“Sinema kente ait bir olgudur. Kentten önce var olmamıştır,

kentten daha uzun süre yaşamayacaktır.

Sinema ve kent arasındaki, ortak bir noktadan öte, ortak bir kaderdir.”

Serge Daney

Mustafa Kutlu'nun 'Yıldız Tozu' beyazperdeye uyarlandı Mustafa Kutlu'nun 'Yıldız Tozu' beyazperdeye uyarlandı

Sinema ve kent ilişkisi

Kent sinemanın, sinema da kentin aynasıdır. Sinemayı anlamak için kente, kenti anlamak için sinemaya bakılabilir. Kent ve sinema arasındaki bu “ortak kader”, şehir kültürünün filmler üzerinden okunmasına imkân verebilir. Sinemada şehir ve şehir kültürünün temsili, karmaşık ve zorlu bir konudur. Şehir sinemaya çok çeşitli açılardan yansır. Kameranın nesnel gerçekçiliğine rağmen, yönetmenin öznel yorumu şehre ait değerlere başka anlamlar yükleyebilir. Bu tür filmlerde şehir kendi gerçeğinden kopar ve yönetmenin kurduğu mizansende bir oyuncu gibi rol alır.

Olay ve karakter üzerine yoğunlaşan filmlerde şehir, cansız ve durgun bir dekordan, manzaradan ibarettir. Bu yapımlarda; şehrin ruhuna ve kültürüne dair hiçbir ipucu bulunmaz.

Kenti, tema olarak işleyen filmlerde ise şehir; çatışmaların, sınıfsal kavgaların zemini olur. Bu tür filmlerde şehrin gerçek kurgusu, çatışmanın şiddetiyle bozulur ve filmin akışında yok olur. Şehrin bütünlüğü, farklı sınıflar arasındaki uçurumu göstermek isteyen yönetmenin elinde parçalanmış, bozulmuştur.

Geleneksel değerlerle modern hayatın arasındaki çelişkileri ele alan filmlerde, şehir hayatı ve kültürü daha gerçekçi bir görünümdedir. Bu filmler, şehrin geleneksel kültürünün modern yaşantı karşısında direnişi ya da yenilişini anlatırken, şehir kültürüne ve yaşantısına dair derin izler sunar. Şehre ve şehir kültürüne odaklanmış belgesel filmler, bu konuda başvurulacak en önemli yapımlardır.

Türk sinemasında kent ve kent kültürü

Türk sineması aslen İstanbullu, “şehirli” bir sinemadır. İstanbul’da doğmuş ve gelişmiş, daima İstanbul’a bakmış, İstanbul’dan etkilenmiş, İstanbul’u ve giderek tüm Türkiye’yi etkilemiştir. Türk sineması İstanbul dışındaki diğer şehirlere çok nadir yönelmiştir. Çağların ve uygarlıkların başkenti olan İstanbul bu ilgiyi elbette hak etmektedir. İstanbul, Türk sinemasına zenginlik katan bir “dünya starı”dır.

Türk sineması diğer şehirlere “taşralı” gözüyle bakmış, yokluğun, yoksulluğun, toprak kavgalarının, kan davalarının, cehaletin ve kültürsüzlüğün mekânları olarak sunmuştur. Türk sineması İstanbul’u taşranın umudu, saadetin kenti olarak göstermiştir.

Oldukça açık ve net olan bu durum karşısında, Türk sineması ve şehir kültürü dendiğinde, şehir olarak sadece İstanbul’dan söz edilebilir. İstanbul, kültür ve yaşantı üreten bir şehir olarak, başlangıcından bugüne Türk sinemasının ana konusu olmuştur.

Türk sinemasında ilk filmler ve İstanbul

Belge filmlerini saymazsak, ilk konulu filmlerin olayları İstanbul’da geçtiği gibi, isimleri dahi İstanbul kültüründen izler taşır. 1916 yılında çekilen “Himmet Ağa’nın İzdivacı” ve “Leblebici Horhor Ağa” filmleri bunun en somut örneğidir. 1918 yapımı “Alemdar Mustafa Paşa” filmi İstanbul tarihine ve yeniçeri kültürüne doğru yapılmış bir yolculuktur.

1919 yılında çekilen “Binnaz”da Lale Devri İstanbul’unda geçen bir olay anlatılırken şehrin, eğlence ve kabadayı kültürüne dair ipuçları verilir. Aynı yıl çekilen “Mürebbiye” filminde ise “dadılık müessesi” karşısına konulan, “mürebbiye tutma” özentisi eleştirilir.

1922 senesinde çekilen üç film, “Boğaziçi Esrarı”, “İstanbul’da Bir Faciayı Aşk” ve “İstanbul Perisi” adlarını taşımaktadır.

Bu ilk konulu filmlerde İstanbul mekân olarak pek yer almaz, fakat konuları şehrin kültürü ve kültürel değişmesidir. Bu filmlerden; kamusal alanın câmi merkezli olduğu geleneksel yaşantının kayboluşunu da okumak mümkün olabilir.

Ankara “Türkiye’nin Kalbi”, başkent oluyor ama…

Ankara “başkent” olmuştur. “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adlı belgesel, 1934 yılında bir Sovyet yönetmene yaptırılmıştır. Fakat Türk sineması hâlâ kamerasını “İstanbul Sokaklarında” (1931) dolaştırmakta, hayatın nabzı İstanbul’da atmaktadır.

Yapılan sosyal reformların sonucu olan değişim yine İstanbul merkezli anlatılmaktadır. Câmi odaklı kamusal alanların yerine, heykellerle donatılmış meydanlar ve İngiliz bahçesine benzetilen parklar geçmiştir. Kıyafet değişikliğiyle beraber bu yeni kamusal alanlar yeni Türkiye’nin sembolü olarak İstanbul’da sunulmuştur

1939 yapımı bir Muhsin Ertuğrul filmi olan “Şehvet Kurbanı” filminin ilk sahneleri değişen İstanbul’un vurgusunu yapar. İstanbul hâlâ hareketli ve canlıdır. Takım elbiseli, şapkalı, papyonlu insanlar Karaköy Rıhtımı ve Galata Köprüsü üzerinde bu yeni çağdaş hayatın defilesini yapmaktadır. Değişimin ve düzenin özellikle altı çizilir. Vapurlar ve tramvaylar vaktinde kalkıyor, İstanbul kurulu bir saat gibi tıkır tıkır işliyor. Öyle ki evde yemek masasında, işten çıkan babalarını bekleyen modern aile saate bakarak babalarının nerede olduğunu dakikası dakikasına tahmin edebiliyor. Ve baba tam vaktinde eve giriyor.

Şehvet Kurbanı, İstanbul’u saadetin başkenti yaparken, taşra hayatının olumsuzluklarını Adana şehri ile özetliyor… İş sebebiyle Adana’ya giden aile reisi, burada kötülük, gece âlemleri, emniyetsiz ve düzensiz bir hayat sürmeye başlar ve bu hayatın içinde boğulur. Ertuğrul’a göre bu anlamsız hayatı sunan, gayrimedeni taşra, Adana şehridir.

1940 yılında Faruk Kenç’in çektiği “Yılmaz Ali” adlı polisiye filmde kamera İstanbul’da dolaşır durur… Eski evlerin, dar sokakların arasında dolaşan modern giysili dedektif Yılmaz Ali bir suçlu aramaktadır. Geleneksel yapıların arasında, şap[1]ası ve pardösüsüyle dolaşırken geçmişin içinde kaybolmuş bir yabancı gibidir.

Araya İkinci Dünya Savaşı’nın girmesiyle on yıl kadar suskunluğa bürünen Türk sineması 1952 yılında yeni ve parlak bir dönemi yine İstanbul’da ve İstanbul’la başlatır. Sene 1952. Film, Kanun Namına’dır. Rejisör Ömer Lütfi Akad, değişen İstanbul kültürüne yöneltir kamerasını. İstanbul, otomobil şehri olmuş, oto tamir dükkânları açılmıştır. Bu otomobilli hayat İstanbul’u ve İstanbulluyu da etkilemiştir.

Yaşanmış bir olayı konu edinen filmde İstanbul; kalabalık, hareketli, sıcak ve arkadaştır. Film, görgülü ve nazik insanlarıyla İstanbul’un kültürünü yansıtır.

1958 senesinde Memduh Ün, “Üç Arkadaş” adlı filmini çeker. İstanbul şehir kültürü mahallelerde yaşamaktadır. Yıllara yenik düşmüş eski ahşap bir konakta yaşayan üç iyi kalpli arkadaşın dördüncüsü cömert ve güzel İstanbul’dur. Âmâ çiçekçi kızın gözleri ameliyatla açılınca ünlü bir şarkıcı oluşunun hikâyesi ancak İstanbul’un sıcak ve masalsı atmosferinde gerçekleşebilir. Şehrin mesajı açıktır: “Zenginlik iyi kalpli olmaktır!” Filmde, Boğaz ve Ortaköy gibi mekânlar şiirsel bir dille gösterilir. Üç arkadaşın nafakalarını kazanmak için çıktığı yolculuğu takip eden Memduh Ün’ün kamerası İstanbul’un değişmeye başlayan mekânlarını da yansıtır.

Yalnızlar Rıhtımı… Ömer Lütfi Akad imzası taşıyan 1959 yapımı film, tarihi yarımadanın o günlerdeki sisli görüntüsünden açılarak, esrarlı bir İstanbul hikâyesi için Beyoğlu’na yönelir. Beyoğlu’nda kümelenmeye başlayan uç kesimlerin ilk ciddi tespiti bu filmde yapılır.

1940’lı yıllarda çok partili hayata geçişle birlikte Türkiye’de, özellikle de İstanbul’da ani ve şaşırtıcı değişimler olur. İstanbul’da peş peşe fabrikalar açılır. Türkiye’nin sanayi yatırımlarının büyük bölümü İstanbul’a yapılır. Bu da Türkiye’nin dört bir yanından İstanbul’a yoğun göçü başlatır.

Bir masal ve mutluluk kenti olan İstanbul, aynı zamanda “taşı toprağı altın”, bereket dolu bir yeryüzü cenneti gibidir.

Bu yıllar, İstanbul’un fiziksel görüntüsünün ve toplumsal yapısının hızla değiştiği yıllardır. Caddelerde genişletme çalışması başlar. Suriçi mahallelerinin ahşap evleri yerlerini betonarme binalara bırakmaktadır. İstanbul bir şantiye görünümündedir. Bu sosyal değişimin sonunda geleneksel İstanbul Mahallesi içten içe yanmaya başlar. Yangın Var; 1960 yapımı bir Ömer Lütfi Akad filmidir…

Osmanlı döneminde itafiye görevi yapan tulumbacılara adanan film, İstanbul’un yakın sayılabilecek bir geçmişine ve güzelliklerine döner.

Yangın Var filmi; delikanlılık, dostluk, arkadaşlık ve aşk gibi duyguları efsane halinde yaşayan İstanbulluluk ruhuna bir saygı duruşu niteliğindedir. Film İstanbul’un yitip gitmekte olan değerlerinin de altını çizerken, bu güzel şehrin silinmeye yüz tutan masalımsı manzaralarını hüzünle gösterir. İstanbul ve kültürü bir kırılma noktası yaşamaktadır.

1960 yılında çevrilen Memduh Ün yapımı Kırık Çanaklar filmi bu kırılma noktasının tam da üzerinde durur. Değişime uğrayan bir İstanbul mahallesinde yaşananları anlatan film dağılmak üzere olan bir aileyi konu alır. Evde artık istenmeyen bir ihtiyarla, afacan torunu İstanbul’un güzelliklerine kaçarlar.

El ele tutuşmuş dede ile torun, İstanbul’un geçmişi ile geleceğini simgeler gibidir. Şehrin geçmiş ve geleceği el ele vermiş, adeta İstanbul’un kaybolmakta olan gelenek ve güzelliklerine vurgu yapmaktadır.

İstanbul’un semtleri; “kendisine yetebilen bir değerler dünyasının son mirasını” yitirmek üzeredir. İyilik, güzellik ve doğruluk gibi erdemler bu şehirde yaşamak için artık yetmemektedir. İstanbul’da tutunmak için gereken yeni bir güç vardır ve bu güç; paradır.

1960 yapımı bir Metin Erksan filmi olan Gecelerin Ötesi Üsküdarlı altı arkadaşın zengin olmak uğruna giriştikleri soygunu konu alırken, film o günkü İstanbul’un olağanüstü güzelliğini de gözler önüne serer.

İstanbullu için bu doğal güzellikler, “tozlu sokaklarında kıymetler dünyasının her gün bir parçası kaybolan eski İstanbul mahalleleri” yeterli değildir artık. Mutluluk artık, Şişli’de bir apartmandadır. 1960’lı yıllarda çekilen filmlerde çok kesin bir zengin ve fakir ayrımı göze çarpar. İstanbul’un zenginleri yalılarda, ya da hızla yükselen apartmanlarda yaşarlar. Son model büyük arabaları vardır ve refah içinde rahat bir hayat sürerler.

Sıradan insanlar ise İstanbul’un eski mahallelerinde yaşamaktadır. Özgün bir İstanbul kültürü olan mahalle geleneği o yılların filmlerine oldukça sık yansır. Sıradan insanların yaşadığı samimi arkadaşlıkların, komşuluk ilişkilerinin hâlâ devam ettiği bu mekânlar 1961 yılında çekilmiş iki filmde oldukça net anlatılmaktadır. Bunlardan ilki, Osman Fahir Seden’in yönettiği “Mahalleye Gelen Gelin” isimli filmdir.

Aynı yıl çekilen diğer bir film olan Memduh Ün imzalı “Avare Mustafa” filmi de bu semtlerden birini mekân olarak seçer.

1962 yapımı “Acı Hayat” filminde Metin Erksan, kaybolan değerlerin yerine konan hedeflerin hayatı nasıl yaşanmaz ve acımasız kıldığını gözler önüne serer.

İstanbul; Anadolu insanına göre hâlâ bir ümit ve saadet kentidir. Göç tüm hızıyla devam ederken Haydarpaşa Garı yeni gelen Gurbet Kuşları’nı tüm heybetiyle karşılar. Halit Refiğ imzalı 1964 yılı yapımı “Gurbet Kuşları” filminde Maraş’tan İstanbul’a gelen Bakırcıoğlu ailesi konu edilir. Trenden inen aile İstanbul’a şaşkınlık ve hayranlıkla bakarken onu elde etmeyi düşlerler. Bu düşü kuranlar sadece onlar değildir.

Yeni yerleştikleri evlerinden gördükleri muhteşem İstanbul manzarası, taşranın ütopyasıdır artık. Fatih ve Balat semtlerinin eski sakinleri ile iletişime geçmeyen aile bir kültür alıverişinde bulunmadan, kendi kurallarıyla savrulurlar İstanbul’a… Filmde, Cihangir semtinin, gelenekten, aileden ve mahalleden kaçışın mekânı haline geldiği vurgulanır.

Bir gecede bitiveren kibrit kutusu gibi gecekondularda tutunmaya çalışan taşralılar, İstanbul’u güzelliği için değil sunduğu fırsatlar için tercih etmiştir. Şehir kendi kurallarına uymayanları yutacak kadar güçlüdür. Dünyanın gözbebeği Boğaz, ailenin kızı için intihar edilecek bir sudan başka bir şey değildir.

Maraşlı ailenin boynu bükük bir halde memleketlerine dönmek için geldikleri Haydarpaşa Garı, İstanbul’a umut dolu bavullarıyla gelenlerle doludur.

1965 yılında çekilen bir Duygu Sağıroğlu filmi olan Bitmeyen Yol da Haydarpaşa’da başlar. Bitmeyen Yol, para kazanmak için İstanbul’a gelen altı gencin hikâyesidir. İstanbul kenar mahallelerle dolmuş, burada oluşan sağlıksız ve kuralsız hayat, şehrin kültürünü kemirmeye başlamıştır. Gerçek İstanbullu bu manzara karşısında derin bir üzüntü ile “Ah Güzel İstanbul” diye hayıflanmaktadır.

1966 senesinde Atıf Yılmaz, Sadri Alışık’a oynatır bu tipi. Ah Güzel İstanbul filminde, şehir hüzün dolu güzelliklerle yansır beyazperdeye. Filmde Beykoz; herkesin birbirini tanıdığı, içtenlikle selamlaştıkları sıcak bir İstanbul semtidir. Film İstanbul’un Boğaz manzarası ıssız ama duygulu iskeleleri ve sıcak insanları ile bir İstanbul güzellemesidir.

1968 yılı İstanbul’unun güzelliklerinde yaşanan buruk bir aşk hikâyesidir Ömer Lütfi Akad’ın Vesikalı Yarim adlı filmi. İstanbul esnafı, Kocamustafapaşalı olmak, açılıp kapanan Galata Köprüsü, gazinoların aldatıcı dünyası şehir kültürünün birer yansıması olarak yer alır Vesikalı Yarim’de.

60’lı yılların Yeşilçam filmlerinde, dünyanın incisi, hayaller ve rüyalar şehridir İstanbul… Yoksulların ekmeklerini, gençlerin şöhreti, kan davasından kaçanların, hayatı aradığı bir saadet ve umut şehridir.

1970’lerde Yeşilçam filmleri artık siyah beyaz değil “tamamen renkli”dir. Bu yıllar; İstanbul manzaralarının perdeye rengârenk düştüğü yıllardır. Fakat İstanbul’da akan hayat umutsuz ve siyah beyazdır.

Ömer Lütfi Akad’ın 1973 yapımı Gelin adlı filminde İstanbul hâlâ göç almaktadır. Gelenler kendilerini değil, şehri değiştirmeyi seçmiştir.

Gelin’de Ömer Lütfi Akad yaşaması zor bir İstanbul ile birlikte İstanbul’un hâlâ bir mutluluk kenti olmayı sürdürdüğüne vurgu yapar. Ardınca çektiği Düğün ve Diyet’le üçlemesini tamamlayan Akad, sanayileşen İstanbul’un diyet istediğini ortaya koyar.

1978 yılında çekilen Sultan filmi ise tam anlamı ile bir gecekondu İstanbul’u filmidir. Şehir artık gecekondu şehridir. Şehirli neredeyse yok gibidir. Çatışma gelenlerin kendi arasında başlamıştır. Filmin isminin Sultan olması oldukça ilginçtir. Türk sineması İstanbul’u gayriresmi başkent ilan ettiği gibi, en büyük starına da Sultan unvanı vermiştir. İstanbul imgesiyle örtüşen bu unvan artık gecekonduya taşınmış ve bu rol sinemanın sultanı tarafından oynanmıştır.

Türk Sinema tarihinin en az film üretildiği yıllar olan 80’li yıllarda İstanbul açısından değerlendirilebilecek birkaç film çekilir.

Sinan Çetin’in 1982’de çektiği Çiçek Abbas filmi yeni İstanbulluların günlük hayatlarına bakar. Minibüs kültürünü yansıtırken bu kültürün şehir hayatına hâkim oluşuna vurgu yapar.

1985’te Haraptar Köyünün Züğürt Ağa’sı gelip İstanbul’a uyum sağlarken 1987’de bir İstanbul Beyefendisi olan Muhsin Bey, İstanbul’a yeni gelmiş Ali Nazik tarafından ihanete uğrar. Dolandırıcılık suçuyla hapse atılan Muhsin Bey’in dokunamadığı sevdalısı, Ali Nazik tarafından elde edilir.

Belki de Muhsin Bey son İstanbulludur ve hapishane köşelerinde yitip gitmiştir.

Yönetmen sinemasının ağırlık kazandığı 1990 ve 2000’li yıllarda bu dev şehirde tutunmaya çalışan küçük insanların hikâyeleri anlatılır. İstanbul’da yaşamak Tabutta Rövaşata kadar zorlaşmıştır, fakat hâlâ “Güneşe Yolculuk” umudu taşımaktadır.

2002 de İstanbul eşsiz ve büyüleyici fakat çok “Uzak”tadır artık Nuri Bilge Ceylan’ın filminde.

2008 ‘de Reha Erdem’in yaptığı İstanbul filmi “Hayat Var” adını taşımaktadır. Şehirlerde hayat ve kültür değişerek; var olmaya devam edecek, sinema yine ona hayat tutacaktır.

İstanbul, hem Türk sinemasının hem de dünya sinemasının başrol vermek istediği en önemli stardır ve yıldız bir kent olarak varlığını sürdürmeye devam edecek, Türk sineması için daima umudun ve aşkın başkenti olacaktır.

Hüseyin Aydemir, Yönetmen

Şehir ve Kültür dergisi