“Kur’an ve Sünnette İtikad, İbadet ve Güzel Ahlak”, okurlarına Peygamber Efendimizin (s.a.) hayatından örnekler vererek onun hadislerini aktararak Müslüman şahsiyetin nasıl olması gerektiğine dikkat çekiyor.
İslâm dünyasının yakından tanıdığı ve günümüz İslâmî tasavvur ve tefekkürünün oluşumunda büyük payı olan Nedvi, itikat, ibadet ve ruh terbiyesi hususlarında bütün Müslümanlara bir rehber olması amacıyla yazdığını belirttiği eserinde Müslüman hayatının bütün cephelerini Kur’an ve sünnet ışığı altında değerlendirir. Aynı zamanda kaleme aldığı bu mukaddes eseri ile İslâm’ın değişmez prensiplerinin Müslümanın hayatına yansıyabilmesinin şartlarını da göstermektedir.
İslâm’ın özellikleri
Dünyadaki her canlının, şahsiyetin kendine has ve diğerlerinden ayırt edici özellikleri vardır. Bu durum her şey için geçerlidir. Bu sebeple İslâm dininin de kendisine özgü özellikleri vardır. Bu dinden faydalanmamız ve bu dinin etkisini üzerimizde hissedebilmemizin başlangıcı budur. İlk önce öğrenmemiz gereken şey bu dinin bize Allah tarafından vahiy olduğudur. Kur’an-ı Kerim’de, Necm Suresi’nin 3. ve 4. ayetlerinde şöyle buyruluyor: “O kendi arzu ve havasından konuşmaz. Onun her konuştuğu Allah tarafından indirilen bir vahiyden başka bir şey değildir.” Bu ayetlerde bahsedilen Peygamber Efendimizin (s.a.), peygamberler zincirinin son halkasını oluşturduğudur. Peki, bu dinin karakteri ve önemli özellikleri nelerdir?
Bu dinin ilk ve en önemli özelliği, en çok akide üzerinde yoğunlaşmasıdır. En çok ona önem göstermesidir. Hz. Âdem’den, Peygamber Efendimize (s.a.) kadar gelen bütün peygamberler, kendilerine vahiy edilen akideye davet etmiş ve insanların ona sımsıkı sarılmasını istemiştir. Bu çabalarının karşılığında da insanlardan bir şey beklememişlerdir.
Peygamberlerin davet ettikleri ve çaba gösterdikleri bu yolda, cihadlarının temelindeki en önemli güç, yalnızca Allah’ın rızasını istemeleridir. Bu her şeye galip gelen keskin bir kılıç gibidir. Bu en güzel, Peygamberimizin (s.a.) Taif’te yaptığı duada görülür. Peygamber Efendimiz (s.a.), Taif’te amacını gerçekleştirememiş, kimse Müslüman olmak istememişti. Üstelik çok eziyet görmüştü. Bu zor durumda şu duayı etmişti: “Ey Allah’ım! Kuvvetimin azlığından, çaresizliğimden, insanlara karşı olan gücümün yetersizliğinden sana şikâyet ediyorum (Sığınıyorum). Ya Erhamer rahîmin. Sen mustazafların Rabbisin, Sen benim Rabbimsin. Beni kime bırakıyorsun. Hücuma uğrayacağım uzak bir yere mi, yoksa durumumu kendilerine bıraktığın düşmana mı? Eğer sen bana gazap etmezsen ben başka bir şeye aldırmam. Senin hoşnutluğun benim için en ferahlatıcı şeydir.”
Peygamberlerin davet ve akidelerinde getirdikleri özelliklerden biri de çok gayretli olmaları, çok çaba göstermeleridir. Peygamberler, vahiy olunan ilahî mesajları tebliğ ederken karşılarındaki muhataplarının karakterine uyan açık anlatımlarla, dinî terimler kullanmayı benimseyerek bu yolla insanları ahirete davet ettiler. Görüyormuş gibi cennet nimetlerine özendirdiler ve cehennemden sakındırdılar. Peygamberler sohbetlerinde sıkça ahirete dikkat çekmiş, ayet ve hadisleri zevkle dinleyen herkesin gözlerinin önünde cennet ve nimetleri varmış gibi hissettirmişlerdir. Bundan dolayı Müslümanların kalplerinde, cennete karşı büyük bir heyecan, cehenneme karşı ise korku vardır. Allah mutlak hüküm sahibidir.
Enam Suresi’nin 57. ayetinde şöyle buyruluyor: “Hüküm ancak Allah’ındır.”
Kul ile Rabbi arasında, diğer bütün bağlardan çok daha derin ve ince bir bağ vardır. Kul, Rabbini gönülden ve bütün benliğini vererek sevmelidir. O’nun zikrini dilinden düşürmemeli, O’nun gazabından korkmalı ve yine O’nun gazabından O’na sığınmalıdır. Bu din, mükemmel ve ebedidir. Hiçbir değişikliğe uğramamıştır ve Allah’ın izniyle uğramayacaktır.
İtikad
Akide; Peygamberlerden bize ulaşmış, Allah Teâlâ’yı tanımamamıza vesile olan sıfatlarını açıklayan bir ilimdir. Bu ilim, peygamberlere özeldir. İnsanlar, bu ilimle ilgili akıl yürütemezler. İnsan, akide ilmi sayesinde kendini tanır ve bu dünyanın sırrını bulur. Yine bu ilim sayesinde bu dünyadaki rolünü bulur. İnsan ilişkilerine özen gösterir. Bu nedenle her çağda akideye önem verilmiştir. Bu ümmet için çabalayan kendisini ve ahiretteki hâlinin ne olacağını konusunda düşünen her ihlaslı mümin, bu konu hakkında düşünmüş ve kafa yormuştur.
Âlemleri önceden planlayan düzenleyen bir kurucusu vardır. O kurucu, ezeli ve ebedidir. Çok Yüce’dir. Var olan her şeyin yaratıcısı O’dur. O’na denk ve benzer hiçbir şey yoktur. Hiçbir yardımcıya ihtiyacı yoktur. İbadete layık olan yalnızca O’dur. O istemedikçe kimse kimseye rızık veremez. Hastalığına şifa veremez, sıkıntılarını çare bulamaz. O, bir şey isterse “Ol” der ve olur. Kaderde yaşanan hayır ve şerlerin hepsi Allah’tandır. Ezeli, ilmi her şeyi bilir. Allah Teâlâ’nın; kendi rızasına yakınlık kazanmış, kulların amellerini yazan hayırlı işlere teşvik etmekle görevli olan melekleri vardır.
Kur’an-ı Kerim, Allah kelamıdır. Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını inkâr etmek asla caiz değildir. Yeniden dirilmek, hesap günü ve eza haktır. “Sırat” ve “Mizan”, kitap ve sünnetle sabit bilinir. Cennet ve cehennem de haktır. İkisi de bugün yaratılmış olarak bulunurlar. Amel defterinde büyük günahı bulunan Müslümanlar, cehennemde sonsuza kadar kalmayacaktır. Kıyamet gününde Allah, dilediği kişilerin şefaat etmesini ister. Resulullah’ın (s.a.) şefaati haktır. Fasık kimseler için kabir azabı, müminler için kabirde nimetler vardır. Münker ve Nekir meleklerin kabirde soru sormaları da haktır. Allah’ın, insanlara peygamber göndermesi de haktır. Allah, insanlara peygamberler vasıtasıyla emir ve yasaklarını bildirmiştir. Peygamberlerin diğer insanlarda bulunmayan meziyetleri vardır. Bu meziyetler, yaratılışlarındaki üstünlük ve dürüstlüktendir. Hz. Muhammed (s.a.), son peygamberdir. O (s.a.), özellikleriyle diğer peygamberlerden daha faziletlidir. Ashab-ı Kiram, peygamberlerden sonra Müslümanlar için en hayırlı kişilerdir. Müslümanlar, Ashabın günahsız kul olduklarına inanmaz, adaletli bir kul olduklarına inanır. Ebubekir Sıddık (ra) Resulullah’ın (s.a.) vefatından sonra gelen imamdır. Ondan sonra Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gelir.
Tevhid
Mümin kul, itikadını ve imanını düzeltmek için çalışmalıdır. İtikadında azıcık bir sapma olur ya da imanını bozacak bir şey yaparsa onun ibadeti ve amelleri kabul edilmez. İtikadı düzgün olan kişinin ibadeti az da olsa Allah katında mükâfatı büyüktür. Bu sebeplerden dolayı Müslüman, imanını düzeltmek ve onun hakikatini anlamak için çaba sarf etmelidir. İbadet yaparken gayemiz, itikadımızı sağlamlaştırmak olmalıdır. Dua ederken de bunu istemeliyiz. Şirk, sadece Allah Teâlâ’ya birini denk tutmak değildir. Allah’ın sadece kendi zatı için yapılmasını istediği ve kulluğun gerektirdiği bazı hâlleri insanlardan birine yönlendirmesiyle oluşur. Bir kişiye secde etmek, onun için kurban kesmek, zor anlarında ondan yardım istemek, onun her an ayanında olacağını bilmek gibi şirke götüren davranışlarla insan müşrik olur. Allah, ruhbanlarını yücelterek ileri giden Yahudi ve Hristiyan putperestleri, gazabıyla tehdit etmiştir.
Allah Teâlâ, Tevbe Suresi’nin 31. ayetinde şöyle buyuruyor: “Onlar, hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu İsa Mesih’i, Allah’tan başka rabler edindiler. Hâlbuki onlar ancak bir olan ve kendisinden başka ilah olmayan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Allah, onların koştukları ortaklardan bütünüyle uzaktır.”
Sonsuz ilim ve dilediğini yerine getirme kudreti yalnızca Allah’a mahsustur. İbadet anlamı taşıyan her hareket sadece Allah’a mahsustur. Gaybı ve insanların kalplerinden geçen her şeyi sadece Allah bilir. Secde, sadece Allah’a yapılır. Allah’tan başkasının adını kullanarak yemin etmek şirktir. Bu zamana kadar yaşayan bütün toplumlarda, peygamberlerin en büyük gayesi, Allah’a olan inancı güçlendirmek, Allah ile kul arasında sağlam temeller kurmak, sadece O’na kul olmaya çağırmaktır. İnsanın başına gelecek olan fayda ve zarar yalnızca Allah’tan gelir. İnsan yalnızca Allah’a sığınmalı ve dua etmelidir.
Bidat
Bidat, Allah ve Resul’ünün (s.a.), dinden kabul etmedikleri ve emretmedikleri hâlde sanki dinin bir parçasıymış gibi kabul edilen sevap kazanacaklarını düşünerek yaptıkları işlerdir. Bidat işleyen kişi; dinin tamamlandığı, kemale erdiği gerçeğini idrak edememiştir. Artık bu dinde yeni bir kural ve insanın belirleyeceği hükümlerin bulunması mümkün değildir. Allah tarafından indirilen İslâm dininin temel kurallarından biri de her mekânda ve zamanda olay tatbik edilebilmesidir. Çünkü bu dini yaşayacak olan insanların yaratıcısı Allah’tır. Ve Allah; insanların yapılarını, güçlerini, ihtiyaçlarını, zaaflarını ve acz noktalarını en iyi bilendir.
Yüce Allah, Mülk Suresi’nin 14. ayetinde şöyle buyuruyor: “Hiç yaratan bilmez mi? Hâlbuki O, her şeyi bütün incelikleriyle bilendir.”
Bu yüzden bütün yararlı işler İslâm dininde olmalıdır. Fakat insan, kural koymaya alışık olduğundan dinin bu ahenkli yapısını fark edemez. Dine sonradan eklenen her bidat ve yenilik, dinin bünyesinde zorluklara yol açar. “Dine yenilikler sokma işinden aman ha sakınınız. Çünkü dindeki her yenilik bidattir. Ve her bidatte sapıklıktır.” Dine davet eden Rabbani âlimler, bidatlara ve dindeki reform çalışmalarına karşı savaş açmışlardır. Bidatların Müslümanlar üzerindeki tesirini önlemek için Bütün güçleriyle çalışmışlardır. Bu davetçi âlimler, bidatlarla savaşırken çok eziyet ve zulüm görmüş ama Allah yolunda çektikleri bu eziyetlere seve seve katlanıp sabretmişlerdir.
Allah Teâlâ, Ahzab Suresi’nin 23. ayetinde şöyle buyuruluyor; “Müminler içinde öyle kimseler vardır ki Allah’a vermiş oldukları söze-taahhüde sadakat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canlarını feda etti. Kimi de bu şerefi beklemektedir. Onlar, Allah’a verdikleri sözü asla değiştirmezler.”
İbadet
Önem sıralamasında itikaddan sonra ibadetler gelir. İbadetler, insanın yaratılma gayesidir. Allah Teâlâ, Zariyat Suresi’nin 56. ayetinde şöyle buyuruyor: “Ben insanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.”
Semavi dinlerin hepsi ibadeti emretmiş ve bütün peygamberlerde ona davet etmiştir. İslâm dini bizi, en mükemmele davet ediyor. Peygamberimizin (s.a.) ibadetlere verdiği önemi, ona gönül verişini tarif etmeye dillerimiz aciz kalır. Onlarca ayet ve yüzlerce hadis; insanlara ibadetlerin önemini ve faziletlerini açıklayarak sevdirmeye çalışmaktadır. Ayetler ve hadisler; ibadet edenleri övmekte, ibadetten kaçanları ise yermektedir. Kur’an-ı Kerim, namazı dosdoğru kılmanın çok önemli olduğunu açıklıyor ve Hac Suresi’nin 41. ayetinde namazla ilgili şöyle buyuruyor: “Eğer kendilerine yardım ettiğimiz müminlere bir mevki verip yeryüzüne yerleştirirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin neticesi eninde sonunda Allah’a döner.”
Kur’an-ı Kerim insanları, kıyamet gününde sorguya çekileceği ve terk ettikleri için hesap verecekleri ibadetleri yapmaya çağırır. Bu ibadetlerin en önemlisi ve dinin direği olan müminle kâfir olanları birbirinden ayırt eden şey namazdır. Kur’an-ı Kerim, Rum Suresi’nin 31. ayetinde şöyle buyuruyor: “Namaz kılın ve sakın müşriklerden olmayın.”
Namaz, ebedî kurtuluş için şarttır, imanın koruyucusudur. Hidayet ve takvanın temel şartıdır. Namaz, her Müslümana farzdır. Balık için su ne kadar önemliyse gerçek bir mümin için de namaz o kadar öyledir. Namazın faziletleri, mertebeleri farklı farklıdır. Namaz, peygamberlerden mirastır. Peygamberimiz (s.a.) namazla teselli bulurdu ve en sevdiği ibadet namazdı. Resulullah (s.a.), düzenli olarak gece namazı kılar, cuma gününe ayrı bir önem gösterirdi. Cuma gününe özel ibadette bulunmak sünnettir çünkü cuma günü, duaların kabul olduğu gizli bir saat vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cuma günü öyle bir saat vardır ki bir müminin namaz kılıp ettiği dua o saate denk geldiği takdirde onun duası mutlaka kabul olur. Ona istediği mutlaka verilir.”
Peygamber Efendimiz (s.a.), ihtiyacından fazla malı olduğu zaman içi rahat etmezdi. Fazla mallarını sadaka olarak verirdi. Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: “Kimin çok malı varsa malı olmayana versin. Kimin yanında o anki ihtiyacından fazla azık bulunursa azığı olmayana yardımcı olsun.”
Peygamber Efendimiz (s.a.), zekât konusunda hem mal sahiplerini hem de ihtiyacı olan kişileri düşünerek hareket ederdi. Mal sahiplerinin zekât mallarını, yaşadıkları beldede bulunan ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını isterdi.
Oruç, hicretten iki sene sonra farz kılınmıştır. Bundan yüzden Resulullah (s.a.), dokuz Ramazan oruç tutabilmiştir. Ramazan ayında, çok daha fazla ibadet ederdi. Cebrail (as) ile karşılıklı olarak Kur’an-ı Kerim okurlardı. Sahura kalkılması gerektiğini söylerdi. İftarı geciktirmez, orucunu akşam namazını kılmadan önce açardı. Varsa birkaç hurma, yoksa birkaç yudum su içip şöyle dua ederdi: “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum ve verdiğin nimetlerle orucumu açtım.” Ramazan’ın son on gününde mutlaka itifaka girerdi. Bir kere girememişti sonra Şevval ayında girerek kaza etmiş oldu.
Peygamberimizin (s.a.) dilinden dualar
“Allah’ım senden, bildiğim ve bilmediğim hayırların acil ve tecil olanlarının hepsini isterim. Sana bildiğim ve bilmediğim şerlerin, acil ve tecil olanların cümlesinden sığınırım. Senden cenneti ve ona yaklaştıracak söz ve amelleri isterim. Cehennemden ve ondan uzaklaştıracak söz ve amellerin cümlesinden sana sığınırım. Kulun ve Resul’ün Muhammed’in senden istediği hayırları isterim. Bana takdir buyurduğun işlerin akıbetlerinin iyi olmasını dilerim.”
“Allah’ım seni zikretmekte sana şükretmekte sana güzel bir şekilde ibadet etmekte bize yardımcı ol.” (Sahihü’l-Hâkim)
“Allah’ım senden bildiğim ve bilmediğim hayrın hepsini isterim. Bildiğim veya bilmediğim şerlerin hepsinden de sana sığınırım.” (Nesai)
“Allah’ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin. Beni affet.” (Tirmizi)
“Allah’ım nimetlerinin sona ermesinden Sana sığınırım. Verdiğin afiyetlerin değişmesinden, intikamının (azabının) ansızın gelmesinden Sana sığınırım. Senin her türlü gazabından yine Sana sığınırım.” (Müslim)
Peygamber Efendimiz (s.a.), sabah olduğunda şöyle dua ederdi: “Sabahladık, Mülk Allah’ındır. Hamd, Allah’ındır. Allah için başka ilâh yoktur. Birdir O, şeriki yoktur. Mülk de O’nun, hamd de Onun. O, her şeye kadirdir. Rabbim Senden bugünün ve sonraki günlerin hayrını isterim. Bugünün ve sonraki günlerin şerrinden Sana sığınırım. Rabbim tembellikten, bunaklık derecesinde ihtiyarlıktan, cehennemden ve kabirde azap görmekten sana sığınırım.”
İstiğfarların başı olan Seyyidü’l İstiğfar duasını okurdu: “Allah’ım! Benim Rabbim Sensin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum. Gücüm yettiği kadar (Ezelde) Sana verdiğim ahdu misak ve vaadin üzerinde duruyorum. Bütün yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Senin benim üzerimdeki nimetlerini kabul, günahlarımı da itiraf ediyorum. Beni affet. Zira günahları senden başkası affedemez.”
Elbiselerini giyerken şu duayı okurdu: “Allah’a hamdolsun ki benim hiçbir güç ve kudretim olmadığı hâlde bunu giydirdi ve beni bununla rızıklandırdı.”
Eve girerken şu duayı okurdu: “Allah’ım! Girişin ve çıkışın hayırlısını dilerim. Allah’ın adıyla girdik. Rabbimiz olan Allah’a tevekkül ettik.”
Ezan okunduktan sonra şu duayı okurdu: “Ey bu davetin (Mübarek ezanın), kılınmak üzere bulunan namazın Rabbi olan Allah’ım. Muhammed’e ‘Vesileyi’, ‘Fazilet’i ve yüksek dereceyi ihsan et. Ve onu kendisine vadettiğin ‘Makam-ı Mahmud’a eriştir. Şüphe yok ki Sen vaadinden dönmezsin.”
Bineğe bineceği zaman şu duayı okurdu: “Bunları hizmetimize veren Allah’ı tenzih ve teşbih ederiz. Yoksa biz bunlara güç yetirmezdik. Mutlaka yine Rabbimize döneceğiz.”
Cihad
Cihad da İslâm’ın özelliklerindendir. Peygamber Efendimize (s.a.), sevimli gelmiş bir ameldir. Allah Teâlâ, Tevbe Suresi’nin 33. ayetinde şöyle buyuruyor: “İslâm dinini bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamberini açık delillerle ve hak din ile gönderen Allah’tır. İsterse müşrikler hoş görmesinler.”
Saf Suresi’nin 9. ayetinde ise şöyle buyuruyor: “Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.”
İbni Kayyım el-Cevziyye, cihaddan şöyle bahseder; cihad, İslâm’ın zirvesidir. İnsan bu mertebeye ulaştığında dünyadaki şerefleri artar. Ve en önemlisi cennette de en yüksek derecelere layık olur. O insanlar, her iki dünyada da yücedir. Resulullah (s.a.) bu konuda da zirvedeydi. Çünkü O; kalbiyle, diliyle, kılıcıyla her türlü cihad etmiştir. Bu sebeple Resulullah (s.a.), Allah katındaki kadri en yüce kişidir. Nefisle yapılan cihad, düşmana karşı yapılan cihaddan çok daha üstündür. Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Mücahid, Allah yolunda nefsiyle mücadele edendir. Muhacir de Allah’ın yasakladıklarından kaçandır.”
Peygamber Efendimiz (s.a.), peygamberlik görevi kendisine verildiği ilk an cihada başlamış ve hayatının sonuna kadar da devam etmiştir. İnsanları; gece, gündüz, gizli, açık her türlü yolla Allah yoluna çağırdı. Ve bu yolda ashabıyla birlikte birçok işkenceye maruz kaldılar. Sonra da ashabıyla birlikte Medine’ye Hicret ettiler. Medine’ye geldikleri zaman Allah, onların kalplerini birbirlerine kaynaştırdı. Onlarda bütün benliklerini Allah Resul’ünün (s.a.) önüne koydular. Ona karşı duydukları sevgi her şeyden üstündü. Kendi nefislerinde de üstündü. Peygamber Efendimiz (s.a.) cihadla ilgili şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin üzerine zor geleceğini düşünmeseydim hiçbir seriyyenin gerisinde kalmazdım. Allah yolunda öldürülmeyi, sonra tekrar dirilmeyi, sonra yine öldürülmeyi, tekrar dirilmeyi arzu ederdim.”
“Allah yolunda cihad edenin durumu, mücahid cihadından dönünceye kadar her an gündüzü oruçla, geceyi kıyamla ve Kur’an okumakla geçiren kişinin durumu gibidir.”
Peygamberimiz (s.a.) harpte en önde yer alırdı. İnsanlar onun heybetinden korkarlardı. Seriyyelerde ya da orduda komutan olduğu zaman onlar şu emri verirdi: “Müşrik düşmanlarla karşılaştığın zaman onları üç şeyden birine çağır. Bunlardan İslâm’ı kabul ederlerse sen de bu tercihlerini kabul et ve onlardan el çek. Sonra onları kendi mahallerinden muhacirlerin bulunduğu yere hicret etmeye çağır. Bunu yaparlarsa muhacirlerle hakları ve sorumlulukları bakımından aynı durumda olacaklarını söyle. Eğer bunu kabul etmezlerse, bedevi Müslümanlarla aynı olacaklarını, diğer müminlere uygulanan kendilerine de uygulanacağını, ganimetten ancak diğer Müslümanlarla beraber cihad ettikleri takdirde pay alabileceklerini söyle. Bunu kabul etmezlerse cizye vermelerini öner. Kabul ederlerse onlardan el çek. Bunu da reddederlerse artık Allah’a sığın ve onlarla savaş.” (Müslim)
Resulullah (s.a.), yirmi üç gazveye katılmıştır. Cihad, sadece savaştan ibaret değildir. Allah Teâlâ’nın yolunda sarf edilen çaba da cihaddır.
“Cihadın en faziletlisi, zalim sultan veya emirin yanında söylenilen hak sözdür.” (Hatib)
Güzel ahlak sahibi
Allah Teâlâ birçok ayette, Peygamber Efendimizin (s.a.) peygamber olarak gönderilmesindeki ana gayenin, inananlara güzel ahlakı öğretmek olduğundan bahsetmiştir. Cuma Suresi’nin 2. ayetinde güzel ahlakla ilgili şöyle buyuruyor: “Allah, müminlere kendilerinden, onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”
Ahlakı güzelleştirmenin yeri İslâm’da çok değerlidir. Peygamber Efendimizin (s.a.), gönderilmesinin en büyük gayesini bu ayet açıklıyor: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Şüphesiz Peygamber Efendimiz (s.a.), ahlak bakımından en üstün kişiydi. Hz. Aişe, Peygamber Efendimizin ahlakı hakkında şöyle buyurmuştur: “O’nun ahlakı Kur’an idi.” Bu sebeple Peygamber Efendimizin (s.a.) terbiyesinde; yüksek ahlak sahibi, nefsi arzularından ve cahiliyet döneminin kalıntılarından arınmış bir nesil yetişmiştir.
Allah Teâlâ, Hucurat Suresi’nin 7 ve 8. ayetlerinde şöyle buyuruyor: “Bilin ki Allah’ın Resulü aranızda bulunmaktadır. Eğer o birçok işte size uysaydı mutlaka zor duruma düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalplerinize nakşetmiş ve size inkârı, yoldan çıkmayı, günahı çirkin göstermiştir. Allah’ın lütuf ve hikmetiyle doğru yolda olanlar, işte bunlardır. Allah âlimdir, hâkimdir, her şeyi hakkıyla bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Hadisler; ahlakı güzelleştirmede, nefsi terbiye etmede ve kalp aynalarının cilalanmasında büyük bir öneme sahiptir.
Hz. Ali, Peygamber Efendimizi (s.a.) şöyle anlatıyor: “Çarşıdayken sesini yükseltmezdi, hoşgörülüydü. Allah yolunda yaptığı cihadlar hariç kimseye eliyle vurmamıştır. İki durum arasında kaldığı zaman, en kolay olanını seçerdi. Kendi işlerini kendisi hallederdi. Ashabının arasında olmayan kişileri fark ettiğinde nereden olduklarını sorardı. Yapılan iyilikleri destekler, kötülüğü de kaldırmaya çalışırdı. Otururken kalkarken hep Allah’ı zikrederdi. Bir meclise girdiği zaman bulduğu yere otururdu. Kendisinden bir şey istedikleri zaman asla geri çevirmezdi. O’nun meclisinde; ilim, hayâ, sabır bulunurdu. Kimseyi ayıplayıp suçlamaz, kimsenin kusurunu anlatmazdı. Mecliste herkes eşitti. Üstünlük ancak takva ile olurdu. Hoşlanmadığı bir durum olduğu zaman bir şey demez, yüze vurmazdı. Üç şeyden kendisini uzak tutardı; Riya, kibir ve kendisini doğrudan ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenmekten. O konuştuğu zaman, yanında bulunanlar hareket etmezlerdi. O sustuğunda konuşurlardı. Ashabının güldüğüne o da gülerdi. Gönlü çok cömertti. Sözü en doğru olan kişiydi. Soy bakımından en şerefli o idi. O’nun heybetini gören etkilenirdi.”
Peygamberimizin (s.a.) sevgisi bütün insanlara karşıydı. Karakteri çok yumuşaktı. Ashabıyla muhabbet eder ve şakalaşırdı. Çocukları eteğine oturtur, onlarla şakalaşırdı. Herkesin davetini kabul eder, uzaktaki hastaları bile ziyaret ederdi. Merhameti ve şefkati çoktu. Vaazlarına dikkat eder, İnsanları usandırmak istemezdi. Evinde normal bir insan gibi davranırdı. Elbisesini yamar, koyununu sağar, ayakkabısını tamir ederdi.
Bir gün Peygamber Efendimizi (s.a.), uzaktan gören bir kişi korkusundan titremeye başladı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.), “Rahatla, korkma, ben bir hükümdar değilim. Ben kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum.” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.); evini temizler, hizmetçisiyle aynı sofrada yemek yer, onunla pazara giderdi. Hayvanlara karşı da çok merhametliydi. Onlara güzel davranılmasını isterdi ve şöyle derdi: “Allah her şey için iyi davranılmasını emretti. Öldürdüğünüz zaman güzel bir şekilde ve çabucak öldürünüz. Kurban kestiğiniz zaman güzel bir şekilde kesiniz. Bıçağınızı iyi bileyin ve keseceğiniz hayvana eziyet etmeyin. Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.”
Hizmetçi ve köleleri hakkında da şöyle derdi: “Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Allah’ın mahlûkatına eziyet çektirmeyin. Hizmetçileriniz, Allah’ın sizin himayenize verdiği kardeşlerinizdir. Kişi, idaresi altındaki kardeşine kendi yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara altından kalkamayacakları işler vermeyiniz. Eğer zor bir iş verirseniz yardım ediniz.”
Resulullah (s.a.), yürürken ayaklarını yere sürmezdi. Bir yere dönerken bütün vücuduyla dönerdi. Bakışlarını toprağa çevirirdi. Bakışlarında ibret vardı. Biriyle karşılaştığında konuşmaya selam vererek başlardı. Hastaları ziyarete gider, cenazelere katılırdı. Hiç kimseye hoşlanmayacağı şekilde karşılık vermezdi. Kendisine verilen hediyeyi kabul eder ve memnun olduğun belirtirdi. Bir şeyden hoşlanmadığı zaman yüzünden belli olurdu.
Nefis terbiyesi
Nefsimizi terbiye etmemize yol gösterecek ayet ve hadisler vardır. Kişi bunları kendisine ölçü olarak beliler. Nefsini onlarla samimi bir şekilde kontrol altında tutmaya çalışırsa, Ahlakını güzelleştirme ve ruhunu terbiye etme konusunda hedefine ulaşmış olur. Kur’an’dan nefisle ilgili birçok ayet vardır;
Tahrim Suresinin 8. ayetinde şöyle buyruluyor: “Ey insanlar, Allah’a samimiyetle tövbe edin. Belki Rabbiniz kötülüklerinizi siler.”
Şuara Suresi’nin 43. ayetinde şöyle buyruluyor: “Kim sabredip affederse şüphesiz ki bu, mutlaka azmedilip yapılması gereken işlerdendir.”
Hadid Suresi’nin 4. ayetinde şöyle buyruluyor: “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.”
Al-i İmran Suresi’nin 102. ayetinde şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.”
Nisa Suresi’nin 59. ayetinde şöyle buyruluyor: “Aranızda herhangi bir işte anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onun hükmünü Allah’a ve Peygambere havale edin.”
Araf Suresi’nin 199. ayetinde şöyle buyruluyor: “Sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillere aldırış etme.”
Hicr Suresi’nin 83. ayetinde şöyle buyruluyor: “Müminlere merhamet kanatlarını indir.”