Hemen herkesin duymuşluğu vardır: Eski âlimler baba eserler ortaya koymuşlar, sonrakiler onları anlayamayacak bir fakrüzarurete düşünce, bu baba metinleri zarzor anlayabilen birkaç âlim ‘şerh’ ederek anlaşılır kılmaya çalışmış; gel zaman git zaman bu şerhlerin dahi anlaşılamayacağı mahut zamanlara erişilmiş ve şerhlere ‘hâşiye’ler yazılarak daha anlaşılır, hazmı kolay hâle getirilmiş; açıkça söyleyelim basitleştirilmiş hatta güdükleştirilmiş.
Şerh-hâşiye meselesinde hemen her kulağa doldurulmuş (her zihne sokuşturulmuş) düşünceler bu merkezdedir. Bu arada şerh ve hâşiye kavramlarıyla alâkalı ihtisar-muhtasar ve telhis gibi kavramlar da vardır ki, zihinlerimiz -genellikle- bunlardan uzak tutulmuştur şükürler olsun.
Neden yazdılar bunları?!
İmdi ortada bir baba eser var, yüzyıllar sonra bir âlim bu esere bir şerh (açıklama; aslında bir tür genişletme) yazıyor; yüzyıllar yüzyıllar sonra (veya belki de hemen peşinden) bir başka âlim ise bu şerhi eline alıyor ve onu -tabircaizse- yine şerh ediyor; oluyor hâşiye. Hadiseyi böyle ortaya koyduğumuzda, zihni ilk paragraftaki afratafradan sâlim kalmış (belki de ‘câhil’ demeliydim) bir vatandaş; “ne var ki bunda?” diye saf saf sorabilir. Önemli bir eser, bir âlimin elinde açıklığa kavuşuyor (şerh), bu şerh o kadar dikkat çekici ki, tekrar ele alınıp ayrıca açıklığa kavuşturuluyor. İşte ne güzel! İlmî çalışmalarda bir süreklilik… Kesintisiz ilim...
Tabii burada adı geçen kavramların sözlük anlamlarıyla uğraşmayalım; ama ekleyelim: bu anlamlar bir önceki paragraftaki safiyane düşünceleri besleyici niteliktedir.
Fakat sakın böyle düşünmeye kalkışmayın; eski kültürümüze düşman olan aydınlara kalmadan bu kültürle hiç de barışık olmayan ilâhiyatçılarımız size gereken dersi verirler: Şerh, haşiye… Bunlar ilmi kısırlaştırmaktan başka bir şey değildir, zaten İslâm dünyasında -nerdeyse Moğol İstilâsından sonra- hiçbir ilmî gelişme olmamıştır; Müslümanlar o tarihlerden sonra özgün hiçbir çalışma ortaya koyamamışlardır. Eskilerin şerhiyle, şerhler de yetmeyince şerhin şerhiyle (işte hâşiyeyle) iştigal ederek fuzuli ilim sarf etmişlerdir!
Şerh, güdükleştirmek değildir!
Yahu iyi de şerh kelimesi sözlüklerde açıklamak, hatta anlamı genişletmek manasına geliyor. Kısırlaştırmak şöyle dursun. Ayrıca yüzyıllardır yararlanılan bir esere hâşiye yoluyla bazı notlar düşmek, kısmî açıklamalar getirmek neden fuzuli ilim olsun? Bu soruları pek sormadık şimdiye kadar. Bize hemen bir önceki paragraftaki suçlamaları yönelten zevat karşısında hep suspus kaldık; zaten yenilmiş, ilimde, siyasette üstünlüğünü yitirmiş dünya Müslümanlarının âciz fertleri olarak daha da pıstırıldık ve düşünmedik fazlasını; söylenenleri sorgulamadık da.
İsmail Kara’nın İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz: Şerh ve Haşiye Meselesine Dair Birkaç Not (Dergâh Yayınları, 2011) adlı yeni eserini ele alınca bu düşünceler canlandı zihnimde. Eser aslında özellikle “Ekler” bölümüyle bir şerh-hâşiye literatürü görünümündeyse de “Mukaddime”si dikkatle okunduğunda yukarıdaki kalıp düşünceleri sorgulayıcı bir nitelik gösteriyor.
Hermenötik iyi bir şey mi?
Aslında meseleyi oryantalistlerin birkaç yüzyıldır okumuş yazmışlarımızın düşüncelerine zerk ettiği bazı ‘yanlı’, ‘kasıtlı’ düşünce kriptolarına getirmek gerekiyor. Çünkü bu tür düşünceler farkında olmadan girmiştir belleklerimize… Oryantalistlere kalırsa bizim ortaya koyduğumuz edebî eserler bile özgün değildir ve hep Arap ve Fars edebiyatının taklidinden ibarettir. İyi ama o zaman Victoria Holbrook neden -böyle taklit bir eser addedilen- Hüsn ü Aşk’ı ele aldığı ve Türkçeye tercüme de edilen eserinde bu metnin hiç de taklit ürünü olmadığını, son derece özgün bir eser olduğunu söylüyor ki? Haa, eski birikimden hiç mi izler taşımıyor; elbette taşıyor ve taşımalıdır hatta. Ama bu bir eserin özgünlüğüne zarar vermez. Bunu Victoria Hanım söyleyinceye kadar akıl edemedik çoğumuz. Üstelik günümüzde sık söz edilen ‘hermenötik’ de bizim şerh veya hâşiyenin Batılısıdır. Fakat kavram hermenötik olunca bu baptaki araştırmalar gırla gidiyor akademik sahada…
Şerhler ikincil değildir
Artık şöyle de diyebiliriz şerh ve hâşiye meselesinde: Bir eserin şerh edilmiş olması onun anlaşılmaz olduğu, ortada onu anlayacak ulema, üdebâ kalmadığı anlamına gelmez. Şerh o eserden yola çıkarak ortaya konulmuş ‘müstakil’ bir çalışmadır aslında. Şerh olarak adlandırılmış veya tanınmış olması onu ikincil bir konuma itmemelidir. Hâşiyeler de tamamlayıcı nitelikte eserlerdir ve ilmî çalışma olarak özgün düşünceler içerir.
Günümüzde bu tip çalışmalar, ‘İşte şu eserin şerhidir, haşiyesidir’ diye adı konulmadan da yapılıyor bal gibi. Adında ‘şerh’ veya ‘haşiye’ terimleri geçmeyince oluyor özgün bir eser; günümüzde durum bu… Fakat geçmiş ulema bu tür çalışmalarını daha baştan şerh veya haşiye olarak niteleyince ortaya hiçbir özgün düşünce koymamış sayılıyorlar. Bu haksızlıktır; o âlimler yazdıklarını şerh veya hâşiye olarak adlandırmakla -bizde yüzyıllar boyunca sürdürülmüş- ilmî bir tevazu tavrını öne çıkarıyorlar aslında. Evet tam anlamıyla bir tevazu…
‘Şerh’, ‘hâşiye’ gibi eski kültürümüze ait kavramların artık insanın tüylerini diken diken eden kavramlar olmaktan çıkması gerekiyor. Tabii bunun için bizim ezilmişlik duygusundan ve bunun sonucunda doğan aşağılık kompleksinden kurtulmamız gerekiyor.
Yusuf Turan Günaydın şerh meselesini şerh etti