“Ali, akşam işten yorgun argın eve gelir, ailece yemek yedikten sonra kanepeye uzanır. Tv kumandasıyla haşır neşir olurken filanca diziyi izleyeyim der. Ulusal kanallardan birini açıp izlemeye başlayacakken televizyonun ekranında aksakallı bir bilge belirir:
- Yapma! Etme, ey oğul, der. Yedibaşlı canavarı uyandırma.
Ama artık olan olmuştur, tuşa dokunmuştur. Bilge dede hışırtılar içinde gölge olup gitmiş, yerine zekâyı zorlamayacak, bilmem kaçıncı kopya yedi başlı canavar dizi belirmiştir. Ekranda, romantik komediden hallice olan dizi, zengin erkek, fakir ama gururlu kızın hikâyesi ile karşısındadır. Dizi, Güney Kore’nin tozlu yollarından çıkıp İstanbul’un Arnavut kaldırımlarına telifsiz, teklifsiz düşüvermiştir. Yerliliği çay bardağından ve mahalle bakkalından öte geçmeyen, konusuyla bir bestserial olan dizimizin başroldeki kızı; sakar, bağırarak güçlü kadın olunacağına inanan, annesine babasına saygılı lakin yalan söylemek zorunda kalan, abisinin borcunu ödemek için bir erkeği kendisine aşık etmeyi kabul eden ama dürüstlük ve iffetine asla laf dedirtmeyen, sevimliliği ve saflığıyla karşımızdadır. Dizide kızımız elbette, yakışıklı, kaslı, cool, karizmatik business man’e âşık olur. Oğlumuz da ona âşıktır. Bilmem kaçıncı bölümde, yakışıklı manager karşısında şapsal şapsal hareketler yapmaktayken, oğlumuz konuşmaya başlar:
- Arkadaşlara filanca reklam kampanyası için brifing meetingi yapalım. Şirketin pr çalışması perfect olmalı.
- Okey,
- Akşamki lansman’a sen de geliyorsun, prestijimiz için önemli bir gece.
Güzel, sempatik, muhafazakâr anne babanın mini mini etekli, bir giydiğini bir daha giymeyen amma fakir olan kızımız, anlamsız moments içinde:
-Yes! Oh my god diye sevincini gösterir.
Cooll erkek ise onu süzer.
-Okey mi? der.
Kız:
- Okeydir, bay! dedikten sonra kapıdan çıkar.
- Bay! Sugar girl, dedikten sonra çayını yudumlar.
…yukarıdaki metindeki konuşmalarda yabancı kelime hangisidir.
- Meeting
- Gece
- Lansman
- Okey
Suali gören öğrenci gözlerini ovuştururken cevap anahtarında doğru şık olarak “b” işaretler. Cevabı gören öğretmen, Türkçeyi kaybetmişiz der ve aklını yitirir.
Yukarıda bahsi geçen kısa hikâye, aslında içinde bulunduğumuz ve gittikçe daha vahim hâl almaya başlayan Türkçe katliamının özetidir.
Hangi kanalı açarsanız açın, haber, dizi, eğlence programlarında yüzlerce yabancı kelime karşımıza çıkıyor. Âdeta bir hava saldırısında bombardıman altındayız. İkinci dünya savaşındaki Londra’yı etkileyen, yıldırım hava hareketinin ortasında kalmış gibiyiz. Dizilerin mevzularına ve kişiler üzerindeki algılarına, toplumun ahlaki değerlerinin çökertilmesindeki rolüne, cemiyetin temel taşı ailenin üstüne çöreklenen, kasıtlı yıpratıcı hikâyelere değinmiyorum. Ayrıca bu duruma sadece diziler değil, gündüz kuşağı programlarını da eklemek gerektiğini ilave edelim. Ama şimdilik ahlaki çöküntüde, sinema ve dizilerin etkisini başka bir yazının mevzusuna bırakalım. Bugün, üstünde durmamız gereken şey, dizi ve TV programlarının ana dilimize yaptığı iğfalin konuşulması, gündeme getirilmesidir.
Muhafazakârından, asrîsinden, milliyetçisinden, topyekûn dizi film ve televizyon programlarında lisanımız rencide edilip küçültülmektedir. Türkçeyi muhafaza etmek en mühim meselemiz olmalıyken, çağdaşlık maskesiyle ellerimizle Batı zihniyetine teslim etmiş bulunmaktayız. Bugün, televizyon dünyasının ve millî sanatlara ve millî sinemaya uzak sinema işkolunun, Türkçeye yaptığı katliama dur deme vakti çoktan gelmiştir, hatta geçmiştir. Gençlerin en çok izlediği dizilerde kullanılan: “Yes, okey, bay, lansman, pr, meeting, mobing, double check, brifing” kelimeleri artık hepimizin dilinde dolaşmaktadır. Farkında olmadan, bizde karşılığı olan kelimeleri terk etmiş bulunuyoruz. Geçmiş yıllarda yayınlanan, Erkenci Kuş gibi içi boş ama izlenme oranı gençler arasında yüksek olan bir dizide başroldeki kızın, “Şimdi şurda mobbing yapıyorlar, diye bağıracağım.” demesini nasıl açıklarız?
Mobbing yerine yıldırmak, baskı, rahatsız etme, sıkıntı verme kelimelerinden birini söylersek ne kaybederiz. Daha mı az modern oluruz, daha mı az kültürlü oluruz? Elbette olmayız. Bilakis anlaşılır olur, halkın dilinden konuşmuş oluruz. Mobbing denilince ne oluruz? Basit, züppe oluruz. (Züppe: Davranışları, kıyafet ve sözleri alışılmışın dışında aşırı yapmacıklı ve özentili olan kimse)
Yoksa erkek başrolün: “Ne? Ben sadece doublecheck yapıyorum.” demesini normal mi karşılamalıyız.
“Ne? İki kere gözden geçiriyorum.” demek, kaslı, uzun saçlı, değişik giyim tarzı, farklı yaşayışı ile girdiği mekâna vay ünlemini çektiren, batı görmüş havalı oğlumuzun, karakterine halel mi getirir? Çay içmekle halk olmazsınız, senaristlere söyleyelim.
Bizi müreffeh seviyeye çıkaracak “Ne yersen o’sun.” demek yerine “You are what you eat” cümlesi midir? Bu konuşma şekli mi cahilliği yok edecek? Bizi sinema dünyasının vazgeçilmezi mi bu kalıp mı yapacak?
Karadeniz’de geçen “Kuzeyin Yıldızı” dizisinde babasına “daddy” diye seslenen mi, Türk kızını temsil edecek? Bu konuşma tarzını şirin göstermek kime fayda sağlayacaktır? Bir eleştiri bir ikaz için yapılmayan bu konuşma tarzları bizi küçültmekten başka işe yaramaz.
Yaz yaz bitmeyecek bu tarz konuşma diyalogları (Mükâleme yerine diyalog yazmak? Eleştirirken bile kendi dilimizden tam faydalanamıyorsak başarıyı düşünün) sadece gençlerimizi değil, hepimizi etkiliyor. Ufacık çocukların ağzında ‘no’, ‘yes’, ‘bay’, ‘okey’, ‘baby’, ‘daddy’ duyunca üzülmek ve düzeltmek yerine tasdik ediyorsak zafer kimindir? Bu konuşmaların neresi Türk dilidir, bu dizi filmlerin nesi Türk dizi filmidir? Dünyanın sayılı dillerinden olan Türkçeye bu yapılanlar zulümdür
1895 yılında dünyaya, 1896 yılında ülkemize teşrif eden sinema bugün en büyük etkileme silahı haline gelmiş ve kültür sömürgeciliğini başarıya ulaştırmıştır. Bugün, Uzak Doğu toplumların inançlarının övülmesi, onları bir ruh arındırma görülmesini de bir kenara yazmak gerekir. Elit tabakamızın, evrene mesaj göndere göndere bîtap düşmüş olmasının yanı sıra özendiği bir batı ahlâk ve zevk tufanı da etrafımızı sarmıştır. Bugün Asya milletlerin arasında çılgınlık derecesinde İngilizce hayranlığı da tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Ulusal kanallar bir tarafa zaman zaman Devlet televizyonu da aynı hataya düşmektedir. Büyük bir iddia (ﺍﺩّﻋﺎﺀ) Arapçada da‘vā “istemek”ten iddi‘ā (yani İngilizce değildir) ile yola çıkan değişik konusu ile dikkati çeken, ‘Vuslat’ adlı dizinin kötü karakterinden ‘Big Love’ denilişini de duymuştuk. Hâlâ birçok dizisinde aynı hataları tekrar tekrar görmemiş olsak umut var diyecektik.
Görülen odur ki iletişim teşekküllerinin her birini İngilizce virüsü sarmış ve hastalık bütün vücuda yayılmıştır. Bırakın konuşmaları, bugün Türkçe ulusal televizyon isimleri Show Tv, Star olarak karşımızdadır. Sinema yapım şirket isimlerini saymıyorum, es geçiyorum. İngilizce olduktan sonra diyecek söz bulunmuyor, beğenmeyen kimse kalmıyor. İngilizceye çalan Türkçe mi, İngilizce mi belli olmayan, sözde kelime oyunlu youtube kanallarına şahit oldukça küçük dilimizi yutuyoruz. Batı bizi silahla işgal etmedi, Bir Hindistan gibi, Fas gibi sömürge olmadık. Silah zoru ile bize kimse dil dayatmadı. Hindistan ve Fas devletleri ikinci anadil sömürge dillerini kabul etmişse yabancı güçler tarafından işgal edilmiştir, böyle bir geçmişe sahip olmasındandır. Topraklarında misyonerlerin kol gezdiği, dillerini dayatan zalim imparatorlukların yönetimlerinin doğal neticesidir. Doğal olmayan bizim bu yabancı dil işgaline gönüllü izin vermemizdir. Öyle ki Türk Edebiyatı, Türk yazarlar demekten itina ile çekinen bir yayın dünyamız var. Medenî ve modern bir dünya görüşüne sahip olmanın kurtuluş reçetesini batıya tam teslimiyette bulan, bir iletişim dünyamız var. Dil elbet taşıyıcıdır, dil elbet bir nehir gibi akıcıdır. Lakin kendi dilini yok etmeden, kelimeleri millîleştirmekten geçer. Bin yıldır kullandığımız Arapça kökenli diye tu kaka yaptığımız kelimeleri nasıl Türkleştirmişsek, yolumuz ithal edeceğimiz kelimeleri Türkleştirmekten geçer. Bunu yaparken Türkçenin kendine has yapısına uygun olmasına dikkat etmezsek ecüş bücüş bir dil ortaya çıkar.
Kangren olmuş Türkçe meselesine devletin acilen müdahale etmesi şarttır, çünkü bir milletin bel kemiği dilidir. Özellikle TRT gibi devlet kurumlarında dile hassasiyet gösterilmelidir. Lisanını kaybeden milletler yok olmaya mecburdur. Lütfen, Türkçemizi işgalden kurtarmak için topyekûn millî mücadeleye iletişim dünyamızdan başlayalım.