Bağdat 1508 yılında Safevilerin eline geçmişti. Şehrin ticaret yolları üzerinde bulunması, uzun zaman Abbasi halifelerinin merkezi olması Osmanlı açısından önemini daha da artırmaktaydı. Avrupa’yı ekonomik bakımdan baskı altına almak isteyen Osmanlı, Anadolu ve Karadeniz ticaret yollarını kontrolüne geçirmiş, Basra’dan Bağdat’a oradan da Suriye’ye uzanan yolları hâkimiyeti altına almaya çalışmıştı. Bu sırada Irak’ın kuzey bölgesi Osmanlı’ya aitti. Orta ve güney kesimlerinde yaşayan Arapların önemli bir kısmının Şii olması Safevi tesirini kolaylaştırmaktaydı. Bağdat Valisi Zülfikar Han, İran şahı ile arası açıldığından 1529 yılı başlarında Kanunî adına hutbe okutup para bastırmış, şehrin anahtarlarını da İstanbul’a yollamıştı. Bunun üzerine İran şahı ordusuyla Bağdat’a gelerek Zülfikar Han’ı idam ettirmiş, yerine de Tekeli Mehmet Han’ı vali tayin etmişti. Bu sırada Kanunî dördüncü sefer-i hümâyûnu için Viyana yollarında bulunmaktaydı. Osmanlı’nın Batı’da bulunması İran’a geçici bir üstünlük sağlamış gibi oldu. İki yıl sonra ise bu defa İran’ın Azerbaycan Valisi Ulama Han Osmanlı’ya sığındığında kendisine beylerbeyilik ve paşalık verilmiştir.
Bölgedeki askerî hareketliliğe sebep esas hadise ise o sırada Osmanlı hâkimiyetindeki Bitlis ve çevresi hâkimi Şeref Han’ın topraklarının İran toprağı olduğunu ilan ederek şahtan yardım istemesidir. Bu hadise Osmanlı’ya ait bir toprağın başka bir devletin eline geçmesi manasına geldiğinden, gerekli tedbirler alınmış ve İran üzerine sefere karar verilmiştir. 21 Ekim 1533’te İstanbul’dan hareket eden Veziriazam İbrahim Paşa, kışı İran topraklarına yakın bir yerde geçirdi; böylece İran’ın hareketleri sınırlandırılmak ve devletin bu konudaki ciddiyeti gösterilmek istendi. Van ve çevresi alınarak Van Gölü bir İç göl hâline getirildi. 11 Haziran 1534 tarihinde Kanunî Sultan Süleyman altıncı sefer-i hümâyûnu olan ve kaynaklarda ‘Irakeyn Seferi’ olarak adlandırılan sefere çıktı. Konya, Erzincan yoluyla Erzurum’a geldi. Şehir 1502 yılında Şah İsmail’in eline geçmiş, ahali kılıçtan geçirilmiş, çevredeki aşiretler de İran’a götürülerek iskân edilmişti. Sultan, uzun zamandan beri kimsenin yaşamadığı bu güzel şehrin yeniden imar, inşa ve iskanı için gerekenlerin yapılmasını istedi. Padişahın doğu bölgesine yaklaşması, çevredeki emirlerin gözünü korkutup mukavemetini kırdığından, bunlar kendiliklerinden Osmanlı hâkimiyetini tanımaya başladılar. 13 Temmuz’da Osmanlı ordusu Tebriz’e girdi. Daha sonra veziriazam ve padişahın komutasındaki ordular birleşti. 29 Ekim’de Hemedan’a gelindi. Bunun üzerine İran’ın Bağdat valisi, şehrin artık savunulmasının mümkün olmadığını görerek Bağdat ve çevresini boşaltarak İran taraflarına gitmiştir.
Tebriz-Bağdat yolu 1 ay 24 günde kat edilmiştir. Sadrazam İbrahim Paşa’nın öncü kuvvetleri 28 Kasım 1534’te Bağdat’a girmiştir. Paşa, şehrin yağmalanmaması için gereken tedbirleri almıştır. Kanunî şehrin alındığı müjdesini getirene 500 duka bahşiş verdi. 30 Kasım’da ordusuyla şehre giren padişah, şehirdeki İslâm büyüklerine ait bütün mezar, kabir ve türbeler ile vakıf eserlerinin tamir edilmesini istedi.
Dönemin ünlü şairi Fuzulî 70 beyitlik meşhur kasidesini Kanunî’ye takdim etmiş ve Osmanlı yönetimine geçmesine “Geldi burc-i evliya’ya Pâdişâh-î nâm-dâr” mısraıyla (941=1534) tarih düşürmüştür. Bu şanlı padişaha her biri parlak birer eser olan 5 ayrı kaside takdim etmiş, bu cihangir Osmanlı padişahını methederek fethini alkışlamıştır.
Bağdad’ın fethinden sonra Osmanlı tâbiiyetine giren Fuzûlî’ye Kanunî Sultan Süleyman yakın alaka göstermiş ve maddî bakımdan oldukça fakir olan Fuzûlî’ye vakıf gelirlerinden günde 9 akçalık bir tahsilat bağlatmıştır.
İran’ın Tebriz’i yeniden alması ve Van Kalesi’ni muhasara etmesi üzerine padişah ve ordu-yu hümâyun 1 Nisan 1535 tarihinde Bağdat’tan ayrılmıştır.
Fuzûlî’nin Kanuni Sultan Süleyman’a methiyesi olan Kasidesi (Farsçası)
Kaside Der-Sitayiş-i Sultan Süleyman
Fâ i lâ tûn / fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lün
Çıhdı yaşıl perdeden ‘arz eyledi ruhsâr gül
Sildi mir’ât-ı zamir-i pakden jengar gül
Câm dut saki ki gül-bünler gül izhâr itdiler
Sen dahi bir gül-bün-i ra’nasın it izhâr gül
Geldi ol dem kim ola izhâr-ı hikmet kılmağa
înşirâh-ı şadr ile şadr-i şaf-i ezhâr gül
Yetdi ol mevsim ki açmağa gönüller mülkini;
Ola gül-şende reyâhin hayline ser-dâr gül
Âdem isen bağ seyrin eyle bu mevsimde kim
Bağı reng ü büy ile kıldı behişt-âsâr gül
Çâr-sü-yı bağ seyrânı bugün merğübdur
Kim şüküfe anda şarrâf oldı vü ‘attâr gül
Çıhmış iken bezm-i gül-şenden yine ‘avdet idüb
Câm-ı mey sundurdı ehl-i tevbeye tekrâr gül
Habsden Yusuf çıhup Sultân-ı Mışr olmuş kimi
Oldı açup ğoncesin ârâyiş-i gül-zâr gül
San Züleyhâ halvetidür gonca-i der-beste kim
Çıhdı andan dâmen-i çâkiyle Yüsuf-vâr gül
Çak olub bulmuş şafa bâd-ı seherden sanasın
Baddur Cibril ü kalb-i Ahmed-i Muhtâr gül .
Şeb-nem-i gül-zar-ı ruhsar-ı Rasulü’llah’dur
Neşr-i ‘ıtriyle kılur her dem anı iş’âr gül
Dürr-i şeb-nem şaçdı rengin berglerden her taraf
Lal-i handan itdi hûblar kimi gevher-bâr gül
Şüret-i hâline hayran eyledi ‘arifleri
Açdı ‘irfan ehline gencine-i esrar gül
Sebze üzre gezdürür bâd-ı şabâ gül bergini
Sanki sebze âşmândur kevkeb-i seyyar gül
Kıldı pinhan goncenün lu’b ile gözden hokkasın
Bulmak olmaz hiç reng ile zihî ‘ayyâr gül
Yüz çevürmiş hardan ayrılmak ister bî-sebeb
Mün’am-i nâkes kimi aslından eyler ‘âr gül
Hâr-ı gayret n’ola ger sancılsa gül-bün bagrına
Ayrılup andan olur hem-şohbet-i agyar gül
Yiridür odlara yansa hasret ile hür kim
Andan alur zıb ü zînet gayre olur yâr gül
Bî-vefalığ ‘âdetin dutmış anunçündür bu kim
‘Ömrden olmaz cihan bağında ber-hurdâr gül
Hansıbülbülkanı dutmuş bilmezem kim muttasıl
Geh esîr-i hâr olur geh mübtelâ-yı nâr gül
Seyr-i bağ itdüm seher gördüm açup mecmu’asın
Hıfz idüp bu matla’ı eylerdi istihzar gül
‘Aşık olmuş hüsnüne ey serv-i hoş-reftâr gül
Çâk çâk itmiş senünçün sîne-i efgâr gül
Gül ne nisbetdür sana senden ana yüz fark var
Sen büt-i perde-nişînsen şâhid-i bâzâr gül
Eyle pinhân eylemiş göğsinde sırr-ı ‘ışkunı
Kim ayagından asarlar eylemez izhâr gül
Tûtiyâ-yı çeşm içün her subh-dem yollar dutup
Hâk-i dergâhun sabâdan eyler istifsar gül
Seyr-i gül-zâr itdüğün peyk-i sabâdan fehm idüp
Genc-i zer kılmış müheyya kılmağa îsâr gül
Berg-i güller sanma rengin hıştler cem’ eylemiş
Çekmeğe ol genc-i zer hıfzına bir dîvâr gül
Tâ serîr-i sebzeyi depretmeye tahrîk-i bâd
Sâyesinden urdı her levhine bir mismâr gül
Her seher gül-zâr levhine çeker yüz dâ’ire
Gâlibâ minkâr-ı bülbülden alur pergâr gül
‘Ayş içün gül-şen şeb-istânnın münevver kılmağa
Her ağaçda asdı bir kandil-i pür-envâr gül
Munca kandili furuzan eyledi amma ne sud
Dûd-ı dilden kıldı bülbül rüzgârın târ gül
Dâr-ı dünyâyı fezâ-yı cennete dönderdi lik
Gonce kimi bülbüle dünyâyı kıldı dar gül
Bir zebân-ı hâldur her yaprağı fehm itseler
Perde-dâr-ı hâk olanlardan virür ahbâr gül
Bülbülün zar itdüği feryâdlar te’sîridür
Bî-sebeb h’âb-ı ‘ademden olmamış bîdâr gül
Bâğ-bân Sultân-ı ‘âdil devridür tenbîh kıl
Urmasun gül-zâra âteş zulm idüp zinhar gül
Cevr eliyle ğonce-veş pîrâhenin çak itmesün
Cünbiş-i nâ-mu’tedilden kılsun istiğfar gül
Yohsa nâ-geh suret-i hâli olur Sultân’a ‘arz
Kahra uğrar muktezâ-yı vaz’-ı nâ-hem-vâr gül
Ol gül-i bâğ-ı hilâfet kim bahâr-ı devleti
‘Alem-efruz olalı görmez cefâ-yı hâr gül
Oldı devrinde hevâ mahbûs-ı zindân-ı habâb
Gâliba görmiş hevadan şemme-i âzâr gül
Berg-i gül gezdürmez oldı mahmil-i bâd-ı şabâ
Haddi yoh kim çekdüre bâd-ı sabâya bâr gül
Sarsar-ı kahr-ı cihan-sûzından âgâh olalı
Açmaz oldı büstân-ı fitne-i eşrâr gül
Halvet-i lutfınadur nur-ı dil-i mü’min çerâg
Gül-şen-i kahrınadur dâg-ı dil-i küffâr gül
Şah-ı dîn Sultân Süleymân-ı sa’adet-mend kim
Kesb ider hulk-ı hoşından nüzhet-i etvâr gül
Başa salmış mihrini rûz-ı ezelden çarh-ı pîr
Eyle kim gül-ruhlar eyler zînet-i destâr gül
İnkılâb-ı devrden bulmazdı her giz ihtilâl
Alsa andan hükmine fermân-ı istimrâr gül
Zevk bâzârında bulmazdı bu reng ile revâc
İtmeseydi nakş-ı mührin sikke-i dinar gül
Olmag içün mutrib-i bezmi dutup bir dâ’ire
Öğrenür her şubh bülbülden fen-i edvar gül
Matbah-ı cûdına kim dûdına sünbüldür gulâm
Hâr-keşlik şan’atın dutmış değül bî-kâr gül
Kurtulur feth itdügi kişver belâ-yı fitneden
Kim açıldukda tikenden aynlur nâ-çâr gül
Şerh idüp sûsenlere evsâf-ı hulkın gezdürür
Gonceden her şubh açup gül-şende bir tûmâr gül
Katre-i şeb-nem midür ya el açup sa’il kimi
Hâzin-i lutfından almış lü’lü-i şeh-vâr gül
Koymayup devrinde viran kâr-gâh-ı gül-büni
Bir ayağ üzre durup olmuş ana mi’mâr gül
‘Adli eyyâmında şeb-nem sanmanuz kim bülbülün
Ahçasın koynında hıfz itmiş olup gam-hâr gül
Dâmen-i pâkiyle ol behcet-fezâ-yi mülkdür
Ger cihan bağında cennet güllerinden var gül
Vaz’-ı ‘âlemden felek maksûdı oldur kim olur
Beslemekden hârı manzûr-ı ulül-ebsâr gül
Ferrine virmez halel hâr ile kılmak iltifat
Zîb ü zînet virdüğiçün hâre olmaz h’âr gül
Mîve ol sultân-ı ‘âdildür nihâl-i devlete
Sâbıkâ gelmiş selâtîn-i felek-mikdâr gül
N’ola ger sabıklar oldıysa fenâ oldur garaz
Mîve gösterdükde tökmek resmdür eşcâr gül
Kıl Fuzulî medhin ol şâhun ki bâğ-ı medhinûn
Bülbüli olurdı bulsa kuvvet-i güftâr gül
Gerçi yohdur i’tibârun medhin it izhâr kim
‘Adet-i devr-i zamândur hâre olmak yâr gül
Var ümîdüm nice kim resm-i medar-ı dehrdür
Yılda bir kez ‘âleme ‘arz eylemek dîdâr gül
Feth bağında ana her dem hilâf-ı bâğ-ı dehr
Taze taze aça lutf-ı Izid-i Cebbar gül
Sultan Süleyman’a övgü kasidesi (Türkçesi)
- Gül, yeşil perdenin arkasından çıkıp yanağını gösterdi. Böylece temiz gönül aynasının pasını sildi.
- Ey sâkî! Kadeh tut. Çünkü gül ağaçlan güllerini gösterdiler. Sen de güzel bir gül ağacısın; gülünü göster.
- Hikmet göstermek için gülün, göğsünü açarak çiçekler sırasının en ucunda yer aldığı zaman geldi.
- Gönüller ülkesini fethetmeye, bu mevsimin gelmesi yetti. Gül, artık gül bahçesindeki çiçekler topluluğuna kumandan olsun.
- Eğer insan isen bahçeyi bu mevsimde gez, seyret. Zira gül, bahçeyi çeşitli renkler ve kokularla cennete benzetti.
- Bugün bahçenin dört bir yanını gezip seyretmek oldukça güzeldir. Çünkü orada çiçek sarraf, gül de attar (koku satan, kokucu) oldu.
- Gül, gül bahçesindeki meclisten çıkıp gitmiş iken, tekrar geri döndü ve tevbe etmiş olanların tevbesini bozdurarak kendine kadeh sundurdu.
- Hz. Yusuf’un hapisten çıkıp Mısır’a sultan olması gibi gül de goncasını açıp gül bahçesinin süsü oldu.
- Kapalı gonca, sanki Hz. Yusuf un Züleyha ile bir arada kaldığı oda gibidir. Zira gül oradan Hz. Yusuf gibi eteği yırtılmış olarak çıktı.
- Gül, saba rüzgârının etkisiyle parçalanıp ferahlık bulmuş bir halde açıldı. Sanırsın ki rüzgâr, Cebrail; gül de Ahmed-i Muhtar olan Hz. Muhammed’in kalbidir.
- Gül, sanki Allah’ın Resulü’nün, gül bahçesi gibi olan yanağındaki bir çiğ tanesidir. Yaydığı kokuyla her an onu hatırlatır.
- Gül, renkli yapraklarından her tarafa çiğ incileri saçtı. O, güzellerin gülen dudakları gibi inciler dağıtır.
- Gül, irfan sahiplerine sırlarının hazinelerini açarak onları, kendi haline hayran etti.
- Sabâ rüzgârı, gülün yaprağını yeşillikler üzerinde gezdirir. Sanki yeşillik, gökyüzüdür; gül de orada dönüp duran bir yıldız.
- Gül, oyun yaparak goncanın hokkasını gözlerden gizledi. Çeşitli şekillerin içinde onu bulmak mümkün olmaz. O gül, ne kadar hilekârdır.
- Gül, dikenden yüz çevirmiş, sebepsiz yere ondan ayrılmak ister. Sonradan görmüş cimri birisi gibi o da aslından utanır.
- Gül ağacının bağrına kıskançlık dikeni saplansa çok mu? Çünkü gül, ondan ayrılmış, başkalarıyla arkadaşlık eder.
- Diken, hasretle ateşlere yansa yeridir. Çünkü gül, bütün güzelliğini ve süsünü ondan alır, fakat başkalarına yar olur.
- Gül, vefasızlığı âdet edindiği için ömür bakımından dünya bahçesinde mutlu olamamıştır.
- Gül, hangi bülbüle karşı işlediği cinayetten dolayı şaşırmıştır bilmem; durmadan bazen dikene esir olur; bazen de ateşe tutulur.
- Seher vaktinde bahçeyi gezdim. Orada gördüm ki gül, mecmuasını açmış, bu matlası ezberleyerek hazırlanıyordu.
- Ey güzel yürüyüşlü servi (boylu güzel)! Gül, senin güzelliğine âşık olmuş. Hatta o, yaralı göğsünü senin için parça parça etmiştir.
- Gülün sana benzetilmesi ne mümkün? Seninle onun arasında yüz fark vardır. Sen, perdenin arkasına oturmuş (iffetli) bir güzelsin; o ise güzelliğini herkese gösteren meydan güzelidir.
- Gül, senin aşkının sırrını göğsüne öyle gizlemiş ki ayağından asarlar, onu, yine de açıklamaz.
- Gül, her sabah vakti, yollara düşüp gözüne sürme yapmak için sabâ rüzgârından senin dergahının toprağını sorar.
- Gül, senin gül bahçesinde gezindiğini sabâ rüzgârının habercisinden anlamış ve senin ayağına saçmak için altın hazinesini hazırlamış.
- Sakın gülün yapraklarını, altın hazinesini korumak için duvar yapmak üzere gülün topladığı renkli tuğlalar sanma.
- Rüzgârın iteklemesi yeşilliklerin tahtını oynatmasın diye gül, onun her tahtasına gölgesinden çivi çakmıştır.
- Gül, her sabah gül bahçesinin levhasına yüzlerce daire çizmektedir. Galiba gül, bunu yapmak için bülbülün gagasını pergel olarak kullanmaktadır.
- Gül, gülüp eğlenmek üzere gül bahçesinin gecesini aydınlatmak için her ağaca çok aydınlatıcı kandiller astı.
- Gül, bunca kandili yaktı ama, ne fayda? Öbür taraftan gönül (ateşinin) dumanından bülbülün gününü karanlık hale getirdi.
- Gül, dünya yurdunu cennet semasına çevirdi; fakat gonca gibi bülbüle de dünyayı dar etti.
- İnsanlar anlayabilseler, aslında gülün her yaprağı toprakla örtülenlerden (ölenlerden) haber veren birer hal dilidir.
- Gülün yokluk uykusundan uyanması, sebepsiz yere değildir. Bu, bülbülün feryad ederek ağlamasının tesiriyle olmuştur.
- Ey bahçıvan! Bu devir, adaletli bir sultanın devridir. Tenbih et de gül, zulmederek gül bahçesini ateşe vermesin.
- Gül, kendi kendine eziyet ederek gonca gibi gömleğini parçalamasın. O, öyle yapacağına dengesiz davranışlarından tevbe istiğfar etsin.
- Yoksa gülün durumu, derhal sultana arz olunur da uygunsuz hareketlerinden dolayı halinin gerektirdiği şekilde cezaya uğrar.
- (O Sultan) hilafet bağının gülüdür, onun devletinin baharı dünyayı aydınlatmaya başlayandan beri gül bile dikenden dolayı cefa çekmez.
- Onun devrinde hava, su kabarcıklarının içine hapsedildi. Galiba gül de havadan birazcık incindi.
- Sabâ rüzgârının sepeti, artık gül yaprağı gezdirmez oldu. Zaten gülün, saba rüzgârına yük taşıtmaya hakkı yok.
- O padişahın cihanı yakan kahrının şiddetli rüzgârından haberdar olalıdan beri şerlilerin fitne bahçesinde gül açmaz oldu,
- Müminin gönlünün nuru, onun lütfunun gerçekleştiği odanın mumudur. Kafirlerin gönül yarası da onun kahrının gül bahçesinin gülüdür.
- Dinin padişahı mutluluk sahibi Sultan Süleyman ki onun güzel huyundan gül, neşe ve ferahlık elde eder.
- Gül yüzlü güzellerin, gülü başlarındaki örtüye süs yaptıkları gibi ihtiyar gökyüzü de güneşi ezelden beri en yükseklere çıkarmıştır.
- Eğer gül, o padişahtan zamanın hükmüne karşı devamlılık fermanı alsaydı, zamanın değişmesiyle asla bozulmazdı.
- O padişah, altın paranın üzerine vurulan mührünün süsünü gulden yapmasaydı, o, bu renkleriyle bile eğlence pazarında itibar görmezdi.
- Gül, o padişahın meclisinin çalgıcısı olmak için her sabah bir halka meydana getirerek bülbülden musiki sanatını öğrenir.
- Sünbül o padişahın cömertlik mutfağının dumanına köledir. Aslında gül de işsiz güçsüz değildir; o, onun sarayının mutfağında yakılmak üzere diken taşıyıcılığı yapmaktadır.
- O padişahın fethettiği ülke, tıpkı gülün açıldıkça çaresiz olarak dikenden ayrıldığı gibi fitne belasından kurtulur.
- Gül o padişahın huyunun niteliklerini susamlara açıklamak için her sabah goncadan bir parça alıp gül bahçesinde gezdirir
- Gül, bir çiğ tanesi midir? Ya da dilenci gibi el açıp, o padişahın lütuf hazinedarından iri ve iyi cins bir inci tanesi mi almıştır?
- Gül, o padişahın devrinde bir ayağının üzerinde durup mimarlık yaparak gül ağacının iş yerini viran bırakmamıştır.
- Gül, onun adaletle hükmettiği günlerde bülbüle üzüntüsünü paylaşan bir arkadaşlık yaparak, onun parasını koynunda saklamıştır. (Gülün üzerindeki odur). Onu, çiğ tanesi sanmayın.
- Her ne kadar dünya bahçesinde cennet güllerinden gül varsa da o padişah, namus ve şerefiyle ülkenin güzelliğini artırmıştır.
- Feleğin, dünyada mevcut olanları ortaya koymaktan maksadı, dikeni besleyerek gülün elde edilebildiğini basiret sahiplerinin gözleri önüne sermektir.
- Gülün dikene İltifat etmesi, onun değerine gölge düşürmez. Ayrıca dikene güzellik ve süs verdiği için de hakir görülmez.
- Devlet fidanının meyvesi, o adaletli sultandır. Ondan önce gelip geçmiş, gökyüzü kadar yüce padişahlar, o meyveyi yetiştiren çiçektir.
- Daha önceki sultanlar yok olduysa ne olmuş? Meyvelerin ortaya çıkmasıyla ağaçların, çiçeklerini dökmeleri normaldir. Asıl maksat da budur.
- Ey Fuzûlî! O padişahı öv. Eğer gül, kendinde söz söyleme gücünü bulabilseydi, onun övgü bahçesinin bülbülü olurdu.
- Gerçi senin bir değerin yok ama, yine de ona olan övgünü açığa vur. Gülün dikene dost olması, geçip giden zamanın bir âdetidir.
- Nasıl gülün, yılda bir kez de olsa yüzünü dünyaya arz etmesi, zamanın bir gün insanın imdadına yetişeceğinin bir alameti ise benim de (zamanla yüzüme bakılacağına) ümidim var. (“Yeryüzünü bir beşik, dağları -onun için- birer kazık yapmadık mı?” Nebe Suresi)
- Dünya bahçesinin aksine Cebbar olan Allah’ın lütfu, onun için fetih bahçesinde taze taze güller açtırsın.