Kuveyt doğumlu Ermeni asıllı Vahe Bulgurcuyan (Vatche Boulghourjian)’ın yazıp yönettiği, aslında birçok ülke desteğiyle yapılmış 2016 yapımı Lübnan film Tramontane. Gözleri görmeyen bir müzisyenin uluslararası bir organizasyona katılmak için yaptığı pasaport müracaatı sonucunda, o güne kadar yaşadığı hayatın yalan üzerine kurulu olduğunu öğrenmesiyle başlayan gerçeği arama yolculuğunu izletiyor bize yönetmen. Gerçekten bir yolculuk bu. Lübnan iç savaşına, savaşın taraflarına, Ortadoğu kimliğine ve Rabih’in doğduğu köye... Rabih’in hikayesi yer yer arkada kalıyor Lübnan’ın hikayesinin yanında. Rabih ile birlikte Lübnan’ın yakın tarihi, , gelenekleri, kimlikleri, çatışmaları dökülüp saçılıyor ortaya.
Filmin açılış sahnesinde başrol Rabih’in çaldığı, sözleri hüzünlü ama müziği hareketli bir şarkı gibi Ortadoğu. Çelişkiler, ayrılıklar, bir aradalıklar… Annesiyle yaşayan ama daha ilk sahneden babasının yerini dayısının doldurduğu anlaşılan Rabih’in, sözleri hüzünlü şarkısıyla girdiği evin bahçesinde, dayısı ve diğer misafirlerin oynamasıyla neşenin ve sevginin hakim olduğu bir ortamda büyüdüğünü, aynı zamanda sözleri hüzünlü şarkıda oynayan orta doğu halklarının bu çelişkili yaşamının kültürü nasıl etkilediğini anlıyoruz. Akabinde de uluslararası bir yarışmaya katılmak için yaptığı pasaport başvurusu ile annesinin annesi, dayısının da dayısı olmadığını.
Kim olduğunu aramaya başlıyor Rabih. İç savaşın taraflarından ve aynı zamanda mağdurlarından biri olarak. Yine filmin başında bir keman satın alma sahnesi var ki; film aslında akademik bir metin gibi başlangıçta özetini, ana fikrini, önermesini bize anlatıyor. İyi ses veren ama menşei belli olmayan bir keman. Fakat çok pahalı. Başka kemanlar da bakıyor Rabih, Mısır’da üretilen veya Lübnan’da... Yine de aklı o kemanda kalıyor. Yönetmenin kimliklere bakış açısını buradan anlıyoruz.
Başrolün kendisini arayışı esnasında üç köyünü görürüz Lübnan’ın, onlarca yıl süren iç savaşı da arka planda.
İlk gittiği köy, Müslüman Arapların yaşadığı bir köydür ve Rabih’in hikayesini dinleyen adam, çocuğu kayıp olan kimse var mı diye başka şehirlere varana kadar soruşturur. Köy harap olmuş, insanlar göç etmiş, iç savaş sadece köyü değil tüm ülkeyi dağıtmış ama akrabalık ilişkileri sıkı sıkıya korunmuş. Müslüman Arap kültüründe kimsesiz bir çocuk olamayacağını, nesebin nasıl titizlikle muhafaza edildiğini, bu kültürel dokuyu iç savaşın bile tahrip edemediğini ufacık bir sahne ile anlatır yönetmen. Gözleri görmeyen bu misafiri ağırlayan köylü, Müslüman bir bakış açısıyla Allah’ın görme yetisinden mahrum bıraktığı Rabih’in onun yerini dolduracak yetenekleri olduğundan tahminle sorar, “Bu köye adımını attığında, içinde buraya aitmişsin hissi oluştu mu?” Zira ilim, okuma, yazma, gözlem, deney vs. gibi faaliyetlerle öğrenilen bir disiplin olsa da irfan sezgiseldir. Yaşanmışlıkla alakalıdır. Ev sahibi, akıl yoluyla çözemedikleri kimlik arayışını sezgisel cevaplamaya çalışır kendince. Ülkenin bu etnik kesiminin kültürel yaşamını ve bu yaşamı ortaya çıkaran zihinsel kodlarını açık ve seçik görürüz bu davranışta.
İkinci köy bir Hıristiyan Ermeni köyüdür. 1915 tarihli tehcir kanunu ile o dönem Osmanlı coğrafyasında olan bugünkü Lübnan ve Suriye topraklarına birçok ermeni aile sürüldüğünden azımsanmayacak bir ermeni nüfusa sahiptir bu ülkeler. Burada Rabih, savaştan kaçarken öldürülen bir ermeni ailenin çocuğu olma ihtimali ile karşı karşıyadır. İç savaş, her dinden, her etnik gruptan, her mezhepten insanı vurmuş hem de yine aynı şekilde her dinden, her etnik gruptan, her mezhepten insanla. Bu esnada dayısının iç savaşta nerede olduğunu, dayısının bir arkadaşından öğrenir. Birçok insanın bildiği sırların yıllarca sır olarak kalabildiğine de şahit oluruz.
Üçüncü köyde yaşadıkları ise insana mecbur kaldığı hayatı hasarsız sürdürmenin yolunu öğreten bir hayat dersidir. Köydeki ihtiyar, kimsenin hayatını sarsmamayı, savaşın acımasızlığının da insanlara ait olduğunu, aynı insanların gerektiğinde merhamet de edebileceğini hepimize özetler. O kadar basit, yalın ve o kadar vakarlı.
Yönetmen ve ekibi, uzun bir süre müzik okullarını, görme engelli okullarını gezerek bulmuş başrol oyuncusu Bereket CABBAR’ı, 10 enstrüman çalabilen ışığı çok az seçebilen gerçek bir görme engelli. Cannes Film festivalinde seyirci, Lübnan’da en iyi yönetmen ödülünü alan filmin başrol kadın oyuncusu Jullia Kassar da, Dubai’de en iyi kadın oyuncu ödülü alır.
Zühal Karayiğit