Mezarlıklarla iç içe yaşadığınızı hayal edin. Ölümle koyun koyuna… Herhalde oldukça ürkünç, en iyi ihtimalle tuhaf gelecektir. Özellikle de mezarlıklara atfettiğimiz ritüellere, hikayelere ve hatta geceleri mezarlıklardan geçemeyişimize; kısaca toplumsal olarak mezarlarla ilişkimize bakarsak oldukça tuhaf olacaktır böyle bir şeyin hayali dahi. Hemen hepimizin ölümden giderayak kaçmaya çalıştığı, ölüm sonrasının zihnimize verdiği rahatsızlıktan her seferinde dünyaya sarıldığımız bu dönemde hele, bize ölümü her daim hatırlatan mezarları her daim görmek ne kadar makul geliyor? Şahsen ben garip hissediyorum. Ancak hayal etmesi bile güç olabilen bu yaşantıya sahip birileri var bir yerlerde. Kahire’nin şehir merkezinde yer alan ve eşine rastlaması oldukça zor bir yerleşim yerinde: Ölü Şehir nam-ı diğer Necropolis’te.
Ölü Şehir, hayatınızda deneyimleyebileceğiniz en garip yaşam alanlarından. Genelde terk edip yılda en fazla birkaç kez uğrayabildiğimiz mezarlıklar, Ölü Şehir sakinleri için yaşam alanı. Öyle çok sıradışı kişiler de canlanmasın kafanızda. Mezarlıklardan oluşan bir kent var, nüfusu 1 milyonu aşkın.
![]() |
![]() |
Belki de dünyanın en garip iskan hikayesi
Ölü Şehir (Dead City), Mokattam tepelerinin eteklerinde, Kahire’nin merkezinde sayılabilecek bir konumda yer alan 6.4 km uzunluğundaki bir mezarlık alanı. Ve burada 50 yılı aşın süredir insanlık dramı denebilecek bir sefalet hüküm sürüyor. Yöneticilerin çarpık politikalarının ne kadar hazin sonuçlar verebileceğinin canlı bir kanıtı mevcut. Kuruluşu Mısır’ın fethine kadar uzanan yani neredeyse 1500 yıllık tarihi olan mistik bir mezarlık alanında yüz yıllar boyunca –bilhassa varlıklı aileler- ev tarzında mezarlar inşa etmiş. Ritüel böyleymiş, hâlâ da böyle. Aile kabristanı olsun diye ufak bir ev inşa ettiriliyor misal, aile fertlerinin mezarları da bu evin içinde yer alıyor. Ailelerin varlık durumuna veya birey sayılarına göre inşa edilen yapının ebatı da estetiği de değişiyor tabii. Ancak mezarlık alanına baktığınızda antik bir şehir görünümü mevcut, fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi.
İnsanlık dramı olansa bir milyonu aşkın kişinin yokluk sebebiyle bu yapıları ev olarak kullanmak zorunda olması. Bazısı kendi ailesinin kabristanına yerleşmiş, bazısı başka mezarlıkları işgal etmiş. Başını sokacak bir çatı bulamayacak duruma düşmüş insanların, bizim gizemli düşünce ve hislerle yaklaştığımız mezarlıklara dair insan zihninin kurguladığı her şeyi aşıp da canını kurtarmak derdine düştüğü bir yaşam savaşı. 80 yılı aşkın süredir devam eden belki de dünyanın en garip iskan hikayesi, bugün itibariyle 1 milyonu aşkın kişiyi (tam sayıyı kimse bilmiyor) barındıran bir mezarlık gettosu ortaya çıkarmış. Çöl ikliminin ve tarihi mezarlıkların efsunuyla birleşen bir garibanlığın sıradışı yerleşim yeri olmuş bu getto. Ölü Şehir… Her anlamda.
![]() |
![]() |
Ölümle iç içe bir yaşam
İçine girip de ilk ağızdan hikayeler aktarmak isterdim tabi ama tahmin edilir ki dışarıdan gelenler için tehlikeli bir yer, bu sebeple ancak uzaktan izleyip hissetmeye çalışmakla yetindim artık ne kadar hissedebildiysem… Bu yüzden sadece ufak bir bilgi aktaracağım içerideki yaşama dair, en azından bir fikir versin diye. Ölü Şehrin en düşük standartlara sahip bölgesinde yaşayan (doğru duydunuz, sefaletin hüküm sürdüğü bu kentin bile kendi içinde standardı farklı bölgeler var) “Zabbaleen”lerden bahsedeceğim. Arapça’dan çevirirsek “çöp insanlar”. Bu insanlar geçimlerini dönüştürülebilir çöp toplayarak kazanıyorlar ve adeta bir sosyal sınıfmış gibi Zabbaleen’lerin genel olarak ortak yerleşim yeri Ölü Şehir’in bir bölümü olan Mashiyat Nasser adlı bölge. Pek tabii sefalet burada da diz boyu. Zaten ne olabilir ki bir insanın yaşantısını sembolize eden ilk kelimeler “mezarlık ve “çöp” ise…
Peki nasıl oluyor da böylesine bir yaşam alanı ortaya çıkabiliyor? Çok kısaca Necropolis’in tarihini anlatıp izah edeyim. Mezarlık alanının kuruluşu, Mısır fatihi Amr ibn Al’as’ın mezarını Mokattam Tepelerinin eteğine kurmasına dayanıyor. Fatihin ardından tüm ileri gelen aileler de burayı mezarlık olarak belliyorlar. Tarih boyunca rejimler ne kadar değişirse değişsin bu alan aynı doğrultuda kullanılmaya devam ediyor ve nihayetinde büyük bir mezarlık alanı ortaya çıkıyor.
İnsanların burayı yerleşim alanı yapması ise çok daha yeni bir olgu. 1900’lerin başında parça parça başlayan yerleşim, 1950’lerde hızlanıyor. Bu yıllarda ivme kazanmasının sebebi, Cemal Abdülnasır’ın katı kentleşme politikaları sebebiyle şehre göçe zorlanan ancak burada yaşadığı sefaletten ötürü başını sokacak ev dahi edinemeyen kitlelerin mezarlığı son ve kolay bir çare olarak seçmesi. Sonrasında nüfus olarak peyderpey büyüyen Ölü Şehir, en son 1992 depreminden sonra birçok evsizin aile mezarlarında konaklamaya itilmesiyle büyük bir kente dönüşmüş.
Ölümle iç içe bir yaşam... Zihnimizde birçok kurguya ve hisse sebep olan mezarlıklara dair neredeyse hiçbir his taşımayacak duruma gelmek zorunda kalacak bir yaşam savaşı… Elbet doğru yaklaşım budur veya bizimkidir diyebilecek bir tartışma değil kastettiğim ama insanları bu duruma iten sefaletin iç burkucu tarafından bahsediyorum.
İronik bir durumla da kapatayım yazıyı: Mısırlılar, Ölü Şehir’den “el-Arafa” yani Araf olarak bahsediyorlar günlük dillerinde. Çok manidar değil mi?
Deniz Baran yazdı