İnsandan topluma, toplumdan varlığa giden tek çizginin farklı isimleridir onlar. Aynı vatanın farklı şehirleri aynı ağacın farklı çiçekleri gibidirler. Kandillerimizin sönmeye yüz tuttuğu zamanlarda onlar kandillerin kıvılcımlarına nefes olmuş, asırlar öncesine dayanan şiir kültürümüzün köklü ağacı kurumaya durduğunda onların kaleminde ve kelimelerinde şiir yeniden çiçeğe durmuştur. Bir başka çiçek verir şiir onların mısralarında. Bir başka yeşerir, boy verir; bir başka rayiha salar etrafına. Meyve vereceği zaman ayrı, solup gideceği zaman apayrı bir farklılıkla yapar yapacağını.
Fuzûlî’de bir başkadır şiirin çiçeğe duruşu. Aşina olunanın aksine Peygamberi gül ile değil daha evvel duyulmamış ve alternatifsiz bir tarif olan “su” ile özdeşleştirir. Kerbela çöllerinde filizlenmiş Fuzûlî’nin sözlüğünde su; temizliktir, arınmaktır, rahmettir, berekettir ve en çokta yokluğunu çektiği şeydir. 32 beyit boyunca susuzluktan çatlayan insanın suya olan özlemi ile inler Fuzûlî. O kadar ki ateşte dövülürken hançere içirilen iki damla hayat suyuna bile muhtaçtır. Ucundaki çelikte barındırdığı bir nebze suyun varlığından okların göğsünü hedef almasına dahi razıdır. Zira o hayat suyu Fuzûlî’nin lügatinde muradına ermek, Allah’ın Resulüyle can bulmak ve O’nun (s.a.) şefaatine nail olmaktır.
Fuzûlî gibi hayatın özünü aramakla geçirmiş bir çiçekte durmanın ardından bir sonraki süreç, Tanzimat’ın ilanı ile şiirdeki dökülmenin habercisi olmuştur. Yönümüzü Batı’ya döndüğümüz, tek kurtuluş reçetesi olarak Batı’yı gördüğümüz bir devirde, kelimeleriyle oynanmış edebiyatımızın arka sahnesinde Müslüman değerlerinin ilk tamircisi olma görevini, Asım’ın neslinin de ilk habercisi olan Mehmet Âkif üstlenmiştir.
Fuzûlî’nin yaşadığı, fetihlerle gelen müreffeh bir çağa karşılık toprak kayıplarının yaşandığı ve İslâm coğrafyasının parçalandığı bir çağı soluyan Âkif, Peygamberi (s.a.) bir kurtuluş reçetesi olarak edebiyatımıza sokan ilk isim olmuştur. Çiçeğe duran şiirlerinde şahsi bir şefaat istemenin daha ötesinde Allah’ın Resulünü (s.a.) istimdada, toplumsal bir kurtuluşa çağırmaktadır. Yaşadığı, İslâm kokan şehrin kodlarıyla yetişmiş; hayatı şiire, şiiri hayata sığdırmıştır. Şair olduğu kadar mütefekkir, mütefekkir olduğu kadar aksiyon adamı olan; bedelini ödediği mücadelede saf dışı tutulmak istenen Âkif, yürütülen tüm unutturulma, yok sayılma politikalarına rağmen Müslüman bir şair, bir karakter adamı olarak topluma çiçeğe duran şiirleriyle ayrı, günümüze kadar ışık tutan karakteriyle ayrı kök salmış, Müslümanların kalbinde ve zihninde mücadelesini sürdürmeye devam etmiştir.
Mehmet Âkif’in kaleminde yeniden çiçeğe duran şiir, Necip Fazıl’ın mısralarında tohum vermeye başlamıştır. Dini ifade etme yollarının bile tıkatıldığı yıllarda bir idrak, bir uyanış noktasında Necip Fazıl, Türk edebiyatının temel taşlarından biri olmuş, Doğu’ya sırtını dönen benliğini yitirmiş Müslümanlara “Büyük Doğu” ismindeki dergiyi çıkararak yeniden filizlenmenin muştusunu vermiştir. Cesur kalem olmanın, kalemin zekâtını vermenin, solmak üzere olan bir çiçeği hayata tutundurma çabasının adeta prototipini sunmuştur bize. Satırlarında “gaye insan, ufuk peygamber” diye tanımladığı Allah Resulü (s.a.), onun gönül dünyasında sadece İslâm medeniyetinin kurucusu değil aynı zamanda kendi yaşadığı yüzyılda manevi varlığı ve inanç mirasıyla kurtarıcı bir kılavuzun hamisi, insanı ruhen yıkıldığı yerde yeniden inşa eden mutlak bir inkılabın sahibidir. Necip Fazıl’ın kurduğu Büyük Doğu’nun ocağında pişen, naatların diriliğini kaybettiği bir zamanda kalemiyle usul usul gelmiş ve gitmiş, ufkunda şiirin çiçeğe durduğu bir isim daha vardır: Türk edebiyatında yeni bir kavrayışın, gelecek tasavvurunda diriliş neslinin habercisi Sezai Karakoç.
Esasen soyut şiir anlayışına yakın görünse de İslâm tarafıyla Allah’ı, Resulünü (s.a.) ve O’nun (s.a.) ölçülerini şiirinde merkeze alan yanıyla tüm akımlardan ve sığ ideolojilerden sıyrılır Karakoç. Kelimelerle var olmanın, dizelerle inşa etmenin idrakine vardığı için o dönem bir okul görevini üstlenen dergisine de “Diriliş” adını verir. Çiçeğe duran şiirinde ise Peygamberin (s.a.) gelişini “en yeni bir Nuh tufanı” olarak betimler. Onun tasavvurunda insanlığa tüm ışıkları yüklenerek gelen Peygamber, insanın ufkudur; şairin dağı olarak nitelediği naat yazmak ise şiirin ufkudur.
Bahsi geçen zatlar dışında nice kimseler vardır ki kalemiyle bir çiçeğe can suyu olmanın mücadelesini vermiş, tahrif edilmiş zincirin kopan halkalarını tamir etmeye çalışmışlardır. İnsanların ruhlarındaki kırılmışlıkları, zihinlerindeki kavram kargaşalarını onarmış, örnek duruşlarının bedelini bedellerin en çeşitlileriyle ödemişlerdir.
Bizler, Karakoç’un çağlar ötesinden Mehmet Âkif’e seslenişinin üst perdesinde bugünün doğurduğu tüm yetimliğimiz, susuzluğumuz ve kuraklığımızla her birine ayrı ayrı nidada bulunuyor ve şöyle söylüyoruz:
“Boşuna yaşamadınız, boşuna savaşmadınız ve boşuna ölmediniz.”