Polemik

Nasıl yazar olunur?

Eskiden çok büyük emek gerekirdi. Tırnağınla toprağı eşelemen lazımdı. Yazdıklarından ziyade yırttıklarının ve yaktıklarının sayısı önemliydi. Hepsinden önemlisi okurken farkında olmadan bir terakki üzere yazar olurdu insan. Şimdi öyle mi? Yazarlık tabiri caizse bir pazarlık konusu. Gelin Emsal’le Dursun’un hikayesine hep birlikte kulak verelim:

Emsal: Demek yazar olmak istiyorsun Dursun, (elinde Dursun’a ait şiirleri göstererek) Bunların dışında başka yazdığın şiirler var mı?

Dursun: Yok abi, hepsi bu kadar. Ama haftaya getiririm ne kadar isterseniz.

Emsal: Bu şiirlerin hiçbirinin başlığı yok.

Dursun: Evet abi, başlık koymayı sevmiyorum şiirlere.

Emsal: Hemen buradan çıkınca doğru Selami abiye git şiirlerine uygun başlık bulsun, beni gönderdi dersin.

Dursun: Tamam abi. Zaten ben buraya Hilmi abinin selamıyla gelmiştim. O sizden çok bahsetti. Başlık konusunda çok titiz olduğunuzu söyledi.

Emsal: Kimleri okursun Dursun?

Dursun: Ben kitap okumaktan hiç hoşlanmam, yazarları da tanımam hiç. Zaten okumayı sevsem yazar değil okur olurdum.

Emsal: Ne tür şeyler yazmaktan anlarsın, şiir, deneme, hikâye, roman?

Dursun: Ne olursa yazarım abi.

Emsal: Öyle böyle değil senden çok iyi eleştirmen olur Emsal! Ne dersin?

Dursun: Ağanın eli tutulmaz Emsal abi. Siz nasıl uygun görürseniz.

Emsal: Sen var ya Dursun bu kör testere gibi dilinle önüne geleni doğrarsın. Bize senin gibisi lazım. Artık bizim karşımızda kimse duramaz!

Yazar pozisyonlarını ezberleyerek şöhrete ulaşanlar

Kalemle ve kağıtla hiç tanışmadan yazar pozisyonlarını ezberleyerek şöhrete ulaşanlar da az değildir. Sigara içeceksin, tütün saracaksın, atkı dolayacaksın, mümkün mertebe bohem takılacaksın. Üç beş yazar ismi, birkaç edebiyat dedikodusu bildin mi gerisi kolay. Kültür-sanat ortamlarında çok rahat yer bulabilirsin. Hem yazmamanın da gizemli bir tarafı olduğunu bilenler bilir. Kimi zaman yazmamak edebiyat ortamlarında yazmaktan daha fiyakalı olabilir. Nuri Pakdil gibi sükût suretinde olabilmek, Fethi ağabey gibi sohbet ehli kalabilmek az şey mi!? İsterseniz şimdi de İzzet ile Şerafettin’in diyaloglarına tanık olalım:

İzzet: Üstadım dergiyi bağlayacağız bir sayfa boş kaldı, bize kısa bir yazı ya da şiir verirsin değil mi?

Şerafettin: İzzet bilirsin ben yıllar oldu kalemi elime almadım. Avucunda kor tut diyorsun sen bana.

İzzet: Üstadım, kıyıda köşede yazdıklarınız vardır. Hiç olmazsa….

Şerafettin: (İzzet’in sözünü keserek) Israr etme dedim İzzet! Gök boşluğunu doldurmayacak bir kelime söylemektense ömür boyu sükuta garg olurum daha yeğdir.

İzzet: Hani sizden de bir ürünümüz olsun istemiştim. Arkadaşlar da çok sevineceklerdir.

Şerafettin: Geç bunları İzzet. Beni günahınıza ortak etmeye kalkmayın. Ben bir kere yemin ettim, bu cehenneme bir daha girmem!

İzzet: Üstadım yazmadığınız halde böyle yazmanın sıkletini varlığınızda hissediyorsunuz, bir de yazsaydınız kim bilir nasıl olurdunuz?

Şerafettin: Ben gülmedim güle yazdım, düşünmedim düşüne yazdım, yazmadım yaza yazdım, ölmedim öle yazdım…Fakat hep yazdım.

Kalabalıkta ne şair olunur ne hikâyeci ne de deneme yazarı

Yazmanın en asli unsuru yalnızlık ve de bağımsızlıktır. Kendisi olmayanın gerçekte yazmak gibi bir meselesi de yoktur. İç evinden uzak yaşayanlar için yazmak birlikte hoş vakit geçirmeye benzer bir oyalanmadır. Yanılgıyı yazma etkinliği sanan o kadar çok insan var ki. Onlarca insanın bir araya gelip ‘ekip’ adıyla ortak bir yazma eylemi ya da anlayışı ortaya koyması güç gösterisinden öteye geçmez. Kalabalıkta ne şair olunur ne hikâyeci ne de deneme yazarı. Kalabalık güçlü bir yazar şahsiyeti oluşturmanın önündeki en büyük engeldir. Tek başına kalmak bir yazar için en büyük şanstır. Cemaatleşen, hizipleşen, klikleşen bir edebiyat ortamı bu yığın içerisinde bir kişiyi sivriltip diğerlerini zamanın boşluğuna doğru fırlatır. Yazar olmak kişinin kendini uzun upuzun bir yalnızlığa hazırlamasıdır. Ölüme en güzel hazırlık ancak bu tek başınalıkla mümkündür. Sağına soluna dayanaklar yerleştirmiş kişilerin bunu yakalama imkânı yoktur. Hayattan bir şeyler umarak kaleme sarılanları kalem uzun müddet taşıyamaz. Dergi sahifeleri adı sanı duyulmayan şair yazarlarla doludur. Bir zamanlar yazıp şimdilerde yazma ile hiçbir ilişkisi kalmamış o kadar çok isim var ki! Güçlü bir yalnızlığa tutunamadıklarından olsa gerek kaybolup gittiler. Yazarının yazdıklarından çok uzak bir yerde oturduğu metinlere tanık oluyoruz sıklıkla. Metnin yazarı yok, yazarın da metni yok gibi. Kolektif bir masadan çıkmış intibaı uyandıran bu metinler daha önceki yazılanların nakaratıdır sanki. Ece, Muzaffer, Sinan ve Tolga böyle bir oluşumun içerisindedirler. Bir dergi etrafında yaşadıkları dergi deneyimlerini bizimle paylaşmak istiyorlar. Haydi öyleyse!

Dergi bürosunda küçük bir mahkeme kurulmuştur:

Muzaffer: Biz kaç kere söyledik bizim dergimizin dışında başka bir dergiye ürün vermeyeceksiniz diye! Sana bu derginin kapısından ilk girdiğin gün söylemiştim Sinan. Şiirini Fikretgiller yayınlamamıştı da bize gelmiştin. Yazdıklarının yüzüne bakılacak gibi değildi. Buna rağmen onları yayınlamıştık. Hatırla hele bir!

Sinan: Kurbanın olayım Muzaffer abi, cahilliğimi bağışla. Yeniyim, heyecanlıyım, ayrıca nişanlıyım.  Bir anlık gaflete geldim, n’olur bu kardeşine bir fırsat daha ver!

Muzaffer: Muzaffer Erdost gibi olursunuz, kimse yüzünüze bakmaz. Celal Sılay’ın düştüğü duruma düşersiniz. Burada size güzel bir imkân sunduk. Ne diye nankörlük ediyorsunuz?

Tam burada Ece, Muzaffer’in sözünü kesip bütün şirinliği üzerinde öne atılarak:

-“Muzaffer editörüm, demin sizin örnek verdiğiniz talihsiz şairlere sizi destekleyen bir örnek de ben verebilir miyim?”

Muzaffer başıyla ‘olur’ işareti verdikten sonra Ece çalışkan ilkokul öğrencisi edasıyla: ‘ Vâlâ Nurettin!

Herkes ‘Ne alakası var’ diyecek diye beklerken Muzaffer Ece’yi adamakıllı överek: “Bakın Ece daha dün geldi, ama müthiş seviye kat etti. Bu sayı yine onun şiirini kapaktan gireceğiz.”

Hiç lafa girmemiş olan Tolga da konuşmaya dahil oldu: “Ben de dün bir öyküye başlamıştım Muzaffer abi, fakat sonra siz beğenmezsiniz diye devam etmedim.”

Tolga’nın bu tavrı Muzafferin hoşuna gitmiş olmalı ki tebessüm ederek: “Tolgacım sana daha hafif bir alan verelim. Öykü yazma, şiir yaz sen, hem şaire daha çok ihtiyacımız var.”

Tolga: “Emriniz olur ağabey, siz roman deyin romancı olayım.”

-“O kadar uzun boylu değil” dedi Muzaffer. ‘Uzun boylu’ deyince birden aklına bir şey geldi, dergidekilere yönelerek: ‘Hani geçen gün uzun boylu bir tesisatçı oğlan gelmişti buraya adı Serbülent mi neydi, o çocuktan çok iyi romancı olur. Razı edebilirsek onu aramıza alalım arkadaşlar!”

Hüseyin Akın