farklı dillerden etkilenerek oluşan Ordu dili (Urduca), Türk-İran-Müslüman-Hindu etkilerinin kolayca birleşebildiğini ve kendine has bir kimlik oluşturabildiğini göstermektedir.
Moğol akınlarının bile bozamadığı Türk-Fars ortak kültürü, Hindistan'ın içlerine doğru yayılmış ve bu coğrafyanın karakteristik Hindu, Budist kültürüyle iç içe yaşatmıştır. İslâmiyet'in kuzeye doğru yayılması, Budizm'in bir kısım Türkler tarafından din olarak benimsenmesi ve Zerdüştlüğün de yer yer bazı İran toplulukları arasında yaşaması, bu bölgede bir dini çeşitliliğin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu zıt unsurların oluşturduğu anlayış, marjinal bir sufi grubu olan Kalenderilerin giyim, kuşam ve hayat felsefesinde açıkça görülmektedir.
Aslen Oğuzların Kınık boyuna mensup olan Selçukluların Mãverãünnehir ve Hãrezm'deki uzun mücadelelerin ardından Horasan'a girerek Sultan Mesud'u 1040 yılında Dandãnakãn'da mağlup etmeleri, Nişabur, Herât, Merv gibi Horasan şehirlerinin Selçuklu hâkimiyetine girmelerini sağlamıştır. İsfahan ve Bağdat'in da alınmasıyla, devletin sınırları daha da genişlemiştir. 1071 'de Alparslan'la Bizanslıları yenerek Anadolu'yu fetheden Selçuklular, Melikşâh zamanında (1072-1092), Orta Asya'dan Mısır'a kadar uzanan geniş bir bölgeyi hakimiyet altına aldılar. Burada üzerinde durulması gereken en önemli husus, bu denli güçlü bir devlet kuran Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçukluların Farsça konuşmaları, İranlı vezirler ve kãtipler tayin etmeleri ve hemen hemen bütün bürokrasi yapılarında İran geleneğini sürdürmeleridir. Keyaniyan sülalesinin Keyhüsrev, Keykavs, Keykubad gibi meşhur şahsiyetlerinin isimlerini lâkap olarak alan Selçuklu sultanları, saray çevresinde Türkçe konuştukları halde, İran dilini ve edebiyatını koruyup geliştirmede en az Sãmãni ve Gazneli sarayları kadar başarılı idiler: Resmi muhaberat ve bürokraside 'Amidu'l-Mulk el-Kunduri ve Nizãmu'i-Müik'ten itibaren Farsça kullanıldığı gibi, yine bu dönemde yetişen Mu'izzI, Enveri, Edib Sãbir gibi İran edebiyatinin önemli şairleri, Selçuklu sarayı tarafindan himaye edilmiştir.
Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra ortaya çıkan İldenizliler, Salgurlular, Böriler, Zengiler, Begteginler gibi Türk hãnedanlar ve Atabegler de ayni şekilde Farsça'nın gelişmesine imkãn tanıdılar. On ikinci yüzyıldan sonra kültür ve bilimde öne çıkan Buhara, Semerkant, Merv, Nişabur ye Herat gibi yeni merkezler, kültür, bilim ve sanat faaliyetleriyle dikkati çeker. Ancak Moğol hükümdarı Cengiz Han'ın 1220'de Harzemşahları yerle bir etmesiyle birlikte, yüzyıllarca kurulan bilim ve kültür merkezleri ve buradaki bilgi birikiminin temsilcileri olan âlimler ve sanatçılar da ortadan kaldırılır. Bu hâdise Farsça ve Arapça bilgi birikimini ortadan kaldırmakla, göçebe Türkler arasındaki şifahi kültürün güçlenmesine de zemin hazırlamıştır. Çoğu göçebe Türklerden oluşan ve yönetici sınıfın aksine, okur-yazar olmadıkları için Türkçe ve Türk kültürüne bağlı olan "kara budun", dervişlerin telkin ve rehberliğiyle hayata yeniden tutunmaya ve dünyanın faniliği, geçiciliği, doğruluk, iyilik, hakşinaslık, vicdan, merhamet gibi temalardan kurulu Türkçe şiir sayesinde yeni bir kültürel atmosferle kuşatılmıştır. Bu belgelerde İslâm diniyle ilgili çalışmaların ve özellikle de Sünni fıkhının kuvvetlenmesi, Yesevilik, Nakşbendilik gibi tarikatlerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır.
Babür'ün kuzey Hindistan'ı fethetmesinden sonra, Delhi yeniden önemli bir merkez olarak ön plana çıkar. Buradaki köklü Hindu kültürünün ve dil, edebiyat, sanat geleneğinin etkisinde kalan Babür'ün halefleri, bin asır sonra Türkçe yerine, Hint düşüncesiyle İran şiirinin izdivacından oluşan yeni bir şiir tarzı geliştirmişlerdir."Sebk-i Hindi" (Hint tarzı) adı verilen bu şiir analizi, söz konusu melez kültürün yeni bir coğrafyadaki serüvenini temsil eder.
Moğollardan sonra da siyasi, etnik ve dini çatışmalara sahne olan Orta Asya coğrafyasının farklı bölgelerinde, İlhanlılar, Celayirliler, Muzafferiler, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular gibi birçok devlet kurulmuştur.
Timurluların sanatı ve bilimi himâye etme siyasetleri, bu bölgede Çağatay edebiyatını güçlendirmiş ve Ali Şir Nevâi, Hüseyin Baykara gibi devlet adamlarının ve hükümdarların çağatay Türkçesi'yle şiir yazmalarına vesile olmuştur. Bu dönemden itibaren Türkçe geniş bir bölgede şiir dili olarak gelişmesini sürdürmüştür.
Anadolu’da beyliklerden kurulan siyasi yapının zamanla birleşerek güçlü bir devlet hâline gelmesiyle birlikte, Kayı boyuna mensup olan Osmanlılar, bölgede kurulan diğer Türk devletlerinin aksine, Türkçe ve Türk kültürüne öncelik vermişlerdir. Daha on dördüncü yüzyıldan itibaren Anadolu’daki Türk beyliklerinin Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye tercüme edilmesine destek olmaları ve sanatçıları bu yönde teşvik ederek caize ile ödüllendirmeleri, Türkçe'nin işlenmesi, gelişmesi ve Arapça ve Farsça karşısında güçlenmesini de sağlamıştır.
Orta Asya, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Timurlu, Karakoyunlu ve Akkoyunlu gibi devletlerin hâkimiyetine girmiştir. İran'da hâkimiyeti ele alan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan da bir Türk'tür. Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinin bünyesindeki yönetici sınıf ve halk, genel olarak göçebe Türk boyarına mensup oldukları için Türkçeye ve Türk kültürüne daha bağlıydı.
On beşinci yüzyılda Türklerin geniş bir coğrafyaya hâkim olması, aralarındaki siyasi çekişmeleri de hızlandırmıştır.
Şah İsmail’in İranda Şiiliği siyasi bir güç olarak kullanması, Timurlular, Özbekler (Şeybanlılar) ve Osmanlılar gibi Sünni akideye sıkı sıkıya bağlı Türk devletleriyle düşman hâline gelmesine ve onlarla sık sık savaşmasına sebep olmuştur. Bu dönemde kültür ve sanatta da melezlik devam etmektedir. Osmanlılarda İran şiir geleneğinin etkisinde gelişen divan şiirine mukabil, Farsça'nın daha etkili olduğu İran sarayında Şah İsmail, Türkçe şiir yazmaktaydı. Şeybanlılar, Özbek Beylerinin ve Babürlülerin geniş bir coğrafyada oluşturdukları Çağatay edebiyatı da aynı şekilde İran şiir geleneği çerçevesinde olmakla beraber Türkçe idi. İslâm'ın temel değerlerine, İran şiirinin mecaz ve mazmun sistemine dayalı Türkçe şiirin gelişmesi de yine bu "melez kültür” anlayışı çerçevesinde izâh edilmektedir. Esasen Timurlular, Şeybanlılar ve Babürlülerin hemen hemen bütün edebi eserlerini Türkçe yazma konusundaki tavırlarını Anadolu coğrafyasında Osmanlılar sürdürmüşlerdir. Osmanlı Türkleri, İran şiir geleneğinden etkilenmekle birlikte, Türkçe şiir yazmayı tercih ederek Türk dilinin gelişmesine ve zenginleşmesine büyük katkıda bulunmuşlardır.
Sonuç olarak, Sâsâni Devleti'nin dağılmasından sonra, yaklaşık on yüzyıl boyunca Farsçayı yaşatan, Farsça yazanları himaye eden ve Farça ile meydana getirilen edebi ürünlerin zengin bir edebiyat oluşturan devletlerin hemen hemen tamamı Türklerin kurduğu devletlerdir. Bu da Orta Asya coğrafyasının kültürel çeşitliğini ve mükemmeI kültür sentezini gösteren önemli bin göstergedir. İran edebiyatının temel taşları kabul edilen Rüdeki'nin Semerkand'da, Nizâmi'nin Gence'de, Senâi'nin Gazne'de, Mevlana'nın Konya'da, Emir Hüsrev ve Bidil'in Delhi'de, Molla Câmi'nin de Herãt'ta medfun olması, bu geniş Türk coğrafyasında Fars edebiyatının himayesini cok güzel yansıtmaktadır.
Yazımızı, Kâşgarlı Mahmud’un konuyla ilgili bir sözüyle bitirelim. Eski Türkçe’de "tat" kelimesi hem "Fars", hem de "silah üzerindeki pas" anlamına gelir. Kâşgarlı Mahmud ayrılmaz Türk-Fars ilişkilerini (kültürlerini) esprili bir şekilde şöyle özetlemiştir:
“başsız börk bolmas (Başsız şapka olmaz)
tatsız Türk bolmas (Fars'sız/passız Türk olmaz)”