“Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm Bismillahirrahmanirrahîm.”

Elhamdülillahi Rabbil Alemin, esselatu vesselamu ala resulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain”

Aziz arkadaşlar, kıymetli misafirler

Ne yazık ki 6 asır boyunca ümmete de insanlığa da Müslümanlığı öğretmiş bir ecdadın torunları, bir coğrafyanın varisleri bugün Selefilik diye bir meseleyi konuşuyoruz. Bu bizim için aslında bir züldür. Çünkü sanki bilmediğimiz bir meseleyi konuşuyoruz. Ortada bir iddia var; biz bu iddianın aslı-faslı nedir bunu öğrenme imkânından mahrum bulunuyoruz. Yeni karşılaştığımız bir mesele, kafalarımız karışık... Onun için bu işin aslı neyse bunu öğrenmek gibi bir arzumuz var, bir ihtiyacımız var.

Oysa bu topraklarda dediğim gibi neyin ne olduğu; çok uzun asırlar boyunca anlatılmış, anlaşılmış, yaşanmış, başkalarına da aktarılmış. Bu dinin itikadıyla, ameliyle, ahlakıyla, medeniyeti ile tarihi tecrübesiyle ete kemiğe bürünüp insanın ve toplumun hayatına inmesi; bu topraklarda en güzel en ideal surette gerçekleşmiş, icra edilmiş. Fakat tabii ne olmuşsa olmuş, köprülerin altından epeyce bir sular akmış. O medeniyeti var kılan, o tarihi tecrübeyi mümkün kılan her neyse, o tesbihin imamesi kaybolmuş ve tesbih dağılmış, taneleri dağılmış ortaya yeni yeni iddialar çıkmış. Yeni yeni ideolojiler çıkmış. Bu ideolojiler, aslın yerini tutmak iddiasıyla, esasın yerine geçmek iddiasıyla hayatımızda icra-i faaliyet etmeye başlamış.

Evvela şunu söyleyelim: Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimiz, sahabe-i kirama ve ümmetine neyi tebliğ etmesi gerekiyorsa onu eksiksiz noksansız tebliğ etmiştir. Hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Aynı şekilde sahabe-i kiram da (aleyhimu’r-rıdvan) Efendimizden aldıklarını kendilerinden sonraki kuşağa, çocuklarına, talebelerine tabiin dediğimiz nesle eksiksiz noksansız aktarmıştır. İşte Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimizin itikat olarak, din tasavvuru olarak, daha genelde ashab-ı kirama tebliğ ettiği neyse… Ashab-ı kiramın da kendisinden sonraki kuşağı aktardığı neyse, biz ehl-i sünnet ve cemaat derken bunu kastediyoruz. Bunu Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimizden nakledilmiş pek çok rivayet de bu şekilde teyit ediyor, izah ediyor, vurguluyor. Buradaki sünnet, sünnet-i seniyyedir; cemaat de sahabeyi kiramdır.

Sahabe kuşağının sonlarına doğru, sahabe asrının sonlarına doğru iç ve dış birçok sebepten nâşi ümmetin arasında, ümmet fertleri arasında yabancı düşünceler, yabancı ideolojiler veya ya da din tasavvurları baş göstermeye başlamış. Bidat mezhep dediğimiz bu yabancı din tasavvurları zaman içerisinde etkili de olmuş. Konjonktürel olarak dominant hale de gelebilmişler. Fakat Cenab-ı Hakk’ın muradı Resulü Kibriya Efendimizin tebligatı doğrultusunda her zaman tecelli ve tahakkuk edecektir, etmiştir, bundan sonra da edecektir. Mesele; bizim mükellefiyetlerimizi, bizim vazifelerimizi hakkıyla kavrayıp kaytarmadan eksiksiz noksansız bir şekilde yaşama ve yapma hassasiyeti meselesi... Biz bunu yaparsak kendimiz kazanacağız, bu din bir şey kazanmayacak… Yapmazsak kendimiz kaybedeceğiz, bu din bir şey kaybetmeyecek. Bu da bir imtihandır.

İslam tarihi nasıl okunmalı?

Biz İslam tarihini okurken ya kronolojik tarih olarak okuyoruz veya hükümdarlar tarihi olarak okuyoruz veya fetihler tarihi olarak okuyoruz. Ama İslam tarihi aynı zamanda bir ilimler tarihidir. Bu çerçevede ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadıyla diğer itikatlar, inançlar, bidat akımlar arasında geçen hadiseler, bunların çarpışmaları-çatışmaları, galibiyetleri-mağlubiyetleri de aslında tarihin ayrılmaz bir parçasıdır. Biraz da bu gözle okumak durumundayız tarihi…

Dediğim gibi pek çok iç ve dış sebepten dolayı ümmet arasında zaman zaman bu farklı ideolojiler, bidat inanışlar etkili olmuş, su yüzüne çıkmış. Toplumda şu veya bu biçimde bir tesir icra ve hasıl etmiş. Bugün yaşadığımız pek çok durum, pek çok oluşum, pek çok din tasavvuru da kaynağını geçmiştekinde bulmuş. Evet, modern dönemin kendine mahsus farklı din algıları, tasavvuruları vardır ama bunların her birinin mutlaka tarihi içinde bir iz düşümü, bir fikir atası vardır. Selefilik dediğimiz düşünce için de bu aynen böyledir. Kendisini Selefe atfediyor olması tek başına bu düşünceyi Selefe ait kılmaz, evvela bunun altını çizelim. Bu meşruiyet temini maksadıyla tespit edilmiş bir tesmiyedir, bir isimlendirmedir. İsimle müsemma birbirinin aynısı değildir.

Tarih içerisinde Mutezile dediğimiz akım kendisini “Ehlu’l  Adli ve Tevhid” olarak ifade etmiş. Adaleti ve tevhidi temsil edenler… Ama iş başına geldiklerinde zulmün daniskasını yapmışlar. Abbasiler dönemindeki 15-16 yıllık icraatları, Harun Reşid’in oğlu Me’mun’dan Mütevekkil’e kadar olan dönem; tam bir zulüm ve işkence dönemi olmuş. Kendilerine “Ehlu’l  Adl” diyen Mutezile “Ehli’l Zulmü ve’l Cevr” olmuş ve bunun da en çarpıcı, acı verici misallerini, pratiklerini ortaya koymuş. Keza kendisine ehl-i beyt taraftarı diyen Şia, tarihte ehl-i beyte yapılabilecek en büyük hıyaneti yapmış. Ehl-i beyt adına sürülebilecek lekeleri sürmüş, Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimizin hatırını, ruhaniyetini incitecek ne varsa hepsini hayata geçirmiş, icra etmiş... Ehl-i beyt hukukunu muhafaza ve müdafaa adına... Dolayısıyla vakit olsa da bunları hep böyle müstakil olarak konuşabilsek…

İsim başkadır müsemma başkadır. Buna aldanmayalım!

Bir kişinin kendisini Selefi olarak ifade etmesi onu Selefi yapmaz. Onun yaptığı şeylerin, düşündüğü şeylerin Selefe ait şeyler olduğunu göstermez.

Bu düşünce, kendisini ilk olarak Hicri 3. asırlarda göstermeye başlamış, ağırlıklı olarak. Daha evvelinde münferit düşünceler, münferit çıkışlar vardır. Sözgelimi İmam Ebu Hanife (rahimehullah) bize şöyle diyor: “Doğu tarafından iki tane yabancı düşünce geldi, bidat düşünce geldi. Bunlardan biri Cehm b. Saffan’ın ta’til görüşüdür. Öbürü de Mukatil b. Süleyman’ın teşbih görüşüdür. Bu görüş demek ki Tabiin asrında ortaya çıkmış; teşbih dediğimiz görüş… Ki bugünkü Selefi ideolojinin ana koordinatlarından birisini oluşturuyor; teşbih ve tecsim düşüncesi. Yani Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetme ya da O’na cismiyet özellikleri atfetme düşüncesi. Selef itikadı olarak aramıza girmiş ama aslında İmam Ebu Hanife Hazretlerinin tespiti ile bu bidat bir düşüncedir ve bize dışarıdan gelmiştir. El-hak bu doğrudur! Cenab-ı Allah’ı mahlukata benzetme, insana ya da başka bir varlığa benzetme düşüncesi; bildiğiniz üzere dinler tarihinden Yahudilere mahsus bir düşüncedir. Tevrat’ın Tekvin bölümünün hemen ilk babında 26. cümlede: “Tanrı, insanı kendi suretimizde kendimize benzer yaratalım, dedi. Deniz’deki balıklara Gök’teki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.” 27. Cümle: “Tanrı kendi suretinde insanı yarattı. Böylece insan, tanrı suretinde yaratılmış oldu.”

Bu antropomorfis düşünce Yahudilere mahsus bir düşüncedir. İslam dünyasına da Müşebbihe-Mücessime dediğimiz grup vasıtasıyla girmiştir. Hiçbir teşbihçi kendisinin teşbihçi olduğunu kabul etmez. Cenab-ı Hakkı insana ya da başka bir varlığa benzettiğini kabul etmez. Cisimdir başka cisimlere benzemezdir; oturur, başkaları gibi değil; ayağa kalkar, başkaları gibi değil; yüzü vardır, eli vardır, gözü vardır başkaları gibi değil; kendine mahsus bir biçim… kendine mahsus bir form… tabiri caizse… olduğunu söylerler ki: bu teşbihin bizatihi kendisidir.

Bu ideoloji başlangıçta münhasıran teşbih ve tecsim merkezli bir düşünce olarak İslam dünyasına intikal etmiş. Arkasından sahabe-i kiramdan devralınan münezzeh Allah inancı, tenzih akidesi; bütünüyle bu fikriyatın, bu ideolojinin hedefi haline gelmiş. İbni Teymiyye’nin talebesi İbnu’l Kayyım’ın şerh ettiği bir “Zühd” eseri var; “Menazilü’s Sairin” diye. Bu adeta bir tasavvuf kitabıdır. İbnu’l Kayyım bunu “Medariku’s Salikin” adıyla şerh etmiş. Eserin sahibi Ebu İsmail Muhammed İbni Abdullah el-Herevi. Bu teşbih düşüncesinin fikir atalarından birisidir. Hicri 3. asrın ortalarına doğru vefat etmiş, “Zemmü’l Kelam” diye bir eseri var. Kelam ilmini zemmettiği bir eser bu. O eserde kendisinden iki kuşak önceki hocalarından şöyle bir düşünce, şöyle bir tespit naklediyor. Diyor ki: “Eşariler mümin değildir, ehl-i kitap da değildir. Dolayısıyla bunların kestikleri yenmez.” Yani bunlar mürteddir demek istiyor. Bakın! Hicri 4. asrın ortalarından bahsediyoruz. “Eşariler, ehl-i kitap da değil mümin de değil; bunların kestikleri yenmez, bunlarla ehl-i kitap olarak da mümin olarak da muamele edilmez” diyor. Şimdi günümüzde tabii bu Eşari, Maturidi kelamı hakkındaki bu Selefi menfi tavır nereden geliyor diye baktığımızda: temeli Ebuzer el-Herevilere dayanıyor.

Bu zatın ortaya koyduğu bu düşünce daha sonra başkaları tarafından devam ettirilecektir. Onun da size örneklerini buradan okuyayım. Ebu Muhammed el-Berbehari diye gene kendisini Selefe atfeden bir zat... Bunlar ehl-i rivayet insanlar, bunu hemen söyleyelim. Yani hayatın merkezine nakli ve rivayeti koyduğunu söyleyen insanlar… Ama hayatın merkezine nakli ve rivayeti koyduğunu söylemek meseleyi çözmüyor. Nakilden ve rivayetten doğru neticeyi çıkarmak, onu doğru anlamak ve doğru istimal etmek de gerekir. Rivayete bizzat sahip olmak, onu ezberlemek, hadis hafızı olmak meseleyi çözmüyor; hadisin muhtevasına, fıkhına, manasına da nüfuz etmek gerekiyor… Bu zatın “Şerhu’s Sünne” diye bir eseri var.

Mana olarak şöyle diyor, Ebu Muhammed el-Berbehari: “Ümmet arasına bidatı, zındıklığı, küfrü, şirki kelamcılardan başka sokan kimse yoktur. Eğer bu ümmetin zındık, kâfir, müşrik bir taifesi varsa o da kelamcılardır.”

Bu kelam ve kelamcı mütekellimin düşmanlığı ilk asırlardan itibaren hep var ola gelmiş. Bunlar zaman zaman bu az önce adını andığım Berbahari gibi insanlar vasıtasıyla -ki bu Berbahari, İmam Eşari ile çağdaştır- teksim ve teşbih akidesinin ümmet arasında kılıç zoruyla yayılması gerektiğine dair fetva vermiş. Ümmet, kılıç zoruyla bu akideyi benimsemeye icbar edilmelidir, demiş Hicri 4. asırda böyle bir fetva vermiş.

Hicri 5.- 6. asırlara geldiğimizde bu fitne devam etmiş. Topluma korku salarak, dehşet salarak kendi akidelerini, ideolojilerini topluma-ümmete zorla benimsetme anlayışı tarihten beri devam edip geliyor.

Bu İŞİD, nereden çıktı?

Kafa kesen, kelle uçuran bu adamlar nereden türedi? diyoruz ya! Bunlar aslında tarihten beri devam edip gelen bir zihniyetin, bir çizginin devamı aslında yani hüdayinabit değil. Meşhur müfessir İmam Taberi’ye bir mecliste geliyorlar ve “Makam-ı Mahmut nedir?” diye soruyorlar. Makam-ı Mahmut ayetinin tefsirini soruyorlar. O anlıyor durumu ve diyor ki: “Sübhane men leyselehu enis ve lalehu fi arşihi celis” Makam-ı Mahmut, -haşa ve kella- “Arşın üzerinde oturmakta olan Cenab-ı Hakk’ın, yanına resulünü oturtmak üzere ayırdığı boş bıraktığı mekandır” bunu söylemesini istiyorlar. Çünkü tabiinden Mücahid’e atfedilen böyle bir görüş var. Senedi zayıf bir görüş; Mücahid’in böyle söylediği de varid değil, sabit değil. Bu görüşü itikat olarak İmam Taberi vasıtasıyla topluma deklere etmek istiyorlar. İmam Taberi de diyor ki: “Herhangi bir dost, arkadaş, sırdaş tutmaktan Cenab-ı Hakkı tenzih ederim. Arşın üzerinde de birlikte oturduğu bir sohbet arkadaşı bulunmaktan O’nu tenzih ederim.” Bunun üzerine İmam’ı linç etmek üzere toplanıyorlar. İmam’ı zorla oradan kurtarıp evine kadar götürüyorlar, çevresindeki samimi dostları. Onlar da arkalarından taşlıyorlar, İmam Taberi’yi. Arkalarından taşlıyorlar ve evine girip kapısını kapatıyor, kapısının dışından taşlamaya devam ediyorlar. Tarihler diyor ki: Kapısının önünde küçük bir tepe oluştu taştan. Ondan sonra İmam, hayatının kalan kısmını bir anlamda ev hapsinde geçirmek zorunda kalacak. Ve canını kurtarmak için tefsirinin bu zikrettiğim ayet-i kerimenin tefsiri ile ilgili bölümünde Makam-ı Mahmut’u önce meşhur rivayette, mütevatir rivayette geldiği üzere şefaat olarak tefsir ediyor. Arkasından da çok garip bir şekilde, kendisine hiç yakışmayacak bir şekilde diyor ki: “Asl olan budur, Makam-ı Mahmut şefaattir. Fakat şöyle de anlaşılmasında bir mahsur yoktur diyor, başlıyor o şeyi nakletmeye… Arşın üzerinde Cenab-ı Hakk’ın yanında oturtmak üzere Peygamber Efendimiz için ayırdığı yerde denmiştir, diyor. Böyle söylenmesinde de bir sakınca yoktur...” Çok garip bir şekilde İmam Taberi’nin tefsirinde teşbih ve tecsim ile ilgili bunun dışında başka bir pasaj bilmiyoruz.

İbni Teymiyye etkisi

Bu düşünce 6.-7. Hicri asırlarda da devam etti. O asırlarda da ümmet üzerinde gene bir korku psikolojisi oluşturmak suretiyle bu akideyi ümmet arasında yaymaya çalıştılar. Bu gayretler devam etti, ta ki 8. asırda İbni Teymiyye gelene kadar. İbni Teymiyye kendisinden önceki bu çizgiyi aldı, sistemleştirdi. Çok sayıda konu ile ilgili eser yazdı, çok sayıda polemikleri var, çok sayıda talebe yetiştirdi ve kendisinden önce ümmet arasında çok yayılma imkânı bulamamış, hep lokal kalmış olan bu çizgi, bu düşünce; İbni Teymiyye vasıtasıyla bir anlamda bir meşruiyet zeminine kavuşmuş oldu, tırnak içinde.

İbni Teymiyye’nin tekfir konusunda çok ihtiyatlı olduğu söylenir. “Ömrünün sonuna doğru ehl-i kıble olup bizim kıblemize dönüp namaz kılan hiç kimseyi tekfir etmiyorum” dediği söylenir. İnşallah bu onun ahir düşüncesidir, son düşüncesidir ama biz onun eserlerinde “Fetava”sında vesairede hatta hayatını anlatan kaynaklarda tekfir mekanizmasını pekala işlettiğini biliyoruz. Bu düşünce ondan talebesi İbnu’l Kayyım’a intikal etti. Bu noktaları kısa geçiyorum, gerekirse açarız arkadaşlar. Talebesi İbni Kayyım’a intikal etti. İbnu’l Kayyım’da Eşarileri; Yahudilere benzetti, Moğollara benzetti. Eşarileri, zındıklıkla ilhakla itham etti. Bütün bunları yaparken bu çizgideki insanlar bunu ehl-i sünnet adına yaptılar. Kendilerini ehl-i sünnet olarak ifade ettiler. Selef akidesi adına hareket ettiklerini söylediler ve bu propagandanın ümmet arasında yayılması, bu tesmiye-bu ambalaj üzerinden gerçekleşti büyük ölçüde.

Muhammed b. Abdulvehhab ve Suud Ailesi

İbnu’l Kayyım’dan sonra bu çizgi, bu düşünce; Miladi 18. yüzyıla kadar diyebiliriz ki hemen tamamen unutuldu, yok oldu. Çok fazla bir etkinlik gösteremedi. Fakat 18. asırda bir Osmanlı toprağı olan, Osmanlı vilayeti olan Hicaz bölgesinde Muhammed b. Abdulvehhab diye bir zat ortaya çıktı. Alim bir aileye mensup; kendisi de ilim tahsil etmiş, kardeşiyle ilim tahsil etmiş. Bu zat, hayatının belli bir dönemini ehl-i sünnet ve’l cemaat çizgide sürdürmüşken bir dönem sonra yeni bir din tasavvuru, yeni bir İslam anlayışı ve algısı ortaya koymaya başlamış, bu iddia ile ortaya çıkmış .

Evet, önce bir fikir olarak ortaya çıktı bu. İran’da vesaire de epeyce bir coğrafyalarda deveranda cevelanda bulunduktan sonra Muhammed b. Abdulvehhab, tevhid akidesini keşfetti, kendi ifadesiyle ve sonra memleketine döndü, bu akideyi yaymaya başladı. Fakat sivil bir hareket olarak başlangıçta ortaya çıktı bu. Çok fazla etkili olamadı. Çünkü Hicaz bölgesinde Osmanlı’nın atadığı seyyitler ve şerifler var. Emirliklerle yönetiliyor, kabile sosyolojisi var ve her kabilenin başında da seyyitler ve şeriflerden oluşan Osmanlı tebaası mübarek insanlar var. Osmanlı’nın o bölgedeki hakimiyetini siyasi olarak hazmedemeyen, itikadi olarak da Osmanlı ile kendisini hiçbir şekilde yakın hissetmeyen Suud Ailesi, Muhammed b. Abdulvehhab’ın imdadına yetişti. Parasal olarak, insan gücü olarak, kaba kuvvet olarak Vehhabilik hareketinin arkasında yer aldı, yanında yer aldı ve onlar Hicaz bölgesinde, atalarının daha önceki asırlarda yaptığı tethiş hareketini, fitne ve terör hareketini o topraklarda yeniden hayata geçirdiler. Tabii tepki gördüler. Oradaki beylikler, emirlikler direndi bunlara karşı. Fakat bedevilerden oluşan çok kalabalık bir askeri güce sahip oldukları için bir süre sonra o beylikleri mağlup etmeyi başardılar. İki Müslüman birbiriyle savaşırken de Müslümanca savaşır. Kur’an-ı Kerim’de iki Müslümanın birbiriyle savaşabileceğini gösteren ayetler var. Ama onlar bunu yaparken muhataplarına Müslüman muamelesi yapmadılar. Mürted muamelesi yaptılar. Taif’i, Mekke’yi, Medine’yi aylarca muhasara ettiler. Oralarda insanlar kedi-köpek eti yemek zorunda kaldı. Sonra teslim bayrağı çektiler, eman dilediler. Eman verdikleri insanları, kılıçlarını silahlarına bıraktıktan sonra katliam yapıp kılıçtan geçirirdiler, tamamını. Bu hareketin icraatları Eyüp Sabri Paşa tarafından o olaya münhasır olmak üzere kaleme alınmış bir eserde “Mir’atü’l-Haremeyn” de detaylı bir şekilde zikrediliyor. Sadece o eserde değil, bizzat bu hareketin müntesipleri tarafından kaleme alınmış; İbni Gannam gibi İbni Beşir gibi tarihçilerin kaynaklarında da eserlerinde de bu söylediğim şey aynen yer alıyor. Merak eden bu İbni Gannam ve İbni Beşir’in tarihlerine bakabilir. Necid tarihi ile ilgili eserlerdir bunlar.

Bir süre sonra buradaki hakimiyeti görünür kılmaya başlayınca Osmanlı, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa vasıtasıyla buraya müdahale ediyor. Mehmet Ali Paşa ordusuyla geliyor, buradaki isyana bastırıyor. Bunlar çöle çekiliyorlar. Tabii kalıcı olmuyor askeri hareketler… Bir süre sonra çekip Mısır’a geri gidince yeniden şehir merkezlerine iniyorlar. Yeniden katliama başlıyorlar ve bu hakimiyeti orada tesis ediyorlar. Muhammed b. Abdulvehhab’ın bu çalkantılı süreç boyunca yazdığı kitaplar var. Kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar var, sağa sola gönderdiği mektuplar var. Biz bunları Vehhabiliğin ansiklopedisi diyebileceğimiz 12-13 ciltlik “ed-Dürerü’s Seniyye” isimli eserde mufassal olarak görüyoruz. Kendisi diyor ki: “Ben, Allah bana bu basireti verene kadar, bu hakikati bana gösterene kadar ‘la ilahe illallah’ nedir bilmezdim. İslam nedir, iman nedir bilmezdim. Bana hocalık yapan insanlar da bilmezdi. Bu ümmetin ekseriyeti de bilmezdi. Allah bu hakikati keşfetmeyi bana lütfetti. Ben ondan sonra ‘la ilahe illallah’ın ne olduğunu anladım. İnsanların ekseriyeti şirk içinde idi ve bunun farkında değillerdi.”

Özellikle Taif’i muhasarası ve işgali sırasında, Taif’i müdafaa eden bir Seyit Galip Efendi var, onunla yazışmaları var… Başlangıçta ve o Taif muhasarası üzerine kaleme aldığı metinler var Muhammed b. Abdulvehhab’ın… Şeyh Galip Efendi’yi şirkle itham ediyor. Galip Efendi, Osmanlı’dan yardım istediği için müşriklerden yardım istedi; ehl-i tevhide karşı müşrikleri bu mübarek topraklara davet etti diye. Osmanlı’yı da açıktan şirkle itham ediyor, Muhammed b. Abdulvehhab.

Daha sonra onun muakkipleri var, talebeleri var, çocukları ve torunları var. Onlar da aynı çizgiyi devam ettiriyorlar. Bugün internette görürsünüz işte “Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab ve Tekfir” başlığı altında yazılmış kitapları görürsünüz. Onun muayyen kimseleri tekfir etmediğini, tekfir de çok ihtiyatlı davrandığını falan söylerler. Ama bu adını verdiğim kaynaklara bakın, kendi ifadelerini oralarda göreceksiniz. Ümmetin, Vehhabilik hareketi dışında kalan bütün kesimlerini açık ve net bir şekilde tekfir ediyor.

Bugün bu düşünce; siyasi bakımdan Osmanlı’ya isyan, ideolojik bakımdan ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadına isyan anlamına gelen bu Vehhabi düşünce orada maalesef kendisine yer bulduktan sonra, ayağına yer edindikten sonra bu ideolojiyi, ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesi adı altında; bütün imkânlarını seferber ederek yaymaya başladı. Şu anda internette ilgilenenler bilirler, istemediğiniz kadar kitap, selef akidesi adı altında yazılan, tahkik edilen, neşredilen istemediğiniz kadar kitap var. Ben bu kitapları toplamak için özel bir gayret sarf ediyorum. Şu anda hala bu süreç devam ediyor ama internette bedava kullanıma sunulan bu kitapları indirmekten ben şahsen yoruldum. Mümkün değil tamamını bilgisayarınıza indireceksiniz… okuyacaksınız… Mümkün değil… Baş edemezsiniz. Aynı şeyi öbür taraftan da Şiiler yapıyor. Kısmet olursa onları da bir başka bir oturumda konuşuruz.

Bu ümmeti Selef-i Salihine bağlayan gerçek mekanizma, gerçek sistem

İtikat adına genç nesillere, genç kuşaklara empoze ettikleri şey aslında teşbih ve tecsim düşüncesidir. Tekfire dayalı bir ideolojidir. Bunun ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesi ile zahirdeki, söylemdeki benzerlik dışında herhangi bir ilişkisi ve irtibatı yoktur. Ehl-i sünnet ve’l cemaat nedir? Propagandası çok fazla sayıda kesim tarafından yapılan bu itikat, gerçek anlamda nedir? Bu itikadın gerçek mümessilleri kimlerdir? diye baktığımızda; kafalarınız hiç karışmasın arkadaşlar, net olarak şu söyleyeceğim şey bize kanaat verir: Bu ümmeti Selef-i Salihine bağlayan gerçek mekanizma, gerçek sistem mezhepler ve mezhep imamlarıdır. Herhangi bir konuda gerek itikadi gerek ameli ve fıkhi herhangi bir konuda sahabe-i kiram ne düşünürdü, nasıl davranırdı, Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimizin tavrı nasıldı; bunu görmek istiyorsanız eğer, sünnetten ve sahabe-i kiramdan intikal eden müktesebat hakkında en sahih, en sağlıklı değerlendirmeyi yapan, usul-ü fıkıh sistemi içerisinde yapan, müçtehid imamlara bakmak durumundasınız. Usul-ü fıkıh dediğimiz disiplin sadece ahkam ayetlerinden, hüküm hadislerinden bize ibadet, muamelat vesaire ile ilgili netice çıkaran bir sistem değildir. Usul-ü fıkıh dediğimiz sistem bütünüyle nassların; vahyin, Kur’an ve sünnetin sağlıklı ve sahih biçimde nasıl anlaşılacağını bize öğreten sistemdir. Yani hangi alana dair olursa olsun, hangi meseleye müteallik olursa olsun, herhangi bir ayetin ya da hadisin bize ne anlattığını en gerçekçi en sahici biçimde ancak usul-ü fıkıh sistemi sayesinde anlayabiliriz, öğrenebiliriz. Sistemsiz ve metotsuz baktığınızda nasslara, ortaya çıkacak olan şey karmaşadan başka bir şey değildir. Bilhassa itikadi alanda meselenin içinden çıkabilmek için mutlak surette bu sisteme ihtiyacımız var. Onun için bu ümmetin gerçek rehberleri, bu ümmeti selefi salihine, sahabe-i kirama ve sünnet-i seniyyeye bağlayan gerçek rehberler; mezhep imamlarıdır, müçtehid alimlerdir. Bu din onlardan; onların talebeleri, talebelerinin talebeleri ilanihaye senetli ve bağlantılı olarak bize kadar intikal etmiştir .

O zaman meseleyi tashih edelim. Eğer ortada gerçek bir selefilik varsa; o, mezhep imamlarının üzerinde bulunduğu ve temsil ettiği çizgidir. Selefe ulaşmanın başka bir yolu yoktur. Elimizde bulunan, dünyamıza boca edilen birtakım rivayet kitapları var. Kitab-ı Sünne başlığı altında Kitab-ı Tevhid başlığı altında hayatımıza boca edilen birtakım metinler var. Bu metinlerin içinden sağlıklı biçimde nasıl çıkacağız, bu metinleri doğru biçimde nasıl değerlendireceğiz? Bakın: İmamu’l Eimme denen hadiste imamların imamı denen İbni Huzeyme meşhur “Sahih” isimli eserin sahibi… Hadisteki otoritesi müsellem ama “Kitabu’l Tevhid” diye bir eser yazmış. Bu eser, çağdaşı ve İmam Buhari’nin kâtibi, talebesi İbni Ebu Hatim el-Razi’ye ulaştığında; bakmış muhtevasına demiş ki: “Keşke yazmasaydı bunu. Çünkü biz usul-ü din ilmini tahsil etmedik. Biz bu ilmi bilmiyoruz. Usul-ü dine mütedayir rivayetleri elinde bulundurmak meseleyi çözmez. O rivayetleri ezberine almış olmak meseleyi çözmez. O rivayetlerin ne anlattığına, manasına, mazmumuna, delaletine de vakıf olmak gerekir. Bu bizim işimiz değil, biz bunu tahsil etmedik” diyor.

Kendisi de büyük bir hadis hafızıdır, İbni Ebu Hatim el-Razi… Babası Ebu Hatim, İmam Buhari’nin ders arkadaşıdır, yolculuk ve talebelik arkadaşıdır. Kendisi de onun katibidir, talebesidir. Daha sonra bu eserde ortaya koyduğu istidlallerle ilgili, çıkardığı neticelerle ilgili tenkitler almaya başladığında kendisi de bir itirafta bulunmak zorunda kalmış: Benim bu konularda hata yapmam tabiidir diyor, çünkü ben usul-ü din okumadım. İbni Huzeyme -Allah ona rahmet eylesin- meselenin farkında olan bir alimdir ve meselenin aslını ortaya koymuş. “Ben bu kitabı yazdım ama içinde hata bulunması normaldir. Ben usul-ü din ilmini tahsil etmedim” diyor. Peki, bugün Selef adına, tevhid adına onun çizgisini takip ettiğini söyleyen insanlar, kesimler, nesiller, İbni Huzeyme kadar dürüst olabiliyorlar mı? Onun itirafını, bunların ağzından duyduğumuz vaki midir? İtikad hakkında konuşacaksak, bu ilmi tahsil etmemiz lazım! Usul-ü din ilmimi tahsil etmemiz lazım! Fıkıh hakkında konuşacaksak, nasıl usul-ü fıkıh ve fıkıh ilmini tahsil etmek lazımsa... Akaid hakkında konuşacaksak da usul-ü din ilmini tahsil etmemiz lazım... Yoksa bu işin içinde nasıl çıkacağız? Teşbihe, tecsime, sapkınlığa düşmemiz işten bile değil! Çünkü Kur’an-ı Kerim’de pek çok nass var. Allah korusun, bir kimse bu nasslar konusunda aklını nasıl kullanacağını, muhakemesini nasıl yapacağını bilemezse teşbihe ve tecsime sapması kaçırılmaz oluyor. Ve bu akideyi işin merkezine koyduğunuz zaman -Allah korusun- muhkem nassları, müteşabih nasslar doğrultusunda tevil etme, yorumlama hatasına düşmeniz kaçınılmaz olur. Ki selef çizgisinde söz söyleyen, kitap yazan insanların kahir ekseriyetinin düştüğü hatadır bu.

Hadis hıfzı konusunda, ezber kapasitesi konusunda bütün muhalifi-muafıkı herkesin ittifak ettiği İbni Teymiyye tam da bu vartaya düşmüş birisidir. Bundan kurtulamamış insanlardan birisidir. Muhkem nasslar diyor ki: “Leyse ke mislihi şeyun - Allah gibi hiçbir şey yoktur.”, “Fela tadribu lillahil emsal- Allah’a misaller vermeyin, Allah’ı başkalarına benzetmeyin.”

“İnnallahe hâlâke Adem’e ala sureti’r Rahman” diye bir zayıf rivayet var. İbni Huzeyme, az önce adını andığım İbni Huzeyme bu rivayetin 3 noktada illetli dolayısıyla zayıf olduğunu belirtiyot. İbni Teymiyye diyor ki: “Onun öyle söylediğine bakmayın. Birtakım Cehmiye ortaya çıktı, Allah’ın sıfatlarını inkar etmeye başladı. Bu tehlikeyi gördüler de onun için bu rivayeti tazif ettiler. Aslında bu rivayet sahihtir.” “İnnallahe hâlâke Adem ala suratihi” diye bir varyantı var bunun. Buhari’de, Müslim de geçen sahih bir varyant. Bunu esas almıyor, öbürünü esas alıyor. Bunu da o müteşabih, zayıf, illetli rivayet esasında tevil ediyor. Normalde yapılması gereken sahih muhkem rivayeti alıp öbürünü bu esasta değerlendirmekken: tam tersini yapıyor. Bir eserinde mesela, “Selef ve sahabe diyor tecsim akidesine itiraz etmezdi. Ta’tildense tecsime daha yakındı” diyor. Başka bir eserinde “Kur’an’da ve sünnette diyor, Allah Teala’nın cisim olmadığını söyleyen bir nass var mıdır; yoktur. Ne Kur’an’da ne sünnette Allah cisim değildir diye bir ifade, bir ayet, bir hadis yoktur. O zaman ben bu sözü terk ettiğimde yani Allah cisim değildir demeyi reddettiğimde; yani Allah cisimdir dediğimde; ne Kur’an’dan ne sünnetten, ne şeriattan, ne fıtrattan dışarı çıkmış olmam” diyor. Bakın! %100 tepe taklak olmuş bir düşünce sisteminden bahsediyoruz. Normalde meselenin temelinde muhkem nasslar olması gerekirken, müteşabih nasslar meselenin temeline konmuş; muhkemler o doğrultuda tevile tabi tutulmuş.

Bu sadece akaidle ilgili, müteşabih nasslarla ilgili bir tutum değil; en tehlikelisi burasıdır. Ama Selefi düşünce dediğimiz bu düşüncenin bunun dışında da pek çok arızası, arızalı kabulü iddiası vardır. Bunlar arasında bugünkü İşid ve ondan evvelki birtakım örgütlerin ortaya koyduğu iddialar ve icraatlara baktığımızda, mezhep ve taklit vakıasını reddetme, tasavvuf ve tarikata intisabı reddetme; reddetme derken bunların şirk olduğunu söyleyenler de var aralarında. Mezhebe intisap şirktir, taklit şirktir, tarikata intisap şirktir, kabirlerin-türbelerin üstünü yükseltmek, üzerlerine duvar örmek, bina yapmak vesaire şirktir… Ve İslam ümmeti arasında bugün yaygın olan birçok uygulamanın, icraatın, tatbikatın, anlayışın şirk olduğunu söylemek suretiyle adeta ellerine iki ucu keskin bir kılıç vermişler. O yana sallayıp kelle uçuruyorlar, bu yana sallayıp kelle uçuruyorlar. Oturup konuştuğunuzda, delillerini sorduğunuzda, nasıl bir sistemle hareket ettiklerini öğrenmek istediğinizde görüyorsunuz ki aslında bir sistemleri yok. Önlerine konmuş birtakım rivayetler var. Bu rivayetlerden daha evvelkilerin çıkardığı birtakım neticeler var; bunların tekrarından ibaret bir din anlayışı...

Tabiat boşluk kabul etmez

Bu ideolojinin, bu anlayışın ümmet arasında, gençlik arasında bu kadar yoğun ilgi görmesi, taraftar bulması aslında kendi doğruluğundan, sıhhatinden, hakikatinden kaynaklanan bir şey değil. Tam aksine hakikatin, doğrunun, sahihin; ümmetin dünyasından çıkarılmış olmasından kaynaklanan arızi bir durumdur. Ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesi, medrese ve medrese hocaları vasıtasıyla İslam coğrafyasında asırlar boyu öğrenilmiş, öğretilmiş, yayılmış, müdafaa edilmiş... Her türlü deliliyle, ispatıyla, şahidiyle sıhhati ortaya konmuş bir akide sistemidir. Fakat ne zaman ki medreseler kapatıldı, ne zaman ki bu ümmetin alimle, ulema ile irtibatı koparıldı; alimler itibarsızlaştırıldı, sürüldü, asıldı-kesildi… Bir boşluk oluştu ümmetin hayatında, fikriyatında, zihniyetinde ve algısında… İşte o boşluk bir taraftan Vehhabi ideolojisinin kurucuları ve bugünkü icra edicileri tarafından bir taraftan da 1978 devrimi ile birlikte Şii ideologları ve icracıları tarafından ümmetin hayatına çok çeşitli desiselerle, çok çeşitli metotlarla sokuldu. Sokulmaya devam ediyor... Alternatifi olmadığından değil, güçlü olmasından değil, hakikat olmasından değil… Ama hakikatin ortadan kaldırılmış olmasından kaynaklanan arızı bir durum… Arızi bir ortam… Tabiat boşluk kabul etmiyor. Bu ortamı, bu boşluğu; bu iki ideoloji dolduruyor.

Usul-ü din ilmini tahsil etmenin ehemmiyeti

Bunun dışında da pek çok arızayla ümmet-i Muhammed’in kafası karıştırılmış vaziyette. Pek çok modernist düşünce, modern İslam algıları, yaklaşımları da bu çerçevede o boşluktan istifade ile hayatımıza giren yabancı ideolojiler cümlesindendir. Ne zaman ki bu ümmetin hayatından usul-ü din ilmi ve usul-ü fıkıh ilmi çıktı, o zaman biz bu türlü arızalarla muhatap olmaya, bu türlü arızaların zebunu olmaya başladık. Dolayısıyla yapılacak iş, silahla kılıçla mücadele filan değil. Kavga gürültü değil. Tarihi içerisinde bu; ehl-i sünnet ve’l cemaat ulema tarafından nasıl bir metotla nasıl bir yol ve yöntemle ümmetin hayatından kazındıysa bugün de aynı şekilde, aynı metod takip edilmelidir. Bu noktada size büyük bir mesuliyet düşüyor, büyük bir sorumluluk düşüyor. İslami ilimler tahsil etme imkânına kavuşturulmuş, böyle bir imkâna nail olmuş kuşaklar olarak sizin, bilhassa bu iki ilim dalına önem vermeniz, yönelmeniz ve bu alanda yetişme gayreti içinde olmanız lazım.

Usul-ü din ve usul-ü fıkıh ilmi bizim İslam algımızın, tasavvurumuzun temelini oluşturur. Hem itikadda, hem amelde, hem ahlakta, hem pratikte, hem teoride bu iki ilim dalı diğer İslami ilimlere de vücut veren temeldir, asıldır. Ama dikkat edin! Bu ideolojiler gerek Vehhabilik gerek Şiilik gerekse modern akımlar, bu iki ilim dalının zayıf olduğu ortamlarda yerleşirler, kök salarlar. Bu bir tesadüf değildir. Usul-ü din ilmini tahsil etmiş hiçbir çevrede bu yabancı ideolojiler, bu bidat akımlar kendilerine yer bulamazlar. Ama ne yazık ki ümmetin hayatında bu iki ilim dalının eksikliğini; bu muazzam boşluğu, bu ürkütücü eksikliği henüz tam anlamıyla fark edebilmiş değiliz. Bu iki ilim dalında alim yetiştirecek hassasiyeti, mekanizmayı henüz oluşturabilmiş değiliz, maalesef. Bütün mesele buradan çıkıyor.

Dolayısıyla bu fikriyatlarla, bu zihniyetlerle kavga gürültüyle değil, ilimle-delille-bilgi ile dirayetle baş edilecektir; bunun başka bir yolu yoktur. Ve hayatımızda bu bidat oluşumlar her zaman olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. Bugün İşid olur, Selefilik olur, yarın başka bir düşünce olur, öbür gün başka bir ideoloji ortaya çıkar. Bunların her biriyle sınırlı bir algı, bilgilenme vesaire ile iştigal edersek bu bizi yanıltır, bu bizi oyalar, bu bizi meşgul eder ama meselenin temeline sahih mekanizmayı koyduğumuzda; o mekanizma hangi akım, hangi ideoloji, hangi yeni yabancı fikir olursa olsun ona karşı tavrımızı netleştirmemizi temin edecektir. Bu bakımdan çözüm; İslami ilimlerini ihyasıdır ve o bağlamda da Asleyn dediğimiz bu iki temel ilmin yeniden hayatımıza sokulmasıdır.

Sorular ve cevaplar:

İbni Teymiyye ve Muhammed b. Abdulvehhab’ın görüşleri aynı mıdır? Selefilik ve Vehhabilik arasında bir fark var mıdır?

Aynıdır diyemeyiz, tabii. Yani İbni Teymiyye, mezhebi ve mezhep intisabını onaylayan birisidir. Bir kurum olarak tasavvufa ve tarikata itiraz etmez. Taklidi şirk olarak görmez. Ama Vehhabilik düşüncesinde, İbni Abdulvehhab’ın düşüncelerinde bunlar çok önemli yer tutar. Dolayısıyla bu konularda bu iki zat arasında bir farklılık vardır ve buna bağlı olarak Selefilik ve Vehhabilik arasında da tabii ki farklar vardır. Selefi düşünce dediğimiz düşünce çok daha geniştir, geniş bir çerçeveyi ifade eder. Her Selefi, Vehhabi değildir ama her Vehhabi kendisini Selefi olarak ifade eder. Böyle bir umum-husus ilişkisi var aralarında.

Safer ayının getirdiği uğursuzluk hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

Safer ayı uğursuz bir ay değildir. Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimizden bu anlamda nakledilmiş sahih rivayetler vardır: “La adve vela Safare” diye sahih rivayetler var. Dolayısıyla bu, aslı esası olmayan hurafe bir düşüncedir.

Japonya Hiroşima'ya rağmen nasıl 'Amerikancı' oldu? Japonya Hiroşima'ya rağmen nasıl 'Amerikancı' oldu?

İbni Teymiyye için kâfir ve itikadî inancı bozuk diyebilir miyiz?

Arkadaşlar biz, ehl-i sünnet ve’l cemaat prensip olarak; tekfirde ilkeyi söyleriz ama muayyen insanları tekfir etmekten mümkün olduğunca sakınır, imtina ederiz. Yani şu düşünce küfürdür deriz ama o düşünceyi dile getirmiş muayyen bir kimse söz konusu olduğunda; “O düşünce küfür, sen de onu söyledin, o halde sen de kâfirsin” demeyiz. Böyle bir silsile, böyle bir mantıki silsile kurmaktan imtina ederiz, mümkün olduğunca. Çünkü o kimse tövbe etmiş olabilir ölmeden önce. Veya İbni Teymiyye bağlamında değil ama… Bu meseleyi duymuş, delilleriyle inceleme imkânı bulamamış; kendisine hakikat söylendiğinde-aktarıldığında ikna olabilecek durumdaki insanları da tekfir etmeyiz Ama İbni Teymiyye bu düşünceleri iddia etmiş, delillendirmiş, müdafaa etmiş, bunun kavgasını vermiş birisi olarak; bu anlamda cehalet özürdür, İbni Teymiyye bu meseleleri bilmezdi, diyemiyoruz. Bilirdi, bilen birisi olarak müdafaa etmiştir. Ama dileriz ve temenni ederiz ki ömrünün sonunda tövbe etmiştir, tövbe ederek vefat etmiştir.

Dolayısıyla bu prensip aklınızda olsun! Bir fikrin, bir kabulün, bir zihniyetin tekfiri başka bir şeydir; belli muayyen şahısların tekfiri başka bir şeydir.

İbni Teymiyye’nin kitaplarına tarafsızca bakınca kendisinin mücessime olmadığını, Selef-i Salihin yolundan gitmeye çalışıp müteşabihlerde susarak teslim olup nasıllığı bilinemez diye vurgu yaptığını görüyoruz.

Keşke öyle olsaydı! Keşke öyle olsaydı! Hemen şunu söyleyeyim arkadaşlar: İbni Teymiyye hayatı boyunca çok yazmış, çok konuşmuş, çok söylemiş birisidir. Bu bakımdan, eserleri arasında önemli ölçüde çelişkilere, tutarsızlıklara rastlamak mümkündür. Mesela, “Fetava”sında pek çok yerde “Cehennem azabının da tıpkı Cennet hayatı gibi ebedi olduğunu” söylüyor, bunu savunuyor. Ama bu işle ilgili yazdığı müstakil kitabında “Cehennem hayatının ebedi olmadığını söylüyor.” Aynı şey bu teşbih ve tecsim ile ilgili söylediklerinde de vakidir. Bir yerde söylediğini başka bir yerde nakzeder. Ama böyle bir genel tespit yapamayız: yani Selef-i Salihinin yolundan gitmeye çalışmış, müteşabihlerde susmuş; yok pek öyle değil! Müteşabihlerde susmamış… Yani Cenab-ı Hakk’ın kelamının mesela, O’ndan harf ve sesle sadır olduğunu söylemiş. Nasıl ki insan konuşur, söz sahibidir; söz söylediğinde bu, insandan harf ve ses vasıtasıyla çıkar… Cenab-ı Hakk’tan da böyle çıkar, diyor. Cenab-ı Hakk Cebrail’e nasıl vahyeder? konusunda şöyle anlatıyor: Cebrail gider O’nun karşısına… Cenab-ı Hakk söyler, o da duyar-dinler; ondan sonra alır getirir. Teşbih bu! Bunu bu şekilde ifade eden hiçbir nass yok… Ne bir ayet var ne bir hadis var. Cenab-ı Hakk’ın ses vasıtasıyla konuştuğunu, harflerle konuştuğunu ifade eden ne bir ayet var ne bir hadis var. Ama İbni Teymiyye bunu söyler.

Dolayısıyla onun eserleriyle mümkün olduğunca fazla haşır neşir olmuş insanlar, bu türlü meseleleri fark etmekte zorlanmaz ama böyle yüzeysel bakanlar ya da onun tercüme edilmiş bazı eserlerini okumakla yetinenler genellikle bu konuda daha arızasız, daha sakıncasız bir İbni Teymiyye fotoğrafıyla karşılaşırlar. Meselenin aslı öyle değil.

Mücessime konusunda: günümüzde Sufi diye isimlendiren bazı kişilerin kendilerini Allah’ın ete kemiğe bürünmüş haline benzetmeleri…

Arkadaşlar bu bir tecsimdir. Evet, bir kısım aşırı tasavvuf ehlinde, Cenab-ı Hakk’ın bir kısım suretlerde, biçimlerde tecelli edeceğine dair bir düşünce vardır. Ama bu ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesine terstir. Cenab-ı Hakk’ın bildiğimiz bir surete, biçime, forma bürünüp o şekilde görünmesi, tecelli etmesi diye bir şey ehl-i sünnet akidesinde yoktur; bu tecsimdir.

Dolayısıyla kimden sadır olursa olsun, ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadına ters şeylerin reddedilmesinde tereddüt gösterilmemesi lazım. Bir şey daha ikaz etmiş olayım bu vesileyle: Biz tasavvuf ehli dediğimizde, kelamcılar dediğimizde, fıkıhçılar-tefsirciler-hadisçiler dediğimizde aslında arkasından başka bir tayin edici ifade kullanmadığımızda: olumladığımız kabul ettiğimiz benimsediğimiz bir şeyden bahsediyor gibi oluruz. Yani müfessirler böyle demiştir dediğimizde, onu referans olarak aldığımızı ima ederiz. Aslında bu doğru değil… Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf birer meslektir. Tefsircilerin, hadisçilerin, fıkıhçıların, kelamcıların arasında ehl-i sünneti vardır ehl-i bidatı vardır. Dolayısıyla biz nasıl ki bize kadar eserleri intikal etmiş ve kendisini ehl-i hadis olarak ifade eden insanların hepsini benimsemiyoruz… her söylediklerini benimsemiyoruz… Aynı şekilde tasavvuf ehli için de bu söz konusudur. Tarih içerisinde teşbihe, tecsime kaymış tasavvuf ve ekolleri vardır. Kerramiye böyledir, Salimiyye böyledir, Hallaciye böyledir. Bunlar teşbihe ve tecsime kaymış zühd ehlidir, tasavvuf ehlidir. Ama tasavvuf ehli diye bunları kabul edelim mi? Etmeyelim! O itikadi hassasiyeti, çizgiyi koruyalım. Aynı şey fukaha için de söz konusudur. Fukaha arasında ehl-i sünnet ve’l cemaat yolundan sapmış Mutezilli fakihler var, mesela. Şii fakihler var... Bunlar fukaha ama itikadı bozuk. Müfessirin aynı şekilde… Muhaddisinin aynı şekilde… diğerleri aynı şekilde…

Dolayısıyla bir kısım tasavvuf ehli dediğimizde bunu mutlak anlamda meşrulaştırdığımızı düşünmeyelim. Aralarında ehl-i sünnet olanlar var, ehl-i bidat olanlar var.

Allah’ın Peygamberimizin suretinde olduğunu söyleyenler görüyoruz. Bu konudaki düşünceniz nedir?

İşte bu teşbih. Hemen şunu söyleyelim: Uydurma da olsa; Cenab-ı Hakk’ın Efendimizin suretinde olduğunu ifade eden bir rivayet ben bilmiyorum! Hz. Adem’e benzetenler vardır, sohbetin başında da söyledim. Ama Efendimize benzeten bir uydurma rivayet var mıdır, ben bilmiyorum.

Bunu söyleyenler gerçek anlamda mücessime tehlikesine düşmüyorlar mı?

Tabii ki düşüyorlar. Bu ayet-i kerime mutlaktır. “Leyse kemislihi şey’un” ayeti mutlaktır. Allah Teala gibi hiçbir şey yoktur! Ne bakımdan yoktur? Hiçbir bakımdan yoktur! Yani cisimlere mahsus, yaratılmış varlıklara mahsus her ne özellik varsa Cenab-ı Hakk onlardan münezzehtir. Hiçbir bakımdan Cenab-ı Hakkla diğer varlıklar arasında bir benzerlik, bir müşabehet söz konusu değil. Varlıkta da böyledir, zatta da böyledir, esmada da böyledir, efalde de böyledir; her bakımdan böyledir. Bunu tahsis edecek bu sarahatte, bu kuvvette başka bir nass yoktur. Kaldı ki haberlerde tahsis vesaire olmaz. Bu Cenab-ı Hakk’ın uluhiyeti hakkında bize en sağlam bilgiyi veren muhkem bir nasstır.

Dolayısıyla cisimlere mahsus her ne özellik varsa; Cenab-ı Hakkı bizim onlardan tenzih etmemiz lazım. Mesela, Cenab-ı Hakk arşın üzerindedir, mekan olarak… veya göktedir, diyenler doğrudan doğruya aslında bu ayete muhalefet ediyorlar; farkında değiller. Çünkü bir yerin üstünde olmak, bir yönde, bir cihette olmak; mahluklara mahsus… Mekan içi, zaman içi varlıklara mahsus bir özelliktir. “Leyse kemislihi şey’un” dediğinizde Cenab-ı Hakkı bundan da tenzih ediyorsunuz… Bir yönde bulunmaktan da tenzih ediyorsunuz.

Mesele muhkem nasları, hayatın, itikadın temeline koyabilme iradesi, dirayeti meselesidir. Bunu ihmal etmememiz lazım.

Aşere-yi mübeşşerede geçen bazı sahabeler daha sonra karşı karşıya gelmişlerdir. Nasıl olur da hepsi Cennetle müjdelenmiştir. Tirmizi de geçen bu hadis gerçekten sahih midir?

Hangi hadis kastediliyor onu bilmiyorum. Aşere-yi mübeşşereye mahsus olmak bir insanı melek yapmaz, masum yapmaz. Peygamberlerden Aleyhisselatu ve’s-selam başka masum insan yoktur. Sahabe de olsa ehl-i beyt de olsa beşer sıfatlarını taşır; beşerdir. Beşerin maruz olduğu hatalara, nisyana vesaireye maruzdur. Ama bu onların faziletinde, onların üstünlüğünde bir nakısa meydana getirmez. Bu ikisini birbirinden ayırmamız lazım. Beşerdirler, hataya maruzdurlar, günah işlerler, tövbe ederler ama bütün bu beşer taraflarına rağmen diğer beşerlerden daha üstündürler. Çünkü Kur’an ve Sünnet nasslarıyla Allah Teala’nın onlardan razı, onların Allah Teala’dan razı olduğu… Allah Teala’nın onlar için cennetlerde büyük nimetler, mükafatlar hazırladığı ve bu çerçevede benzer muhtevaya sahip olan pek çok ayet ve hadis bize gösteriyor ki: Sahabe-yi kiram kuşağı ve onlar arasında da hayattayken cennette müjdelenmiş olan insanlar, diğer kuşaklara göre bir rüçhaniyete sahiptir.

Kur’an’ın da ifade ettiği gibi Ulu’l Emr’i nasıl açıklıyorsunuz? Bu ifade gerçekten Şia’nın imamet için delil olarak gösterdiği ayet olabilir mi?

Buradaki ulu’l emr ifadesi, umum bir ifadedir. Yani bu ümmete rehberlik eden gerçek anlamda salih umerayıda ihtiva eder, ulemayı da ihtiva eder, ehl-i zühdü ve tasavvufu da ifade eder. Yani bu ümmetin hayatında iyi işler yapan, yaptığı işin otoritesi olan, yaptığı işin hakkını veren her kesimi, her meslek sahibini ihtiva eder. Alim de vardır aralarında, abid de vardır, zahid de vardır, umera ve sultanlar da vardır.

Dolayısıyla bunları masum imamlara vesaireye yormak için ayrı bir hususi delil lazım. Esasen masum imam inancının bizzat kendisi kocaman bir arızadır. Dediğim gibi vakit olsa konuşsak: bu imamet, masum imam düşüncesi o kadar ileri götürülmüş, o kadar abartılmış, o kadar dozu kaçırılmış bir şeydir ki: Humeyni de dahil olmak üzere pek çok İmamî; konuyla ilgili yazan konuşan pek çok imamİnin eserinde açıkça ifade ettikleri bir şey var: Aleyhisselatu ve’s-selam Efendimiz peygamber olarak görevlendirildiği ilk günden itibaren, yapmayı gerçekleştirdiği en önemli iş; imameti ikamet etmektir, diyorlar. Efendimizin Risalet misyonunun, sorumluluğunun temelinde; imametin ikamesi vardır, diyorlar.

Şimdi: itikadın temeline, risaletin temeline bunu koyduğunuzda, ondan sonrası teferruat oluyor. Kendiliğinden devam edip gidiyor. Bu itikadı ciddi biçimde konuşmamız lazım. Maalesef, bu alanda da toplumda büyük bir bilgi eksikliği, büyük bir ihtiyaç görünüyor.

Selefilerin görüşlerini Ahmed İbni Hanbel’e dayandırdıkları doğru mudur?

Doğrudur… Ama İmam Ahmed İbni Hanbel (rahimehullah) bunların tamamından müberradır, uzaktır. İki tane Ahmed b. Hanbel portresi var, arkadaşlar. Bunlardan birisi Selefi- Vehhabi çizginin bize propaganda ettiği Ahmed b. Hanbel. Bir tanesi de İmam Beyhaki’nin ve İbnu’l Cevzi vesaire o çizgideki ulemanın bize tanıttığı İmam Ahmed b. Hanbel. Çok calibi dikkattir, çok acı bir şeydir: İmam Beyhaki’nin “Menakıbı İmam Ahmed” diye bir eserine rastlıyoruz kaynaklarda. Fakat bu eseri bulamıyoruz, yani yazmasını da bulamıyoruz. Türkiye’de araştırdık, bulamadık. İslam dünyasına haberler saldık, bir yerde bulursak temin edeceğiz inşallah. İmam Beyhaki’nin bu kitabı yok. Normalde onun bütün eserleri basılmıştır, bildiğim kadarıyla… Ama bu eseri basılmıyor. Neden? Çünkü orada hakiki bir Ahmed b. Hanbel portresi var. Bu ümmetin ondan haberdar olmaması için özel bir gayret sarf ediyor, birtakım kesimler. Orada gerçek bir İmam Ahmed b. Hanbel portresi var. Ebu İshak el-İsferayini diye ehl-i sünnet ulemasının zirve isimlerinden birisi var. Onun “et-Tasfir fi’d-Din” diye bir eseri var. Orada açık bir şekilde diyor ki: Ehl-i sünnet mezhep imamlarının, fukahanın tamamı itikadi konularda aynı şeyi düşünür. Ve bunu delillendiriyor, bu kitabında. Orada dört mezhep imamları da var, daha başka fukaha da var, mezhebi inkıraza uğramış başka müçtehid alimler de var.

Dolayısıyla İmam Ahmed b. Hanbel onlardan farklı bir şey söylememiş, söylemesi de mümkün değil. Çünkü ilmi kimden almış İmam Ahmed b. Hanbel? İmam Şafii’den almış. İmam Şafii, onun hocası. Hanefi mezhebine mensup ulemayla, imamlarla irtibatı olmuş, İmam Ahmed b. Hanbel’in. İmam Şafii’nin Hanefilerle irtibatı var; İmam Muhammed onun hocası. Keza İmam Maliki onun hocası… Bunlar ilimlerini birbirlerinden almış. İmam Muhammed Zahid el-Kevseri merhumun ifadesiyle “Bunlar tek bir aile gibidir. Biri başka bir yöne biri başka bir yöne gitmez.” Ama bu propaganda maalesef o kadar yoğun ki bunların arasından İmam Ahmed b. Hanbel’i ayırıyor; sanki İmam Ahmed kendisine intikal etmiş bu kadar müktesebata rağmen, hocalarına rağmen, ders arkadaşlarına rağmen onların yolundan ayrılmış, başka bir yola gitmiş gibi bir portre çiziliyor… maalesef...

Selefi ile Selefilik arasındaki fark nedir? İkisi aynı şey diyebilir miyiz?

Selef ile Selefilik diyelim biz buna. Selef ve Selefi ya da Selefilik… Selef vakıadır; sahabedir, tabiindir, tebe-i tabiindir… Ebu Hanifelerdir, İmam Maliklerdir. Selef bunlardır ve gerçek Selefi de onlara tabi olanlardır. Bugün kendisine Selefi diyen insanlar arasında silsilesi, icazet silsilesi, ilim silsilesi bu imamlara ulaşanlar var mıdır? Benim bildiğim yoktur. Yani bir hadis kitabını okuyup onun icazetini almak bir kimseyi Selefi yapmaz! Bu bir propagandadır! Gerçek anlamda Selefi; icazet ve senet silsilesi ile Selefe ulaşan insandır. Yani bugünkü bir fıkıh hocasını düşünün; bir fıkıh alimini düşünün: onun sahip olduğu silsile hocaları vasıtasıyla İmam Ebu Hanife’ye (rahimehullah) gidiyorsa… İmam Ebu Hanife’den yukarı da hangi silsile ile gittiği sabittir zaten. Hocası Hammad b. Ebu Süleyman, onun hocası İbrahim Nehai, onun hocaları Alkame, Esved; onların hocası Abdullah İbni Mesud (r.a.). Silsile bu çizgi üzerinde Efendimiz Aleyhissalatu ve’s-selama ulaşır.

Ama bugün hangi selefinin bu müçtehid imamlara ulaşan bir silsilesi var? Başta da söyledim, tekrar edeyim: Muhaddis imamlar eğer fıkıh ve usul-ü din tahsili görmemişlerse ümmetin önüne düşüp rehberlik etme misyonuna sahip olamazlar. Onlar bir meslek mensubudur, bir meslek erbabıdır. Hadis mesleğini, hadis işini deruhte etmiş insanlardır. Bu ümmete tasavvur, istikamet, basiret, ufuk veremezler. Kendilerine kadar nakledilmiş şeyi alırlar, size naklederler. O nakledilen şeyin ruhunu, manasını, maksadını keşfeden ve aktaran Fakih ve Kelam uleması insanlardır. Bunların misyonundan mahrum bir şekilde biz kendimizi selefe affedemeyiz; bu telbis olur, bu aldanmak olur, aldatmak olur.

Şia’nın tarihte ehl-i beyte yapmış olduğu hıyanetlerden biraz bahseder misiniz?

Rıhle dergisinin son sayısında Şia ile ilgili değerli toplu mufassal bilgi bulabilirsiniz. Orada bendenizin de yazdığı makalede Rafızilerin ehl-i beyte yaptıkları hıyanetle ilgili somut; 12 imam bağlamında verilmiş örnekler var. Oralara bakabilirsiniz.

Bugün Selefi çevreleri tarafından çokça zikredilen: Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir, ayet-i kerimesini alimlerimiz nasıl anlamışlardır?

Tercüman-ı Kur’an Abdullah İbni Abbas radiyallahu anh Hazretleri -rivayet tefsirlerinin tamamında görebileceğimiz bir nakildir bu- bu ayet hakkında; Maide 44 ayeti hakkında diyor ki: “Bu, kişiyi dinden çıkarıcı bir küfür değildir.” Bu; amel-i küfürdür, küfran-ı nimettir. Bunu bütün tefsirlerde görürsünüz. Artı; bu ayet, mutlaktır. Bu ayeti böyle mutlak aldığımızda biz, herhangi bir gerekçeyle, herhangi bir durumda ve ortamda Allah Teala’nın indirdiği ile hükmetmeyen, edemeyen insanların tamamını tekfir etmemiz lazım. Oysa bu ayet mukayyet olmalıdır, değil mi? Bir insanın kafasına silah dayayın, kelimeyi küfrü söylemesi bile caiz olur; değil mi? Yani Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyi bırakın, kelimeyi küfrü telaffuz etmesi bile -kalbi imanla dolu olmak şartıyla- caiz olur. Bu ruhsattır. Bakın! Bir kayıt geldi değil mi?: Demek ki ayet mutlak değilmiş, bazı istisnaları, bazı kayıtları varmış.

Bir kimsenin böyle bir yetkisi yoksa, buna gücü yetmiyorsa ne yapacak? Ben şimdi bir hükümet başkanı, devlet başkanı değilim. Ümmet üzerinde Cenab-ı Hakk’ın indirdiği hükümleri icra etme, tenfiz-infaz etme yetkim yok. Ben kâfir oldum mu şimdi? Ayeti mutlak işletirseniz, hepimiz -Allah korusun- bu şeyin içine gireriz.

Ayet mukayyettir, bazı şartlarla sınırlarla mukayyettir. Nedir o? Allah Teala’nın indirdikleri ile hükmetme yetkisine, gücüne, kabiliyetine, iradesine sahip olduğu halde bir insan bunu yapmıyorsa kâfir olur! Kaldı ki onun da engelleri bulunabilir. Orada da birtakım tahsislere, taklitlereh tayinlere gitmemiz gerekir. Yani başta da söyledim: Bizim Kur’an ve sünnetin mana ve maksatlarını, delaletlerini, Muradullaha uygun biçimde anlayabilmek için usul-ü fıkıh çerçevesinde hareket etmemiz lazım. Yoksa alırız bu ayeti, bir kılıç gibi sallar, kelle uçurur gideriz. Cenab-ı Hakk’ın muradına da aykırı olur bu. Cenab-ı Hakk bizden böyle bir şey murat etmemiş ki… Biz kendi ideolojimizi ayeti söyletmiş oluruz yani, Allah korusun.

İbni Teymiyye bu görüşlerinde samimi midir, yoksa Abduh gibi mi?

Hayır, İbni Teymiyye samimi bir insandır; arkadaşlar. Diyebiliriz ki: Muhammed b. Abdulvehhab da samimidir, onun yolunu takip eden bugünkü insanların da pek çoğu samimidir. Vicdanını, cüzdanını başkalarına satmamış olan, kiraya vermemiş olan… hepsi samimi insanlardır. Ama samimiyet, meşruiyeti garantiye etmez. Samimiyet, sıhhati ve istikameti garantiye etmez. Samimiyet başka şey, meşruiyet başka şey… İstikamet ve isabet başka bir şey… Bu gibi hususlarda yani Abduh mason olmasaydı biz onu söylediklerini tensip mi edecektik? Tasdik mi edecektik?! Hayır! Mason olması ayrı bir cürümdür, Rabbine hesabını verir, bizi ilgilendirmez. Biz onun söylediklerine bakarız, meşru mudur gayrimeşru mudur? Birileriyle bağlantılı olması, birileri adına hareket etmesi ya da etmemesi, o söylediklerinin değerlendirilmesinde bir ölçüt, bir tayin edici değildir. Bunları birbirinden ayırmak lazım.

Sallallahu ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Velhamdulillahi Rabbi’l alemin.

Kaynak video: https://www.youtube.com/watch?v=ushKcDeg9G8